Ferman Akgül – İstemem Söz Sevmeni
Doktor Erdem Mirza ile ilgili soruşturma başlatmaya karar vermiştim. Yaptığı büyük bir hırsızlık ve suçtu fakat bunlar için elimde sağlam bir kanıt olması gerekiyordu. Açelya Koza hakkında tüm belirlenen suçlar bir bir burada belli gibiydi fakat henüz bir delil yoktu, kim bilir belki de suçlar ona ait değildi ve henüz hepsini okumayı, tek tek analiz ederek ve ayırarak karşılaştırmayı bitirmemiştim. Anlamlandıramadığım şey ise Açelya'nın bir psikoloğun yardımı altında olmasına rağmen cezaevine girmiş olmasıydı. Sonuçta bir raporu vardı ve doktoru bu olayların tümüne hakimdi hatta onun hayatı hakkında bir kitap bile çıkarmıştı ama işin ilginç tarafı Açelya buna nasıl izin verdi sorusunda. Sonuçta kim hayatının bu kadar rezalet ilerlediğini ve bir hasta olarak anlattığı mahremiyetini başkalarının bizzat kendi adını belirtmiş bir şekilde okumasına izin verirdi ki?
Asren Kaya ise, tam anlamıyla bir belirsizlik. Bu adam yani bahsettiğim doktor Erdem Mirza, belli ki bu günlükleri çalmış. Daha doğrusu kızına bunu çaldırmış fakat bir tek Müjde Karayel'in günlüğünü alamamış veyahut aldıramamış. Tüm bu dosyalara baktığımda belki de hala yaşıyorlar diyorum çünkü ne Açelya Koza adına, ne de Asren Kaya adına hiçbir ölüm haberi yok, tabi o da şu anlık. Fakat hem Mercan Aydın, hem de Kaan Sargın adına birer ölüm haberi çıkmış ve bu haberler yaklaşık 50 küsur yıla dayanıyorlar.
İnternette birkaç haber görsem dahi okumayı bitirmeden harekete geçmek gibi bir eyleme kalkışmak istemiyorum. İlgimi çeken birkaç isim daha oldu mesela Betül Mirza ismi gibi. Kendisine ait hiçbir belge yok fakat eski bir dosya var. İçerisinde sadece bir kağıt parçası bulunuyor ve imzalayan Doktorun ismi Sıla Polat, fakat neden doktor Erdem'in kütüphane arşivinde, üstelik kasada da değil alelade bir yerde dosyalar arasında. Belki de dikkat çekmemesi içindir, tıpkı Müjde Karayel gibi. Dosyasında iki sayfalık bir kayıt var. 2. görüşmesinden sonra da internete haberi düşüyor ve yaklaşık bir hafta sonrasına ait bu haber. Haberlerde kızın kollarının koparıldığı ve ardından bacaklarından ters bir şekilde tavana ip yardımıyla bağlandığı sonra da yakıldığı yazıyor. İşte işin ilginç kısmı burada başlıyor. Açelya Koza'nın sabıkaları arasında doktor Sıla Polat'ın evini kundaklama teşebbüsü yer alıyor, fakat Açelya Koza olay yerinde hiç görülmemiş olmasına rağmen doktor Sıla Polat, ifadesinde Açelya Koza'nın kendisini yangının arasına atlayarak kurtardığını söylüyor. ''Açelya olmasaydı, o yangından asla kurtulamazdım. Adeta canını hiçe sayarak kendisini ateşe attı ona minnettarım.'' diyor. Bunun üzerine akli dengesinin yerinde olmadığına dair düzenli psikoloğa yardımı alan ve akli denge bozukluğu raporu olan Açelya Koza raporu olmasına rağmen hapis cezası alıyor, yatıyor fakat çıkamıyor çünkü doktor Erdem Mirza'nın kızını öldürmek suçundan 35 yıl daha cezası katlanıyor.
Fakat Betül Mirza, görüştüğü doktor Sıla Polat ile olan görüşmelerinde Açelya'dan çok iyi bir ev arkadaşı olarak bahsediyor. Doktor Erdem'in kızının Sıla hanıma verdiği bilgiler ise dosyada şöyle:
Sıla hanım ben size gelebildim ancak çünkü babama asla gidemezdim. Ben çok kötü şeyler yaptım ve hepsi babamın sorumluluğunda oldu daha doğrusu sorumsuzluğunda gelişti her biri. Arkadaşlarımın her birinin tek tek günlüklerini çaldım. Hatta onlarla bile sırf babamın hastaları oldukları için arkadaşlık kurdum, oysaki hepsi benden yaş olarak küçüklerdi. Erkek arkadaşlarının arabasına ve evine birer kamera yerleştirdim, her birinin. Aslında hasta bile değillerdi, ilaç verdim hepsine. Açelya koza masumdur çünkü o Nur'u öldürmedi. Mahkemede sunulan delil yani Asren'in günlüğü aslında çalıntı ve değiştirilme bir günlük. Asren Kaya'ya ilaç verdim ve kendini delirmiş sandı. Nur Yenilmez'in katili babam Erdem Mirza'dır. Size yalvarırım ben mecburdum fakat başka kimse buna mecbur değil bu adam psikopat, doktor bile değil. Büyük bir arşiv odası var ve gözüne kurbanlarını kestirdiği kişileri dosyalıyor, beni kullanıyor ve onları hasta olduğuna inandırıyor. Size yalvarırım beni kurtarın.
2. görüşmesindeyse şunları dile getiriyor:
Sıla hanım beni sizin şikayet ettiğinizi düşünmüyorum fakat babam beni öldürmekle tehdit ediyor. Eğer ki olurda ölürsem bu adamı sağ bırakmayın size yalvarırım, bu adam manyak. Siz bugün birşey yapmazsanız birisine bu tüm suçları er ya da geç yıkacak bu adam ve siz ben öldükten sonra yaşamayacaksınız emin olun. Bu adam ceza almamalı, ölmeli. Bir daha görüşemeyeceğiz hissediyorum fakat şunu bilin ki artık bir adalet gerekli. Ben kanıtlayamadım siz de kanıtlayamazsanız bir gün bu adam bürosunu arşiviyle beraber birine verecek ve araştırıldığını anladığı anda onu tutuklatacak, hem de isimsiz bir ihbarla.
Kız en başından beri herşeyi babasının kurgusu olduğuna inandırmaya çalışsa da öldüğü gün babasının yalvarıp yakarmaları hiçbir şeyi ispatlayamayacağımızın kanıtı haline gelmiş. Açelya, Betül Mirza'nın ölümünün sorumlusu tutularak cezasını çekmiş. Doktor Sıla Polat, evinde kalp krizi geçirdiği bilgisi haberlere yansıtılarak, ölü bulunmuş. Doktor Mirza ise en son memleketi Tekirdağ' da yaşıyordu. Erdem Mirza'ya dair hiçbir ölüm veyahut yaşam belirtisi haberlere ya da sosyal medyaya yansımamış.
Peki ya Müjde Karayel hakkında bilgiler doğru ise Müjde Kaya hakkında niye bir dosya vardı? İkisi aynı kişi olmalarına rağmen. Aslında Müjde Kaya'nın dosyasında tek bir anısının yazdığı bir kağıt bulunuyor, başka bir bilgi kırıntısı yer almıyor. Müjde Kaya adına tutulmuş dosya da ise şunlar yer alıyor:
''Yapma ne olur!'' ellerimi yüzüme tutarak duruyordum. ''Baba ne olur yapma, komşular duyacak!'' bir defa daha vurdu ve ardından konuştu. ''Bu gece karakolluk olacağız.'' akan yaşlarımla yalvarırken çeneme patlattığı eliyle sarsılarak kafamı duvara çarptım. ''Babaaaa!'' ağlıyordum. ''Canım acıyor baba!'' benim söylediklerimi umursamadan birşeyler söylese de başımın dönmesi ve kafama aldığım darbeden dolayı olsa gerekti ki odaklanamıyor, onu duyamıyor, sadece yalvarıyordum.
Kolumdan çekti ve beni koltuğa doğru itekledi. Vurdu vurdu ve vurdu. Birşeyler diyordu fakat anlamıyordum. Çeneme vurmasıyla elim çeneme gitti. ''Baba çenem, çenem baba!'' üzerime doğru eğilip ayağa kaldırdı. ''Baba yapma!''
''Vurduğumda sarsıl biraz.'' dedi sadece. Birkaç defa daha vurunca rastgele içtiğim ve intihara kalkıştığım deste deste hapların etkisiyle olsa gerek ki bayılacak gibi oldum. Sanki birkaç saniyeliğine soyutlanmıştım. Siren sesi gibi bir ses kulağımı adeta yıkıp geçercesine çınlatıyordu. İstemsizce kulaklarımı tıkamış buldum kendimi. Yediğim yumruklarla başımı çarptığım koltuğun tahta kısmına sinip kaldım.
Vurdu vurdu vurdu. Kırk beş dakika boyunca sadece dövdü beni. Uyuyamadım ve çok canım acıyordu. Sanırım haplar birazz biraz etkisini göstermeye başlamıştı. Her gözümü kapattığımda aklıma gelen yalvarışlarımla dişlerimin arasına yorganı sıkıştırarak ağlıyordum. Dışarıya sesim duyulursa uyumadığım için gelip vuracağından korkuyordum.
. . .
Başımın zonklamasına aldırmamaya çalışarak yatağımdan kalktım ve mutfağa giderek bir bardak su döktüm. Okul için zor hazırlanmış ve ölü gibiydim. Suyumu içerken annemi görünce arkamı dönüp suyu bitirdim ve saçımı gözümün önüne doğru attırdım. ''Müjde!''
''Efendim anne.'' elini yüzüme getirirken konuşmaya devam etti. Dün akşam işte olduğu için muhtemelen hiçbir şeyden haberi yoktu. '' Baban bir şey yaptı mı?'' gözlerim doldu ama ağlamayacaktım. Sıktım dişlerimi, geçirdim tırnaklarımı etime. ''Yapmadı.''
''Vurdu mu?''
''Hayır!'' yanından çekilerek odama gittim. Apar topar çantamı aldım ve evden çıktım.
Müjde Kaya'nın dosyasında sadece bu kağıt parçasında yer alanlar yazıyordu fakat sayfanın arka kısmı da vardı, tarihler arasında ise iki gün aralık gözüküyordu. Arka sayfa da yazanlara pek anlam veremedim açıkcası, sanki içini dökmüş gibiydi.
Kayacıklar birer diken gibi. Huzur bularak denize bakmak yerine, kanlar içerisinde kalmış ayaklarımla yere basıyorum. Kahroluyorum aslında ama canım acıyor diyemem, acımıyor artık.
Soyutlanmak istiyorum. İyileşmek istemiyorum, bittim çünkü ve çabalamak istemiyorum yoruldum. Ölemiyorum, yaşayamıyorum, iyileşemiyorum fakat çok çabuk bitebiliyorum.
Gücüm gerçekten kalmadı. Direnemiyorum, yanıyorum. Her beladan kurtulmaya çalışırken bir kat daha fazlası beni buluyor. Bir kat daha kötüsü, bir ton daha koyusu sanki. Daha kötü bir bela gibi ve bu yolun sonu karanlık gibi. Bilemiyorum, belki de bela benimdir diyorum. İnsanları felakete hep ben sürüklüyorumdur.
Gülüyorum, çok fazla. Ben gülmek istemiyorum veya ağlamak, somurtmak, kızmak, mutlu olmak... Hiçbir şey, hiç kimse istemiyorum. Yazmak, konuşmak vesaire hiçbir eylem gelmiyor içimden. Beynim hiçbir algı göndermiyor, göç eden tüm hücrelerim ardına bile bakmayı reddediyorlar. Sanki sigaram bile artık beni yakıyor.
''Kurtulamayacağını bilerek çabalamak tükenmeden, yakalanacağını bilerek kaçmak oyunun kuralını bozmadan, olmayacağını bilerek denemek belki defalarca, öleceğini bilerek yaşamak her defasında büyük bir inançla.''
İşte tam da bundan ibaretti hayat ve bunların sonucunu bilerek yaşayamayan kim bilir belki de kurtuluşa uzanan umutların son çaresine, bir yandan yıkılışına verilen isimdir İntihar...
Ve tahmin ediliyor ki, bu cümlelerin her biri çok tanıdık çünkü bu cümlelerin her biri tek tek Erdem Mirza'nın basılan kitaplarında geçiyor. Başımın ağrısına dayanamayarak artık yatma vaktimin geldiğini anlamıştım ve bir bardak suyumu komodinimin üzerine koyar koymaz kendimi yatağa atıverdim. Yarın ilk işim Mercan Aydın ve Kaan Sargın'ın ölümünü araştırmak olacaktı, bakalım Kaan Sargın gerçekten doktor Erdem'in kitabında bahsettiği gibi mi öldü, görecektim.