Ada, gözlerini araladığında odanın tavanına vuran sabah güneşinin altın ışıltısını gördü. Dün geceki fırtınanın yorgunluğu ve Aslan’ın dokunuşlarının ağırlığı kemiklerine işlemişti. Yatağın ipek çarşafları tenini okşarken, zihni hala Aslan’ın sesinin yankıları ve avucunda bıraktığı satranç taşının soğuk hissiyle meşguldü. Kendi adını dudaklarından dökülüşünü hatırladı. Bir fısıltı değildi, bir iddia, bir sahipleniş gibiydi. O, Ada’yı tanıyordu. Ama nasıl? Ve daha da önemlisi, neden?
Komodinin üzerindeki mermer satranç taşına uzandı. Parmağını pürüzsüz yüzeyinde gezdirdi. Bir vezir. Zarif ama güçlü hatlara sahip, siyah, koyu bir obsidiyenden oyulmuş. Bu, sadece bir oyun parçası değildi; bir sembol, bir mesajdı. Vezir, oyunun en güçlü, en değişken taşıydı. Tıpkı Ada’nın kendini hissettiği gibi: bilinmeze sürüklenen, ancak içinde bir potansiyel barındıran. Ne demekti bu ‘başlangıç’? Ve Aslan’ın kendisiyle ilgili bu derin bilgisi neyin işaretiydi?
Oda, dışarıdan gelen bir tıkırtıyla canlandı. Kapı açıldı ve genç, zarif bir hizmetçi gümüş bir tepside kahvaltıyla içeri girdi. Gözleri Ada’ya kısa bir an takıldı, içinde bir merak kıvılcımı parladı ama hızla saygılı bir ifadeye büründü. Başını hafifçe eğerek tepsiyi başucundaki sehpaya bıraktı ve Ada'ya tek kelime etmeden odadan çıktı. Ada, sessizliğin ve bu neredeyse ürkütücü zarafetin içinde daha da yalnız hissetti. Bu saray, altın kafes miydi, yoksa devasa bir oyun tahtası mıydı?
Hizmetçinin getirdiği kahvaltıyı neredeyse hiç yemedi. Düşünceleri, yedi krallığın tarihine, Aslan’ın adını taşıyan efsanelere ve kendi karanlık geçmişine takılıp kalmıştı. Babası, Karacalar’ın son temsilcisi... Aslan’ın onu bu saraya getirmesindeki amaç neydi? Bir rehine miydi, yoksa daha büyük bir oyunun piyonu mu?
Pencereye doğru yürüdü. Görkemli bahçeler, fıskiyeler, uzakta yükselen surlar... Sanki zaman burada donmuştu, dış dünyadan tamamen kopuktu. Gözleri, yüksek kulelerden birine takıldı. Orada, en tepede, gölgelerin arasında bir karartı sezdi. Bir an için, Aslan’ın keskin gözlerinin onu izlediğini sandı. Tüyleri ürperdi. Onun varlığı, bu koca sarayın her köşesine sinmiş gibiydi.
Veziri alıp avucunda sıktı. Soğuk taşı hissettiğinde, Aslan’ın elinin sıcaklığı aklına geldi. Geceki karşılaşmaları, aralarındaki görünmez ama hissedilir gerilim… Neredeyse dudaklarına değen nefesi, gözlerinin derinlerindeki ateş. Aslan, onu istediğini belli etmişti. Hem de ne kadar net! Ama bu sadece tensel bir çekim miydi, yoksa Aslan’ın planının bir parçası mıydı? Ada, bu soruya cevap veremiyordu. Kalbi hızlı atıyor, aklı ise bir labirentte kaybolmuş gibi hissediyordu.
O gün, sarayda sessizce gezindi. Kapalı kapıların ardındaki fısıltıları, mermer koridorlarda yankılanan yankıları dinledi. Her yerde bir gizem, bir beklenti vardı. Kütüphaneye girdi, tozlu ciltleri karıştırdı. Yedi Kral, onların soyu, mitleri… Hiçbir yerde Aslan’ın bu denli kişisel bir bilgiye sahip olabileceğine dair bir ipucu bulamadı. Bu, onu daha da rahatsız etti. Aslan, ona sadece Ada dememişti. Sanki tüm geçmişini, tüm ruhunu okumuş gibiydi.
Akşam çökerken, odasına döndü. Üzerindeki gerilim artık dayanılmaz bir hal almıştı. Tam loş odada, yatağının kenarına oturmuş, veziri parmakları arasında döndürüyorken, kapı hafifçe aralandı. Ada, başını kaldırdığında kapı pervazına yaslanmış, karanlığın içinden parlayan gözlerle kendisine bakan Aslan’ı gördü.
"Uykuların kaçtı mı, Ada?" dedi, sesi kadifeden bir fısıltı gibiydi, odanın her köşesine yayılırken Ada'nın bedeninde ürpertiler yarattı. "Yoksa vezirinin sırrını mı çözmeye çalışıyordun?"
Ada yerinden fırlayacak gibi oldu ama yapamadı. Gözleri, karanlıkta parlayan kehribar gözlerine kilitlenmişti. Aslan, yavaşça içeri adım attı, kapıyı sessizce arkasından kapattı. Oda aniden küçüldü, duvarlar üzerlerine geliyordu sanki. Her adımı, Ada’nın kalbinin atışını hızlandırıyordu.
Yaklaştıkça Aslan’ın nane ve odun kokusu duyulmaya başladı, Ada’nın ciğerlerini doldurdu. Durdu. Tam önünde. O kadar yakındı ki, Ada onun nefesini duyabiliyordu, kendi nefes alışverişleri bile ona gürültülü geliyordu. Gözlerini Ada’nın yüzünde gezdirdi, sanki her çizgisini, her düşüncesini okuyordu. Sonra bakışları, Ada'nın avucundaki vezire takıldı.
Elini yavaşça uzattı. Ada, irkildi ama kaçınmadı. Aslan’ın parmakları, Ada’nın parmaklarının üzerinde gezindi, tenlerinin birbirine değdiği yerden elektrik akımı geçti sanki. Veziri Ada’nın elinden aldı, nazikçe ama kararlı bir hareketle. Parmağı, taşın pürüzsüz yüzeyini okşadı.
"Vezir," diye fısıldadı Aslan, sesi daha da alçak, daha da yakındı. "Oyunun en tehlikeli parçası. Her yere gidebilir, her şeyi yapabilir." Gözleri yeniden Ada’nın gözlerine döndü, bu kez bir meydan okuma, bir davet vardı. "Tıpkı sen..."
Ada, nefesini tuttu. Aslan’ın yüzü, kendininkine tehlikeli bir şekilde yakındı. Gözleri önce Ada’nın dudaklarına kaydı, sonra tekrar gözlerine döndü. Aralarındaki mesafe yok denecek kadar azdı. Gözlerinin derinliklerinde, kadim bir ateş parlıyordu. Ada, ellerinin titremeye başladığını hissetti. Bu adam, bir manyetik alan gibiydi, onu kendine doğru çekiyor, her direnişini kırıyordu.
"Peki ya sen?" diye sordu Ada, sesi fısıltıdan halliceydi. "Sen bu oyunda kimsin?"
Aslan gülümsedi. Dudaklarının kıvrımı, karanlık bir vaat taşıyordu. Eğildi, öyle ki dudakları Ada’nın kulağına değdi. Nefesi, Ada’nın boynunda tüy gibi gezindi, tenini alevlendirdi.
"Ben mi?" diye fısıldadı. "Ben, Ada… Bu oyunu yaratanım."
Bir adım geri çekildi, gözlerini Ada'nın şok içindeki yüzünden ayırmadan. Veziri cebine koydu. Ardından, odanın kapısına doğru yürüdü, durakladı, arkasına döndü ve Ada'ya, sanki onu ilk kez görüyormuş gibi baktı.
"Unutma," dedi. "Her oyunun bir kuralı vardır. Ve her kuralın bir istisnası. Bu seferki istisna sensin."
Kapıyı açtı, tam çıkmak üzereyken son bir kez Ada'ya baktı, gözlerinde karanlık, kışkırtıcı bir parıltı vardı.
"Ve sanırım, ilk hamle..."
Sözlerini bitirmeden kapıdan çıktı ve karanlık koridorda kayboldu. Ada ise öylece kalakaldı, Aslan’ın son sözleri zihninde yankılanıyordu. Ne demek istemişti? İlk hamle? Ada bir an duraksadı, kalbi deli gibi atıyordu. Sonra gözleri, komodinin üzerinde Aslan'ın satranç taşını aldığı yere takıldı. Orada, daha önce olmayan bir şey duruyordu. Küçük, eski parşömenden yapılmış, özenle katlanmış bir kâğıt. Üzerinde tek bir kelime yazıyordu:
*Kraliçe.*