Ada’nın ciğerlerine dolan havayla birlikte, Aslan’ın parmak uçlarının teninde bıraktığı hayali yanık izleri de odanın içinde asılı kaldı. Dudaklarının birbirine değmemesi mucize miydi, yoksa işkence mi, bilemiyordu. Kapıdan dışarı attığı her adımda, adımları bedeninden ziyade ruhundan kopuyormuş gibiydi. Sanki bir kısmını o odada, Aslan’ın ateşli bakışlarının ve yakıcı sözlerinin arasında bırakmıştı. “Kritik bir piyon.” “Kanla mühürlenmiş antlaşma.” “Katpatuka... ilk piyonun düştüğü yer.” Kelimeler zihninde bir girdap oluşturuyor, onu dipnotu olmayan, sadece korkunç bir başlangıcı olan bir masalın içine çekiyordu.
Odasına döndüğünde, penceresinin perdesini hızla çekti. Gecenin karanlığı, dışarıdaki huzursuz rüzgarın fısıltılarına karışıyordu. Kendi düşünceleriyle baş başa kalmaktan korkuyordu, çünkü her bir düşüncesi dönüp dolaşıp Aslan’a çıkıyordu. Onunla ilgili her şey tehlikeliydi, bilinmeyenin cazibesiyle sarmalanmıştı. Ama en tehlikelisi, bu adamın ruhunun karanlığına rağmen, kalbinin ona doğru bir mıknatıs gibi çekildiğini inkar edemiyor oluşuydu.
Nefeslenmek için yatağına oturdu, ama bedeni huzursuzdu. Aslan’ın Kapadokya ipucu, zihnine bir tohum gibi ekilmişti. 'Katpatuka'. Antik dilde Kapadokya'nın adı. Neden bu kadar vurgulamıştı? Neden ilk piyonun düştüğü yerdi? Oturduğu yerden kalktı, sanki bu kelimenin ağırlığı altında ezilmekten kurtulmak ister gibi. Kalenin kütüphanesine gitmesi gerekiyordu. Huzursuz ruhuyla, bilgisayarının başına otursa da, bu bilgiye geleneksel yollarla ulaşmanın daha güvenli olacağını hissetti. Bu, sadece bir tarih araştırması değil, kendi kaderini çözme yolunda atılan bir adımdı. Belki de bu yedi kralın lanetli sırrını.
Kaledeki kütüphane, tahmin ettiğinden çok daha büyüktü. Yüksek raflar tavana kadar uzanıyor, cilt cilt kitaplar tozlu loşlukta gizemli fısıltılar taşıyormuş gibi duruyordu. Ortaçağdan kalma bir masanın üzerine yayılan eski haritalar ve el yazmaları, atmosferi daha da ağırlaştırıyordu. Ada, loş bir lamba ışığı altında, "Anadolu Mitolojisi," "Antik Uygarlıklar," ve "Yedi Kraliyet Soyu" başlıklı ciltli kitaplar arasında gezinmeye başladı. Parmak uçları, kalın kapakların üzerinde gezinirken, her bir kitap sanki içinde sakladığı sırrı fısıldar gibiydi.
Uzun bir arayışın ardından, yıpranmış, cildi kahverengileşmiş, başlığı Latince yazılmış bir kitaba rastladı: "Septem Regum Sanguis Foedus". Yedi Krallığın Kan Antlaşması. İçini keskin bir merak, aynı zamanda da bir korku kapladı. Kitabı masaya getirdi, titreyen elleriyle açtı. Sayfalar fısıltıyla aralandı, eski mürekkep kokusu burnuna doldu. İçinde, Kapadokya bölgesinin antik adının, Katpatuka’nın birkaç kez geçtiği, karmaşık semboller ve el yazmalarıyla dolu bir bölüm vardı.
Yazılar, çoğunlukla kayıp bir dilden kalma gibiydi, ama aralarında İngilizce ve Latince notlar da vardı. Ada, gözlerini kısarak, bir notu deşifre etmeye çalıştı: "Katpatuka... Kızıl Kumların Diyarı... İlk Kraliçe'nin Fedakarlığı." Kraliçe? Piyon değil miydi? Zihni, Aslan’ın sözleriyle çelişen bu yeni bilgiyle şaşkına döndü. Notun devamında, "Antlaşma, sadece kanla değil, ruhla da mühürlendi. Kralların gücü, yedi kutsal piyonun can suyunda yatar. İlk piyon düştüğünde, kraliçe yükseldi. Ve onun kalbi..." son kelimeler okunamayacak kadar silikleşmişti.
Ada donup kalmıştı. Kraliçe mi? Aslan "piyon" demişti. Bu ne anlama geliyordu? Bir yanlış anlama mı vardı, yoksa Aslan ondan bir şey mi saklıyordu? Daha da derine inmeye çalıştı. Aynı sayfada, bir çizim dikkatini çekti. Soyut, stilize edilmiş bir kadın figürü, kalbinin üzerinde bir sembolle duruyordu. Sembol, daha önce hiç görmediği bir işaretti, ama nedense bir yerden tanıdık geliyordu. Sanki geçmişinde, unutulmuş bir anının köşesinde gizleniyordu. Kitabı kapatıp düşüncelere daldığı sırada, kütüphanenin kapısı gıcırdayarak açıldı.
Aslan.
Kapının pervazına yaslanmış, loş ışıkta gölgesi uzayıp giderken, Ada’nın üzerine bir mıknatıs gibi çekildiğini hissettirdi. Gözleri, kütüphanenin içinde, Ada'nın üzerinde durdu. O an, hava elektriklenmiş gibiydi. Ada, yerinden kıpırdayamadı, sanki görünmez iplerle ona bağlıydı. Yüzünde her zamanki o alaycı, ancak bakışlarında derin bir anlam taşıyan ifade vardı.
"Gece kuşu mu oldun, Ada Karaca?" Sesi, kadife gibi pürüzsüzdü, ama her kelimesi bir tehdit barındırıyordu. "Yoksa benimle ilgili sırları çözmeye mi çalışıyorsun?"
Ada’nın kalbi hızla çarpmaya başladı. Kitabı elleriyle daha sıkı tuttu. "Sırlarını çözmek mi?" diye karşı çıktı, sesinin titrememesi için büyük çaba sarf ediyordu. "Sadece neden piyon olduğumu anlamaya çalışıyorum. Ve Katpatuka'nın ne anlama geldiğini."
Aslan yavaşça, avcı gibi, masaya doğru ilerledi. Adımları sessiz, ağır ve belirleyiciydi. Ada’nın tam karşısına geldiğinde durdu. Aralarındaki mesafe, nefes alıp vermelerini zorlaştıracak kadar kısaydı. Ada, onun keskin erkeksi kokusunu, baharatlı ve topraksı, tenine nüfuz eden bir zehir gibi hissetti.
"Piyonların kendi iradeleri olmaz, Ada. Sadece oynarlar." Aslan’ın bakışları, Ada’nın yüzünü taradı, her bir mimiğini okumaya çalışıyordu. Sonra gözleri elindeki kitaba kaydı. Yüzündeki ifade, anlık bir kasılmayla değişti, sanki görmeyi beklemediği bir şeyle karşılaşmış gibiydi.
"Bunu nereden buldun?" Sesi, öncekinden daha alçak, ama daha tehlikeliydi. Eli, Ada’nın elindeki kitaba doğru uzandı, parmak uçları Ada’nın parmaklarına nazikçe değdi, adeta bir elektrik akımı yarattı. Ada elini çekmedi, çekemedi. Bedeninden bir titreme geçti.
"Kütüphane," diye fısıldadı. "Buradaydı."
Aslan kitabı Ada'nın elinden yavaşça aldı, sayfalarını çevirdi. Gözleri, Ada’nın deşifre etmeye çalıştığı bölüme takıldı. "Kraliçe," diye mırıldandı, sanki kendine konuşuyormuş gibi. Bakışları Ada’ya döndü, bu kez daha derin, daha yakıcıydı. "Bulduğun şeyden daha fazlası var, Ada. Çok daha fazlası."
"Aslan, bana yalan mı söyledin?" Ada cesaretini toplayarak sordu. "Piyon değil, Kraliçe miydi? Ne demek bu?"
Aslan gülümsedi, ama bu gülümseme, Ada’nın içini ürperten bir avcının gülümsemesiydi. "Yalan değil, Ada. Sadece... tüm gerçeği bilmeye henüz hazır değildin." Elindeki kitabı usulca masaya bıraktı, ama gözlerini Ada’dan ayırmadı. Vücudu ona doğru eğildi, neredeyse Ada’nın soluk alışverişini duyabileceği kadar yakındı. "İlk piyon düştüğünde, kan döktü. Ve kanı, Katpatuka'nın kalbini mühürledi. Kraliçe, bu mührün anahtarıydı."
"Anahtarı mı?" Ada'nın sesi kısık çıktı. "Benimle ne ilgisi var bunun?"
Aslan'ın eli, Ada'nın çenesine doğru usulca uzandı, parmak uçları tenine dokunduğu an Ada nefessiz kaldı. Baş parmağı, alt dudağının kıvrımını okşarken, Ada’nın bütün hücreleri uyanmıştı. Bu dokunuş, öpücükten daha yoğun, daha yıkıcıydı. Aslan’ın gözleri, Ada’nın dudaklarına kilitlenmişti. Aralarındaki mesafe yok denecek kadar azdı. Bir öpücük daha gelmek üzereydi, Ada’nın kalbi göğsünü parçalayacak gibi atıyordu.
"Seninle ilgisi mi?" diye fısıldadı Aslan, sesi boğuk, şehvet yüklüydü. "Seninle her şeyin ilgisi var, Ada. Çünkü o Kraliçe'nin ruhu, yüzyıllar sonra senin kanında yeniden uyandı. Ve Katpatuka'nın kalbi... seni bekliyor."
Ada şaşkınlıktan donakalmıştı. O Kraliçe'nin ruhu mu? Ne saçmalıyordu bu adam? Ama Aslan’ın gözlerindeki ciddiyet, sözlerinin ağırlığı ve tenindeki dokunuşunun yakıcılığı, bunun bir şaka olmadığını haykırıyordu. Tam bu anda, Aslan’ın yüzünde, Ada’nın hayatında hiç görmediği bir ifade belirdi. Yüzü gerildi, gözleri karanlığa sabitlenmiş gibiydi, sanki kalenin duvarlarının ötesinde bir şeyler hissediyordu. Ada’nın çenesindeki eli gevşedi, ama yine de çekilmedi. Gözlerini kitaptaki sembole çevirdi, sonra Ada’nın gözlerine baktı.
"Ada," dedi, sesi her zamankinden daha derin, daha korku doluydu. "Acele etmeliyiz. Mühür zayıflıyor. Kraliçe'nin uyanışı... onu da uyandırdı."
"Kimi?" Ada'nın sesi titrek çıktı, kalbi korkuyla kasılmıştı.
Aslan'ın gözleri Ada'nın tenini taradı, ardından kararlı bir şekilde kitaptaki çizimin üzerine gitti. "Kraliçe'nin kalbiyle birlikte, laneti de geri dönüyor. Onun peşinde olanlar da..." Eli, kitaptaki o stilize kadın figürünün kalbindeki sembole dokundu, sonra Ada’nın omzuna, neredeyse aynı noktaya indi. "Ve o sembol... senin de teninde."
Ada nefes alamadı. Ne? Teninde mi? İnanmaz bir şekilde elini omzuna götürdü, Aslan’ın parmağının dokunduğu yere. Soğuk terler dökmeye başladı. Aslan’ın yüzündeki o korkunç ifade, sözlerinin ürkütücü anlamı, ve omzunda hissettiği... bir yanma... her şey birleşerek onu dehşete düşürdü. Sembol mü? Ne sembolü?
Aslan, Ada’nın şaşkın bakışları altında, kitabın yıpranmış sayfalarından birini hızla açtı. Sayfada, kalın, kadim harflerle bir kehanet yazılıydı. Aslan, parmağıyla o kehanetin ilk satırını gösterdi, gözleri Ada’nın dehşet içindeki yüzüne kilitlenmişti: "Yedi Kral'ın gücü, Kadim Kraliçe'nin kanıyla yeniden dirilir. Ancak onunla birlikte, unutulmuş düşman da uyanır. Ve lanetin mührünü kıracak tek güç, Kraliçe'nin ruhunun taşıdığı..." Aslan, sayfayı parmağıyla takip etti ve dehşet içinde Ada'nın gözlerine baktı, "Sekizinci Kral'ın kalbi..."
Ada'nın zihni bir anlığına karardı. Sekizinci Kral mı? Kimdi bu? Ve onun kalbi mi? Bu nasıl bir kehanetti? Kendini bir girdabın içine çekilmiş gibi hissetti, her şey tepetaklak oluyordu. Gözlerini Aslan'ın dehşet içindeki yüzünden ayırıp, yazılı kehanetin sonuna baktı. Orada, el yazısıyla eklenmiş, daha modern bir not vardı: "Sekizinci Kral, tüm krallıkların düşmanı, mühür bozulduğunda gelecek. Onu kimse tanıyamayacak, çünkü o zaten aramızda olacak."
Ada, nefesinin kesildiğini hissetti. Aslan’ın eli hala omzundaydı, dokunuşu yanıyordu. Dehşetle gözleri Aslan’a çevrildi. Onun gözlerindeki korku, daha önce hiç görmediği bir derinlikteydi. Kehanetin son cümlesi, Ada’nın zihninde yankılanıyordu: "Onu kimse tanıyamayacak, çünkü o zaten aramızda olacak." Ve Aslan’ın yüzündeki o garip ifade... Acaba... acaba Aslan…