Mermer zeminin soğukluğu, avucumda buruşuk duran parşömenin yarattığı şokun yanında bir hiçti. 'Piyon.' Tek kelime. Aslan’ın fısıltısı, "Krallık için bir piyon olacaksın," sözleri zihnimde yankılanırken, bu sessiz harflerin ağırlığı altında eziliyordum. Piyon. Bir oyunun en zayıf figürü. Ama aynı zamanda, doğru zamanda doğru hamleyle vezire dönüşebilen tek parça. Bu bir tehdit miydi, bir kehanet mi, yoksa kaderime yazılan bir ilan mı?
Öfke, korkuyu bastırdı. Bu sarayın, bu adamın beni bir kukla gibi kullanmasına izin vermeyecektim. İçimdeki isyancı ruh, parşömeni buruşturup atmak yerine, onu avucumda sıkarak, kendimi toparlamaya zorladı. Gözlerim, aynadaki yansımama takıldı. Daha solgun, daha kararlı, dudaklarımın köşesinde belli belirsiz bir meydan okuma çizgisi. Artık saklanmayacaktım. Cevaplar için onun odasına değil, tam da onun karşısına gidecektim.
Koridorlarda yankılanan adımlarım, kendi cesaretimin gümbürtüsü gibiydi. Her adımda Aslan’ın odasına biraz daha yaklaşıyor, kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Bir an tereddüt ettim, kapının soğuk metaline dokunmadan önce. İçeride beni neyin beklediğini bilmiyordum, ama bildiğim tek şey, bu belirsizliğin beni tüketmesine izin veremeyeceğimdi. Kapıyı araladım.
Aslan, her zamanki gibi loş ışıklı çalışma odasında, büyük ceviz masasının başında oturuyordu. Bir elinde eski bir kitap, diğerinde şarap kadehi. Bakışları, pencereden içeri süzülen ay ışığına takılmıştı. Sanki beni beklemiyormuş gibi, ama varlığımı hissettiği an omuzları hafifçe gerildi. Gözleri, koyu bir okyanus gibi, beni buldu. Bu odadaki hava, her zaman elektrikle yüklüydü; şimdi ise fırtına öncesi bir sessizlik vardı.
"Piyon," dedim, sesimin titrememesi için büyük bir çaba sarf ederek. Avucumdaki parşömeni masasına fırlattım. Kağıt, koyu ahşapta hışırtılı bir ses çıkararak durdu. "Bu ne demek, Kral Aslan? Oyunlarınızda bir figür müyüm ben?"
Aslan, kadehini masaya bırakmadan önce yavaşça döndü. Gözleri beni baştan aşağı süzdü, tıpkı değerli bir esere bakar gibi, ya da belki de bir tehlikeye. O bakış, sadece irademi değil, ruhumu da soyuyormuş gibi hissettiriyordu. Ayağa kalktı, uzun boyu ve geniş omuzları, loş odada gölge gibi büyüdü. Aramızdaki mesafe bir anda kısaldı, ama en azından bir metrelik bir boşluk hala vardı. Bu boşluk, adeta görünmez bir duvarla örülü, dokunulmaz bir sınırdı.
"Anlamı, kelimenin kendisinde saklı, Ada," dedi sesi kadifeden bir bıçak gibi, her hecesi keskin ve cilalı. "Değeri bilinmeyen, hafife alınan... Ama aynı zamanda, oyunun kaderini değiştirebilecek tek parça. Sen kendini hangisi olarak görüyorsun?"
"Ben kendimi bir kukla olarak görmüyorum," dedim, sesim şimdi daha güçlüydü. "Bana bir açıklama borçlusun. 'Kraliçe,' 'Yedi Kral,' ve şimdi 'Piyon.' Ne saklıyorsun benden? Ne istiyorsun benden?"
Aslan yavaşça masaya doğru yürüdü, parşömenin yanına geldi. Parmakları, kağıdın kenarlarına nazikçe dokundu, sanki kutsal bir emanete dokunur gibi. O an, parşömenin sıradan bir mesajdan çok daha fazlası olduğunu anladım.
"Sakladığım bir şey yok, Ada," dedi, sesinde alaycı bir tını vardı. "Sadece kaderin perdesini aralıyorum. Yüzyıllardır süregelen bir oyunun içine düştün. Ve evet, sen bu oyunun en kritik piyonusun."
"Kritik?" Dudaklarımda acı bir gülümseme belirdi. "Kritik bir piyon, genellikle ilk feda edilendir, değil mi?"
Aslan duraksadı. Gözleri bir anlığına karanlıkta parladı, sanki içinde gizemli bir ateş yanıyordu. Aramızdaki hava, görünmez bir elin sıkıştırdığı gibi yoğunlaştı. Gözleri, dudaklarıma, sonra tekrar gözlerime kaydı. O an, fiziksel mesafemize rağmen, daha önce hiç bu kadar yakın hissetmemiştim. Onun varlığı, beni saran bir mıknatıs gibi çekiyordu.
"Bazen, evet," diye mırıldandı. "Ama bazen de, o piyon, tüm krallığı kurtaran yegane anahtar olur. Bazen, o piyon, kraliçeden daha büyük bir gücü elinde tutar. Bir piyon, özgür iradesiyle hareket edebilir, ancak kaderi, zincirler kadar sağlam bağlarla örülmüştür. Bu topraklarda, her kralın, her kraliçenin, hatta her piyonun bile... eski bir antlaşmaya bağlı olduğunu unutma. Yedi krallığı bir arada tutan, aynı zamanda bir gün yok edebilecek olan o antlaşma..."
"Antlaşma?" dedim, bu yeni kelime zihnimde şimşekler çaktırdı. "Ne antlaşması? Kiminle? Ne için?"
Aslan, masanın diğer tarafına geçti. Artık aramıza masa girmişti, ama bakışları, o boşluğu bir köprü gibi aşıyordu. Parmağıyla, masadaki büyük Anadolu haritasına dokundu. Harita, Aslan’ın çalışma odasındaki en gizemli parçalardan biriydi ve şimdi dikkatimi tamamen çekmişti.
"Yedi Kral'ın yedi kanadını, bir arada tutan bir yemin, Ada. Kanla mühürlenmiş bir yemin," dedi sesi alçalarak. "Ve bu yemin, sadece kralların değil, aynı zamanda onların soyundan gelen her Kraliçe ve her Piyon'un da kaderini belirler. Bir denge vardır, Ada. Yüzyıllardır korunması gereken bir denge. Ve o denge bozulduğunda... sadece bu saray değil, tüm Anadolu kaosa sürüklenir. Bu yüzden... piyonun rolü, ne olursa olsun, vazgeçilmezdir."
Parmağı haritada belirli bir noktaya dokundu. Gözlerim istemsizce oraya kaydı. Geçen sefer dinlediğimde işaret ettiği yer miydi, emin değildim. Ama bu sefer daha net bir şey söyledi. "Kapadokya. Eski adı 'Katpatuka'. Güzel Atlar Diyarı. Ama aynı zamanda, ilk yeminin atıldığı yer. Kanın aktığı ve dengeyi sağlayan ilk piyonun düştüğü yer."
İşte buydu. İlk gerçek ipucu. Kapadokya. Antlaşma. İlk piyon. Kan.
Bu kelimeler zihnimde dönerken, Aslan'ın yüz ifadesi değişti. Az önceki sertlikten, neredeyse bir pişmanlık veya derin bir hüzne geçmişti. Gözleri, haritadan bana döndü. Uzun, yoğun bir bakışma. Aramızdaki görünmez duvar, o an, çatırdayan buz gibiydi.
"Biliyor musun, Ada," diye fısıldadı, sesi şimdi daha alçak, daha samimi, ama yine de tehlikeli. "Bazen, en karanlık oyunlarda, en çekici oyuncular, hiç beklemediğin anda ortaya çıkar. Ve oyunun kurallarını alt üst eder."
Bir adım daha attı, masanın köşesinden sıyrılarak. Aramızdaki bir metrelik boşluk daha da azaldı. Nefesi, şimdi benimkinin üzerine düşüyordu. Gözleri, sanki içimi okumak istercesine, derinlerime indi. Bu yoğun bakış, içimde bir yerlerde uyuyan bir ateşi körüklüyordu. Kalbim çıldırmış gibi atıyordu. Dudakları, o kadar yakın, o kadar davetkar görünüyordu ki, kendi irademle orada durduğuma inanamıyordum.
"Ve bazen," diye devam etti, sesi adeta bir fısıltıya dönüşmüştü, "O piyon, o kadar karşı konulmaz bir çekim yaratır ki... kralın bile kurallarını unutturur."
Eli, yavaşça uzandı. Soğuk, ama aynı zamanda yakıcı parmakları, yüzüme yaklaştı. Çenemi nazikçe kavradı. O dokunuş, beklentiden çok daha yoğundu, sanki derimin altına sızan bir elektrik akımı gibiydi. Gözleri, benimkilere kilitlenmişti. İçimde hem kaçma isteği hem de ona doğru sonsuz bir çekim vardı. Çenesindeki hafif sakalın batışını, nefesindeki şarabın hafif kokusunu duyabiliyordum. O an, tüm dünya durmuş, sadece biz ikimiz, bu loş odanın ortasında, nefeslerimiz birbirine karışmış halde kalmıştık.
"Piyon," diye mırıldandı tekrar, sesi şimdi hırıltılıydı, başparmağı yavaşça elmacık kemiğimin üzerinde gezindi. "Seninle oynanacak çok oyun var, Ada. Ve ben... sabırsızlanıyorum."
İçimden bir çığlık yükseldi. Bu hem korku, hem de tanımlanamaz bir heyecandı. Ona hem güvenmek hem de ondan kaçmak istiyordum. Ama dudakları, benimkilere bir milim kala durduğunda, tüm düşüncelerim dağıldı. Sadece bekliyordum. Bir öpücük, her şeyi değiştirebilecek bir öpücük...
Ancak Aslan, o ince çizgiyi geçmedi. Tam o anda, elini geri çekti. Gözlerindeki karanlık parıltı bir anlığına sönmüş gibiydi, yerini buz gibi, hükmedici bir ifadeye bıraktı. Geriye doğru bir adım attı, aramızdaki o görünmez duvarı yeniden inşa etti.
"Şimdi git," dedi, sesi tekrar o kadife bıçak tonunu almıştı. "Daha fazla sorunun varsa, cevaplarını Kapadokya'da aramalısın. Ama unutma, Ada. Her anahtar, bir kapıyı açtığı gibi, bir sırrı da kilitleyebilir. Ve bazı sırlar... ölümcüldür."
Odadan çıktığımda, bedenim titriyordu. Nefesim kesilmişti. Dudaklarım hala Aslan’ın dokunuşunu arzuluyordu, ama zihnim Kapadokya, antlaşma ve ilk piyon kelimeleriyle doluydu. Aslan beni bir kez daha bir bilinmeze atmış, ama bu sefer elime gerçek bir anahtar vermişti. Ve o anahtarın beni nereye götüreceğini düşünmek bile tüylerimi diken diken ediyordu. Kapadokya. Eski adıyla Katpatuka. Güzel Atlar Diyarı. Ve ilk piyonun düştüğü yer. Neler beni bekliyordu orada?