İçeriğe geç

Oyunbozan Prenses

Bölüm 5 · 5 dk okuma

Oyunbozan Prenses

Bölüm 5

Bolum 5

Ada’nın parmak uçları, komodinindeki soğuk, işlenmiş ahşabın üzerinde gezinirken, bakışları mühürlü parşömenin üzerine kilitlenmişti. Gece, Aslan’ın gelişiyle birlikte odasına hapsolan o yoğun, elektrik yüklü atmosfer, sanki duvarlara sinmiş, havayı ağırlaştırmıştı. Her nefes alışında, ciğerlerine sadece oksijen değil, Aslan’ın baharatlı, topraksı kokusu ve tekinsiz vaatleri de doluyordu. "Kraliçe." Tek bir kelime, kadife bir kurdeleyle bağlanmış parşömenin üzerinde zarif, eski bir el yazısıyla kazılıydı. Vezir'den Kraliçe'ye. Bu sadece bir terfi miydi, yoksa daha büyük bir tuzağın davetiyesi mi?

Kalbi göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpınırken, Ada titrek elleriyle parşömeni aldı. Kırmızı mühürde bir aslan başı, keskin hatlarıyla mağrur bir ifadeyle mühürlenmişti. Aslan’ın iması netti: Bu oyun onun eseriydi ve Ada, onun piyonu olmaktan fazlasıydı. Ama ne kadar fazlası? Kraliçe, satranç tahtasının en güçlü, en serbest parçasıydı. En tehlikelisi, Aslan’ın kendi ağzından dökülen kelimelerle.

Peki, Ada bu gücü kullanmaya hazır mıydı? Yoksa bu, onu daha derin bir kafese kilitlemek için miydi? Pencereden dışarıya vuran ay ışığı, odanın loşluğunu yırtarken, Ada’nın gölgesi duvarda uzayıp kısaldı. Kendi gölgesi bile tanıdık gelmiyordu artık; daha keskin, daha dikenli bir siluete bürünmüştü sanki. Parşömeni nazikçe açtı. İçinde başka hiçbir şey yoktu, sadece aynı "Kraliçe" kelimesinin bir tekrarı. Ancak bu sefer, kelimenin altına, neredeyse gözden kaçacak kadar küçük bir çizim eklenmişti: Bir taç ve taçta parlayan yedi küçük yıldız. Anadolu'nun Yedi Kralı... Serinin adı, şimdi somut bir sembole dönüşüyordu.

Ada, taçtaki yıldızları incelerken, zihni hızla dönüyordu. Bu yıldızlar ne anlama geliyordu? Yedi kral mı? Yoksa yedi bölge, yedi sır mı? Aslan’ın kendisi bunlardan biri miydi? Olasılıkların ağırlığı altında ezilirken, aklına gelen tek şey Aslan’ın gözleriydi. Sanki bin yıllık bir bilginin karanlığıyla dolu, her bakışında yeni bir meydan okuma barındıran gözler.

Ertesi gün, uykusuzluğun ve düşüncelerin yorgunluğuyla Ada kendini sarayın kütüphanesine attı. Burası, her zaman sığınağı olmuş, kalın ciltlerin ve tozlu parşömenlerin arasında huzur bulduğu bir yerdi. Ama şimdi, bu kütüphane bile Aslan’ın gölgesiyle perdelenmiş gibiydi. Her köşede, her sessizlikte onun varlığını hissediyordu.

Kütüphanenin kadife kaplı merdivenlerinden inerken, eski, oymalı ahşap panellerin arasında, bakır bir şamdanın loş ışığı altında bir masaya oturdu. 'Kraliçe' ve 'Yedi Kral' kavramlarını araştırmak için eline rastgele bir tarih kitabı aldı. Sayfalar arasında gezinirken, parmakları Aslan’ın dün gece neredeyse dokunduğu yerlerde hafifçe titriyordu. Onun sesi, hala kulaklarında yankılanıyordu; ipek gibi kaygan, zehir gibi tehlikeli.

Zaman su gibi akıp giderken, Ada kendini sarayın labirent gibi koridorlarında kaybolmuş hissetti. Öğle yemeği saati gelmişti, ancak iştahı yoktu. Yalnızca Aslan’ın oyununu, bu bilinmezin ağırlığını anlamak istiyordu. Adımlarını atarken, ayak seslerinin mermer zeminde yankılanışı, kalp atışlarına eşlik ediyordu. Koridorun sonunda, hafifçe aralık bir kapıdan gelen mırıldanmalar dikkatini çekti. Bu, Aslan'ın çalışma odasıydı. Genellikle kapalı duran bu kapının aralık olması, Ada’da tuhaf bir merak uyandırdı. Sanki içeriden yayılan puslu bir ışık onu kendine çekiyordu.

İçeriden gelen sesler, kısa, kesik komutlara benziyordu. Bir konuşma değil, daha çok bir emirler zinciri. Adımlarını yavaşlattı, farkında olmadan kapıya doğru sürüklendi. Gözleri aralıktan içeri süzülürken, Aslan’ı gördü. Sırtı Ada'ya dönüktü, geniş omuzları kadife bir sabahlıkla kaplıydı. Bir haritanın üzerinde durmuş, elinde ince, uzun bir değnekle bir noktayı işaret ediyordu. Odaya dolan loş ışık, sadece haritanın üzerindeki bölgeleri değil, Aslan’ın keskin, profilden görünen yüz hatlarını da aydınlatıyordu. Onunla beraber odada, başları eğik duran üç adam daha vardı; muhafız mı, danışman mı, yoksa başka kralların elçileri mi, Ada anlayamadı.

Aslan, düşük bir sesle konuştu, ancak Ada’nın kulakları her kelimeyi yakalamak için gerilmişti: "Anadolu’nun kalbi… Orada atacak." İşaret ettiği nokta, parşömenindeki yedi yıldızdan birine işaret ediyordu sanki. Adamlar, sessizce başlarını salladılar ve birer birer odadan çıktılar, Ada’nın varlığından habersiz.

Ada, ne yapacağını bilemeden, kapının kenarına sindi. Çıkacaklarsa, kendisini görmemeleri için dua ediyordu. Son adam çıktıktan sonra Aslan hâlâ haritanın başında duruyordu, hareketsiz. Oda sessizliğe büründüğünde, Ada derin bir nefes aldı. Geri çekilmeliydi. Henüz keşfedilmeye hazır değildi.

Tam arkasını dönüp gidecekken, odaya dolan ağır, odunsu bir koku ve ardından gelen o titreşimli sesle durdu: "Gel bakalım, Kraliçe."

Ada’nın kalbi boğazına fırladı. Duyulmuştu. Yakalanmıştı. Yavaşça döndü, Aslan’ın yüzüne bakmaya cesaret edemeden yere sabitledi bakışlarını. Aslan, haritanın başından yavaşça ayrılmış, ona doğru geliyordu. Her adımında, mermer zeminde yankılanan tok ses, Ada’nın sinirlerini geriyordu.

"Bana mı bakıyorsun, yoksa ayaklarıma mı?" Aslan’ın sesi, bu sefer daha yumuşak, ama aynı derecede tehditkâr bir tınıyla doluydu. Ada, yavaşça bakışlarını yukarı kaldırdı. Gözleri, Aslan’ın kehribar rengi gözleriyle buluştu. Ateşle buzun karşılaşmasıydı bu. Aslan’ın gözlerindeki ifadeyi çözemiyordu; içinde bir alay, bir merak, ve bastırılması imkânsız bir arzu vardı.

Aslan durduğunda, aralarındaki mesafe bir nefes kadar yakındı. Ada, onun baharatlı, ferahlatıcı kokusunu ciğerlerine çekti. Aslan’ın gölgesi onu tamamen yutmuştu. "Meraklısın," diye mırıldandı Aslan, sesi Ada’nın saçlarında fısıltı gibi yankılandı. Eli uzandı, Ada’nın çenesini nazikçe kavradı, parmakları cildinde hafif bir karıncalanma bıraktı. Başını kaldırdı, gözlerini Ada’nınkine sabitledi. Bu temas, ne kadar masum olursa olsun, Ada’nın içinde bir kıvılcımı ateşledi. Bir an için, Aslan’ın dudakları kendi dudaklarına o kadar yaklaştı ki, Ada onun nefesini teninde hissetti. Kalbi delicesine atıyordu. Sanki zaman durmuş, dünya dönmeyi bırakmıştı.

Aslan’ın gözleri Ada’nınkilerde dolaştı, dudaklarında oyalandı, sonra tekrar gözlerine döndü. O an, havada çözülmemiş bir kimyanın, bastırılmış bir tutkunun ağırlığı vardı. Neredeyse... Ama hayır. Aslan, son anda geri çekildi, gerginliği daha da artırarak.

"Gördüğün şey," diye fısıldadı, sesi bu sefer Ada'nın benliğine işliyordu, "Sana verilecek krallığın bir taslağıydı." Parmağını Ada’nın dudağının köşesinde gezdirdi, hafifçe bastırdı. "Satranç tahtasında vezir tehlikelidir, evet. Ama kraliçe... Kraliçe oyunun kendisidir. Ve benim oyunumda, kuralları ben koyarım. Sen de... Benim en tehlikeli kuralımsın, Ada Karaca."

Aslan gülümsedi, bu gülüşte hem bir zafer hem de gizemli bir tehdit vardı. Ada’nın zihni, 'krallık' kelimesiyle dolarken, Aslan'ın elinin sıcaklığı hâlâ çenesinde, dudaklarında yankılanıyordu. Geri çekildi, ama gözlerini Ada’nınkinden ayırmadan. "Şimdi git, Kraliçem. Ve unutma: Krallık bekler. Ama önce, o tacı hak etmelisin."

Ada, nefessiz kalmış bir şekilde orada durdu. Aslan’ın bakışları onu takip ederken, Ada çalışma odasından çıktı ve koridorlarda adeta uçarak uzaklaştı. Kalbi hâlâ delicesine çarpıyordu. Aslan’ın sözleri, dokunuşları, vaatleri zihninde yankılanıyordu. 'Sana verilecek krallığın taslağı.' 'Benim en tehlikeli kuralımsın.'

Kendi odasına vardığında, kapıyı arkasından çarptı ve yatağına oturdu. Odasının tam ortasında, mermer zeminde, dün geceki parşömenin bir benzeri daha duruyordu. Ancak bu seferki daha kalındı ve üzerinde, yine aynı el yazısıyla yazılmış, ama bu kez tek bir kelime vardı:

Piyon.

Bölüm sonu

1 yorum