Apocalyptica – Not Strong Enough
Asren Kaya'nın olduğunu düşündüğüm günlüğü çıkardım bu defa. Kardeşimin odama getirdiği bir kupa bardak çay eşliğinde okumaya başladım.
Genç kız telefonuna gelen mesajın ardından doğruca atılan konuma doğru yola koyuldu. Nefes nefese kalmıştı ve ne yapacağını bilmiyordu. Kardeşi neredeyse 8 gündür ortalıkta yoktu ve Mercan da ortalarda görünmüyordu. Gittiği konum ormanlık bir alandı ve ilerideki silah seslerini duyabiliyordu. Her yerden birer el silah sesi, bir türlü bitmek kesilmek bilmiyordu. Genç kız koştukça koştu ve o sıra ablasına hiçbir şeyi haber vermediği aklına geldi.
Hızlı bir şekilde elleri titreyerek telefonunu çıkardı ve ablasına sadece konumunu paylaştı. Zaten gördüğü anda direkt olarak konuma geleceğini biliyordu, çünkü bu aralarında bir sinyal gibi birşeydi. Derin daha çok küçüktü, koşarken içinden umarım kardeşime birşey olmamıştır diye düşünüyordu.
Mercan silah sesinin nerden geldiğini anlamaya çalışıyordu. Arabadan indiğinden beri etrafı kolacan ediyordu ve ne olur ne olmaz diyerek belindeki silahını çıkararak temkinli bir şekilde hazır vaziyette yürümeye başladı. Daha önce çok ateş etmişti, çok silah kullanmıştı fakat hiç böyle bir durumla karşı karşıya kalmamıştı ve açıkcası biraz korkuyordu fakat korkunun ecele faydası olmaz diye geçirdi içinden.
İleride gördüğü adamın arkasından sessizce yaklaşarak kafasına silah ile darbe indirdi. Ardından geriden gelen bir silah sesi duydu ve arkasını döndü. Arabasının farları yanıyordu ve önünde bir gölge vardı. Önünde bir kız ve kafasına silah dayamış bir adam. Nişan alarak ve dua ederek geriye doğru saymaya başladı. Kendisinden emin olmak için önce bir yutkundu ve ardından kendinden emin bir şekilde ateş etti. Aynı anda bir el daha ateş edildiğini duydu fakat emin olamadı ve kızın yere yığıldığını gördü.
''Deriiiiiinn'' Müjde ve Asren'in sesi tüm ormanda yankılanmıştı. Kardeşleri yerde yığılı kalmıştı ve Mercan elindeki silahla karşısında dikiliyordu.
Ellerim tir tir titremeye başlamıştı ve diğer sayfaları çevirdim. O sırada bir bardak daha çay almak için kalktım. Kardeşim salonda oturuyordu. ''Cihangir'' dedim ve devam ettim. ''Sanırım yakın zamanda senin ile bir suçlu peşine düşeceğiz. Araştırmam bitsin haber vereceğim.'' ardından odama geçtim ve devamını okumaya başladım.
Yaralarımı saracağım elbet, kendimi de toparlayacağım. Kimi kandırıyordum ki, ben asla eski ben olamayacaktım. O yanımı insanlar değil, aynaya baktığımda ben bile göremiyordum artık. Belki beni affetmeyecekti ama yardım edebilirdi. Muhtemelen son olaydan sonra okulda da değildi. Üzerime bir tişört ve bir hırka geçirdikten sonra anahtarlarımı da alarak evden çıktım. Tam tahmin ettiğim gibi atölyedeydi şarkı eşliğinde resim yapıyordu. Tabi bu defa kulaklık takmadan ve müzik çalmadan, sadece kendisi söyleyerek. Tıpkı delirmiş gibiydi. Kafası bir o yana bir bu yana dönüyordu ve çok sessizdi tonlaması.
Bazen sevdim bazen sevildim. Uzadı burnum sivrildi dilim. Kırdıysam sizleri özür dilerim, artık helalleşelim. Ölümüne yaşadım hayatımı, geçti üstümden. Vazgeçtim ben bugün, vazgeçtiğim bu dünyadan. Vazgeçtiğim ne var ne yoksa hepsi sizin olsun. Vazgeçtim övülmekten, vazgeçtim sövülmekten. Vazgeçtiğim ne var ne yoksa hepsi sizin olsun.
Gidemedim. Onun gibi ağladım. Onu duydukça, ona baktıkça ağladım. Kapının diğer tarafına çöktüm, bakamadım yüzüne. Kardeşinin katili benim diyemedim. Gitmem gerekiyordu, gidecektim de. Hıçkırıkları yükselirken bir ses duydum ve odaya döndüm. Boyaları dökmüş, tabloyu yere fırlatmıştı anlaşılan ve karanlık gökyüzüne vurarak, dolunayın gölgesini süsleyen ayın aydınlattığı gecede, atölyenin penceresi açıktı, gitmişti.
Hızla camdan dışarıya baktım fakat görünürde hiçbir şey yoktu. Sonra yerde duran tablo dikkatimi çekti. Eğildim ve tabloyu elime aldım. Yine o tuhaf gözleri olan kurdu çizmişti. Bu defa koca bir dağın sisli tepesinde parlayan, dolunaya uluyan bir kurt. Kurdun yanında bir ağaç etraf ıssız ve karanlıktı. Tuhaf olan şey ise yine aynı şeydi, kurdun renkli gözleri. Bir gözü tam yeşil bir diğer gözü ise tam mavi. Koca bir tabloda duran tam belirgin iki şey dolunay ve uluyan kurdun gözleriydi.
Ne yapacaktım ben. Evine mi gitmeliydim yoksa burayı artık terk etmenin vakti gelmiş miydi? Şu an evde değildi buna eminim. Mezarlıkta olmalıydı. Onu evde mi beklemeliydim bilmiyordum. Sanırım artık terk etmenin vakti gelmişti. Söylesem o bununla yaşayamazdı, ve benimle. Söylemezsem de ben onunla yaşayamazdım.
Gider gitmez valizimi hazırladım ve ona gittiğimi söyleyen birkaç satır yazdım. Varsın terk ettim sansın fakat beni gerçeğim ile bilmesin istedim. Biletimi sabaha karşı bir saate aldım ve evden ayrıldım.
Ve artık Asren Kaya'ya ait satırlara gelmiştim. Gerçeği anlamak zor değildi, bu günlük birleştirilmişti.
Çok sıkıldım ve artık çok yoruldum. Devam etmek istiyor muyum bilmiyorum fakat başa çıkamazsam içten içe öleceğim bir yola çıkmaya kalkışmak doğru değil. Beni bu halde bırakıp gidemez, kayıplarım ile baş başa bırakamaz. Geleceğimden habersiz gidemez. İçimden bir ses dışarıya yankılanarak konuşmaya başladı sanki. Ve diyordu ki: Asren Kaya doğru olanı asla yapmaz.! Biraz ürkmüş olsam dahi haklıydı, ben asla doğru olana bulaşmazdım, ben doğru olanı yapmazdım. Yoksa dişlerini çıkarmış bir vampir olurdum herhalde diyerek güldüm kendi kendime. Çıldırıyor gibi hissediyordum fakat bir yandan da henüz akıllanmaya niyetim yok gibiydi. Onu bırakmam gerekiyordu fakat şartlar doğru değildi. Doğru olan buydu belki, ama benim bünyem daima bunu reddediyordu. Hemen yatağımdan kalktım ve dolabıma yöneldim. Siyah bir kot ve siyah bir askılı bluz allarak üzerimi değiştirdim. Üzerimi giyindikten sonra saçlarımı at kuyruğu şeklinde toparlayarak kaskımı kafama geçirdim. Lacivert kapüşonlumu da giydikten sonra evden ayrıldım. Saate baktığımda arabanın kalkmasına beş dakika olduğunu gördüm. Koşarsam yetişemeyeceğimi bildiğimden, motorla hızımı bir bakıma birleştirme kararı aldım. O zaman yetişmem için bir ihtimalim vardı. Hızlıca bir şekilde motora bindim ve son süratle gitmeye başladım çünkü hedefim onu durdurmaktı ve o otobüsü yakalayacaktım. Sonnda ölüm dahi olsa yakalayacaktım.
Kalkan otobüse yetişemesem dahi artık otobüsün arkasındaydım. Aracın plakasını gözüme kestirmiştim, lazer gözlerime direkt takılmıştı. Hızlanarak otobüsün önüne doğru bir hamle yaptım ve dur diye bağırırken aynı zamanda da elimle işaret ediyordum.
Bir el atış sesi duydum tam otobüs duracakken. Ardından bir el daha ve motorumun üstüne doğru devrilirken bir anda fren yaptığında lastiği patladığı için devrilmek üzere olan otobüsten düşen onu gördüm, sevgilimi. Otobüsün ön camından fırlamıştı ve kanlar içerisinde karnımın üzerine doğru düştü. Neden dedim ya neden neden? Böyle mi kavuşacaklardı birbirlerine.
Kafam iyice karışırken defterin kapağını kapatarak içeri geçtim. Kardeşimin yanına oturdum ve ona dosyalardan biraz bahsettim. Şüphelerim olduğunu ve bu suçun bana kalma ihtimali olduğundan bahsettim. Tüm dosyalarımı eve taşıdığım için çalışma odamdaki birkaç dosyayı ona incelemesi için gösterdim ve bazı kafamda kurduğum, okudukça birleştirdiğim dosyaların parçaları anlattım. Şüphelerimde haklı olabileceğimi söyledi çünkü hiçbirinde adamın imzası yoktu. Doktorluğunu araştırmaya başlayacaktık, çünkü artık dosyalarda görülen karşılıklı konuşma herhangi bir psikoloğun yaptığı bir seans gibi değildi ve bu ayrıntılar herkesin erişebileceği birşey değildi. Üstelik bir psikiyatri bölümü doktoru asla Erdem Mirza'nın sorduğu sorular gib bir soru sorma hakkına sahip değildi, özellikle de Müjde Karayel için.
31 YIL ÖNCE...
''Evrakların hepsi hazır. Artık gidebilir miyim?''
''Müjde hanım buna emin misiniz? Sizi şu an sizi resmi olarak burada bir hasta olarak gösteremiyorum biliyorsunuz ve bu yüzden sizi taburcu etmem çok zor ve ben sizi taburcu etmemiş olsam bile siz buradan çıkıp gittiğinizde hiç kimse size mani olmak gibi bir yetkiye sahip değil.'' genç kadın gözlerini devirdi. ''Ben iyiyim Erdem bey ve artık bu karantinadan çıkma vaktim geldi. Ben Müjde Karayel'im. Bırakın kendime geleyim ve o sınava gireyim. Bırakın da artık ben kazanayım.''
''O halde diyecek bir şey kalmıyor Müjde. Artık senin doktorun değilim. Yeni bir başlangıç yapmak için çok çabaladın ve bundan sonra beni sadece bir dostun olarak aramanı isterim. Yolun açık olsun.'' kadın gülümseyerek yanıt verdi. ''Teşekkürler Erdem bey fakat bilmelisiniz ki bu bir başlangıç değil yeniden doğuş olacak''
Müjde, kendisinden emin adımlar atarak yeni bir doğuşa ilerlemekte kararlıydı. Sonunda kızına kavuşmayı hedeflediği bu yol biraz zorluydu fakat asla imkansız, yapılamayacak birşey değildi. Ve kendisi de bunu çok iyi biliyordu, o mülakatlara girecekti ve kazanacaktı, onu seçeceklerdi bunu biliyordu.
Herşeyi başarmak aslında çok kolaydır, fakat sadece çabalayana böyledir bu. Çabalamayan asla bir sonuca varamaz, vardığı bir sonuç olursa bu zaten bir sonuç değildir ve eninde sonunda elinden kayar gider tıpkı bir yıldızın gökyüzünden kayarak yok oluşu gibi, tekrar başladığı yere değil daha düşük bir seviyeye inmesi gibi.
Erdem doktorun telefonuna yaklaşık iki ay kadar bir zamanın ardından bir mesaj geldi. 'Kazandım doktor. Sana benim adım Müjde Karayel demiştim.'
İşte bahsettiğim nokta gerçekleşmişti ve artık yollar ayrılıyordu. Müjde artık hayallerinin peşine, yolun sonundaki aşkının tohumunun filizlenişini görmek üzere yola koyuldu.
. . . 3 YIL SONRA . . .
Bazı şeyler istediğim gibi gitmediğinde her daim yolumu değiştirdim fakat asıl değiştirmem gerekenin kişiler olduğu aklıma hiç gelmemişti. Şimdi yeni bir yol kararı aldım. Gökyüzünün ciğerlerimi doldurmadığı gözlerimi ışıldatmadığı, alacakaranlıktan doğan güneşin doğuşunu izleyerek takip ettiğim bir yol. Sonsuz enerji depolayabileceğim yeşil ve mavi bir yol. Benim bunca şeyi geride bırakmamın, herşeyi zamana bırakmamın tek sebebi kendime güvenememem ve sığınamamam olmuştu. Artık işler değişti, artık tek sığınağım benim. Ben artık kendime aidim. İstediği kadar essin gürlesin fakat artık o gökyüzüne sığınan bir Müjde yok.
Diplomamı almış ve görevime dönmeye gidiyorum. Arabamın arka koltuğuna bir bavul bıraktım. Yollar o kadar uzundu ki, o kadar güzeldi. Çok uzun zamandır aynı gökyüzüne bakmış farklı birer şehirdik fakat ben o kilometreleri yenmeyi başardım. Yeniden.
Müzikle beraber geçirdim içimden. Let him burn! Bırak yansın!
. . .
''Baba donduyma mı alşaydık ki?'' ufak kız babasına düşünürmüş gibi bakıyorken kararını değiştirmişti hemen ve bu fikir değişiklikleri yüzündeki mimiklerinin değişiminden de anlaşılıyordu. ''Ya da duuuuy. Pudin alalım mııı? Çiletli ya da poytakallı? Poytakallı pudin vay mı ki baba?'' hafifçe gülümsedi genç adam. Uzun zaman sonra geçirdi içinden. Ne kadar da çok annesine benziyordu. Onun kadar çok konuşuyordu, onun gibi gülüyordu, onunla aynı hareketleri yapıyor, onun gibi herşeyi aynı heyecanla anlatıyordu ve en az onun kadar güzeldi. Neyse diyerek kızına yanıt verdi. ''İyi de portakallı puding yok ki babacım nasıl yapalım?'' şirin şirin babasına bakan ufaklık konuştu hemen. ''O jaman çiletli yapalım?'' ''Tamam tamam yapalım'' gülümsedi genç adam.
''Sen bekle burada ben markete inip geleyim olur mu?''
''Oluuuy.'' babasının evden çıktığını gören ufaklık arkasından boyunun yetmediğini bilse de elleriyle itikleyerek kapıyı kapatmayı denediyse de başaramadı. Komidinin üzerinde babasının cüzdanını farketmesiyle cüzdansız nasıl puding alacaktı diye düşündü ve hemen terliklerini giyerek babasının peşinden merdivenleri koşar adım inmeye çalıştı. Fakat hızlı olamamıştı ve babasına yetişememişti. Apartmanın aralık kapısını gören kız hemen aradan sıyrılarak dışarı çıktı. Dışarısının karanlık olduğunu gördüğünde etrafında bakındı ve baba diye seslendi ama babasını hiçbir yerde göremiyordu. Yolun karşısına babası olmadan geçemezdi çünkü babası onu defalarca araba çarpabilir diyerek uyarmıştı. Ama babasına cüzdanı veremezse pudingi alamazdı. Yanında duran arabayı faketmeyen küçük kız arabadan çıkan adamı aniden görmesiyle irkildi. ''Ufaklık gel götüreyim seni'' dedi tanımadığı adam. Küçük kız tanımadığı adama doğru döndü. ''Seni tanımıyoyum ben. Dit buydan.'' Adam küçük kızın kolundan tutunca ''Ya bıyaaaak '' diye bağırmaya başladı küçük kız. Nerden geldiğini farketmediği bir araba daha durdu bu defa ve içinden çok güzel bir kız çıktı. ''Bırak kızı'' dedi ve çok ciddi bir sesi vardı. ''Ablacım gece gece belanı bulma'' dedi bu defa adam. ''Yapma ya bulursam ne olur? Sen o kızı bir bırak da sonra gör belayı.'' tek kaşını kaldıran kadına küçük kız hayranlıkla bakarken aynı babasına benzetmişti sinirli halini. Nasıl kaldırıyorlar bu kaşı ya diye düşündü bir an. O sırada arabadan bir adam daha çıktı. Elinde bir sopa vardı. Kadına vurmaya kalktığı anda kadın sopayı tuttu ve dönerek adamın arkasına geçti. Sırtına bir dirsek geçirdi. Ardından kızın kolunu sıkan adama doğru gelirken daha gelişinde bir tekme geçirdi karnına. Ufak kızı kendine doğru arabaya çekmeye çalışan adamın arabasının kapısına bir tekme daha savururken diğer eliyle küçük kızı köşeye doğru çekiyordu. Sonra belinden bir silahı aynı babası gibi çıkartarak doğrulttu ve küçük kıza doğru döndü. ''Ufaklık sanırım birazcık kulaklarını kapatman gerekecek.'' diyerek göz kırptı. Küçük kız ufacık ellerini hemen kulaklarına götürdü ve sımsıkı kapattı. Kadın arabanın tekerlerine iki el ateş ettiği sırada arkadan gelen babasını gören küçük kız babaaaa diyerek koşmaya başladı. Babasının kucağına atlayan küçük kız ''Baba bu abla beni kurtardı'' diyerek silahını beline koyan kadını gösterdi. Kadın arkası dönük bir şekilde telefonunu kulağına götürdü. Polisi arayarak olay yerine çağırmıştı. ''Ufaklık sen ve baban burada kalın ki baban da polise ifade verebilsin'' diyerek önüne döndüğünde onu gördü. Küçük kız babasının kucağından inerek kadının yanına gitti. ''Abya senin adın ne?''
''Müjde. Peki ya senin.'' küçük kız sırıtarak cevap verdi ve elini uzattı. ''Hifa ben. Tanıştığıma memnun oydum.'' elini uzattı kadın ''Bende Hifacım ama ben seni zaten tanıyorum.'' küçük kız şaşırdı ve ''Biyiyo muşun benim annemin adıda müjjeymiş.'' kadın doğruldu biliyorum diyerek. Yanına yaklaşan babasını gören küçük kız arkadan gelen polis arabasını görünce ''Baba bat poyişşş'' diyerek polis arabasını göstermişti. Polis arabası durduğunda memur bey kadının yanına giderek ateş eden silahı sordu ve Müjde belindeki silahı gösterdi. ''Hanımefendi bizimle emniyete geliyorsunuz.'' dedi polis bey. O sırada kadın cüzdanını çıkardı ve polis kimliğini gösterdi. Karşısında duran polis memuru ''Özür dilerim komiserim.'' dedi bu defa. Ufak Hifa ise ''Ohaaaa abya poyiş çıttı baba evyen bunlan'' deyiverdi bir anda. ''Estağfirullah. Ben özel harekat polisi Müjde Karayel.'' Bunu duyan ufaklık koşarak babasına sarıldı. Ufaklık Hifa, düşünmeye başladı. Annesi mi dönmüştü, cadı dönmüş müydü yani? İnanamadı ve koşarak babasının yanın gitti fakat ne soracağından bile emin değildi. ''Baba'' dedi ''Baba cadı döndü mü?'' babası susarken tekrar sordu. ''Babaaa.. tatlı cadı döndü mü? Annem mi geydi?''
''Evet meleğim.'' diyerek arabasına binen genç kadın ekledi. ''Ve geri geleceğim.''
. . .
İmkansıza oynayan insanlar tanıyorum. İmkansızı benimseyenler. Başaramadığını anladığı yerde olmamış gibi davrananlar. Bu yol çok zorlu.. nefes nefese kalmadan bilemezler, pes etmeden bilemezler. Önce yenilgidir hak edene, sonra ise başarı fakat asla elde edemezler. Tıpkı benim gibi ve bunun bir sonu bir ulaşılmazı bir zirvesi vardır tıpkı onun gibi. Bu da gülümsemek için yeni bir neden tabii.
Ben kaybettim, yıllar önce herşeyimi bırakarak çektim gittim. Bunun bilincinde bile değildim. Ağlayan kızımı öylece ortada bıraktım. Fakat kocam asla benim yokluğumu ona yaşatmamıştı. Belki de yaşatmıştı. Sahi o tatlı cadı meselesi de ne idi öyle? Kafamda hiçbir şeyi netleştiremeyerek derin bir soluk aldım. Arabada boğulduğumu hissederken, hemen camları açtım ve uzun zamandır ağzına sürmediğim sigaramı torpido gözünden alarak bir sigara yaktım. Ardından ise bir müzik açmak istedim ç ünkü müzik daima bana kendimi sorgulama fırsatı tanırdı ve başlayan şarkı ile artık şarkıların bile bana karşı olduğunu düşünmeye başladım. 'Neden kaçtın neden? Mesud olurduk belki.' ve kafamı geriye doğru yaslayarak Göksel'in cümlelerini dinlemeye başladım.
'Korkuttum mu seni? Benden ne zarar gelir ki?
Seni seyretmem gezmem lazımdı. Bu yolun sonunu bulmam lazımdı.
Seni tanımam bilmem lazımdı. Bu hikayeye bir son lazımdı.
Öyle uzaktan uzaktan hiç konuşmadan nasıl da bağladın beni.
Hani bir geldin bir kayboldun esrarlı mağrurdun
Aklıma sardım seni.
Nedir bu sırrın ne sinin? Çekip bıraktım sen kimsin.
Toz ol derdim bitsin. Aklım aşkını yensin.
Seni seyretmem gezmem lazımdı. Bu yolun sonunu bulmam lazımdı.
Seni tanımam bilmem lazımdı. Dudaklarıma bir veda lazımdı.'
Arabamı çalıştırdım ve eve doğru sürmeye başladım. Kafam Karışıktı ve yolları bile unuttuğumu farkettim. Kızımı görmüştüm. Kızımı canımdan bir parçamı bıraktırıp beni yollara düşüren, odalara kapattıran hayat, beni kızıma getirmişti. Belki de ben gelmeseydim kızım şu an ölmüş bile olabilirdi. Aklımdan bu şeyleri çıkarmam gerekiyor. ''İyi ol Müjde. Bu saatten sonra ne yapacağını düşün.'' kendimi tesselli etme çabalarım başarısız kalırken Pusat gibi alkol mü içmeliyim diye düşündüm bu defa. Evet içecektim ama önce ufak bir işim vardı. Arabayı evin önüne geldiğimi fark ederek durdurdum ve telefonumu çıkarttım. ''Alo.''
''Uzun zaman oldu. İyi misin?'' soluklandım ve ''İyiyim ama sanki yarın akşam kavun alıp gelsen fena olmaz.'' cevap gecikmedi. ''Ben anlayacağımı anladım ablacım.''
Telefonu kapatır kapatmaz bir kaç defa nefes alıp verdim. Hazır mıydım? Şu an yukarı çıkmaya hazır mıyım? Sakince aralık olan kapıya yöneldim ve merdivenleri çıkmaya başladım. Zile bastığım an da içeriden o koşturma sesini ve o cümleyi duydum.''Babaaa bıyak ben açam. Annem geydi.'' Ağlamayacaksın Müjde Ağ la ma ya cak sın!
Kapıyı açan kocasına baktı kadın. Kafasını hafif aşağıya doğru kaydırdığında kızını gördü. ''Anne'' dedi küçük Hifa. ''hoşgeydin'' ufacık kollarını açarak bacaklarına sarıldı annesinin. Annesinin ayakkabılarını çıkardığını görür görmez elinden tutarak odasına çekiştirmeye başladı. ''Bak şen benim odamı hiç dörmedin.'' ardından eline bir kutu aldı. ''Bat anne. Buyda babamya şenin fotoyafın vay.'' dedi ve konuşurken açtığı kutudan bir fotoğraf çıkarıp gösterdi. ''Bat bunlayda bizim.'' kutudaki diğer fotoğraflarını gösterdi. Ve son bir fotoğraf daha çıkardı kutudan. ''Buydada şen vaysın anne. Ama babam başta fotoyafımız omadını şöyledi bana.'' doğumdan sonra kucağında çekildiği bir fotoğraf gösterdi bu defa. Ağlamayacağım dedi Müjde içinden. Ağlamayacağım. O sırada kapı eşiğinde durup onları izleyen Pusat dayanamayarak mutfağa geçti ve gözlerinden akmak üzere bekleyen iki yaşı serbest bıraktı ardından bir peçete kopararak gözyaşlarını sildi. Anlamayacaksın dedi adam içinden kahveyi makinaya koyarken. Anlamayacaksın, bende bir daha anlatmayacağım zaten. ve düşüncelerini kahve makinesini çalıştırmasıyla sonlandırdı. ''Müjde'' diye seslendi bu defa karısına. Söylerken bile bu isme ne kadar yabancılaştığını fark etti. Bir o kadar yabancı, bir o kadar özlemli fakat çok uzaktı artık bu isim ona. Karısı mutfağa girdiği an da fincanları masaya koydu. ''Babacım annenle biraz konuşabilir miyim?'' küçük kız kafasını salladı ve ''Tamam ama çot uzun şümeşin.'' anlaştık dedikten sonra küçük Hifa mutfaktan çıktı ve odasına gitti.
''Nereye gittiğini sormayacağım yada niye gittiğini. Neden geldin Müjde?'' karşısında duran kocasına baktı kadın. Boğazı düğümlenmişti sanki. ''Bilmiyorum. Buraya gelmemek elimde değildi.'' Pusat sakinliğini koruyarak konuştu. ''Ne düşündün buraya gelirken Müjde. Eski hayatına devam edip çocuğuna annelik falan yapacağını mı?'' kahvesinden bir yudum aldı genç adam ve devam etti. ''Sen bir kaç aydır yok falan mı sanıyorsun kendini ya da kızına markete gidip geliyorum mu dedin sen? Bu ne rahatlık Müjde. Sen bu çocuğu ağlaya ağlaya evde tek başına bıraktın. Bu çocuk bir hafta sonra üç yaşında olacak. Sen neyin kafasıyla hangi düşünceyle geldin buraya?'' Kadın ağlamamak için kendisini çok zor tutuyordu. ''Ona ne söyledin? Daha doğrusu kızıma. Hifa annesini nerede biliyordu?''
''Hifa annesini tatlı bir cadı olarak bildi hep. Annesinin yazdıklarını dinleyerek büyüdü ve kendisi seni kusursuz mükemmel bir kadın sanıyor. Onu terk edip gittiğini bile söyleyemedim ben.'' Kadın yutkundu. ''Neden söylemedin?'' adam sinirlendi bu defa. ''Ne söylememi bekliyorsun ki. Senin terk edip gittiğin çocuğunun ilk kelimesi bile anne oldu Müjde.'' Kadın bir yudum aldığı fincanını elinden kayması sonucu yere düşürdüğünde içeriye koşarak gelen Hifa babasına baktı. ''Anneme tızma baba. Noyuy tızma ona.'' tezgaha doğru uzanarak uzun uğraşlar sonucu aldığı el beziyle hemen yere dökülen kahveyi silmek için yere eğildi. Kızına öylece bakan genç adamın aksine kadın eğilerek kızının elinden bezi aldı ve yere düşen fincanı kaldırdı. Fincanı tezgaha koyar koymaz kızını kucağına alan Müjde hemen onu lavaboya götürdü. Ellerini bir güzel yıkayıp kuruladıktan sonra kızını kucağından indirdi. ''Anne şen üzüyme. Babam bana hey dün şeni naşıy şevdini anyattı.'' kızını ellerini yanaklarını alnını öptü kadın. ''Ben yine de seni çok seviyorum annecim.'' dedikten sonra kızına sımsıkı sarıldı.
Aradan bir kaç saat geçti ve saatin ona gelmek üzere olduğunu gören küçük kız ''Baba yimi yedi yakam şonya şaat iki tane iki oycak. Bu dece annem bana maşay otuşun mu?'' kızının sözlerine dayanamayan adam ''Tamam ufak cadı hadi okusun.'' dedi ve küçük kız annesine dönerek ''Ben aynı şana benziyomuşum ondan babam bana şüyekli ufat cadı diyo.'' ellerinden tutarak annesini odasına çekiştirmeye başladı.
Ellerini yıkadıktan sonra dişlerini de fırçalayan Hifa koşarak hello kitty baskılı pijamalarını giymeye başladı. Yatağına girdiğini gören kadın yanına uzandı ve ''Hadi bakalım ufaklık. Hazır mısın?'' ''Eveeet '' diye heyecanla bağıran küçük Hifa heyecanla annesinin göğüslerine doğru sindirdi kafasını. Başladı kadın.
''Bir varmış bir yokmuş demeden başlamıyoruz. Yürüyordu Bela. Kulaklığından gelen Kahraman Deniz'in sesi ile. Yanakları iki sokak ötede bekliyor ve ben öpemem diyordu. Bu kadar güzel açıklanabiliyormuş durumum diye düşündü bir anlığına. Sanki hiçbir derdi yokmuşçasına yürüyordu belki de binlerce derde kısa bir mola verirmişçesine.
Kötü Kral artık onu aramıyordu. Yeryüzünden silinen bir Bela'yı neden arayacaktı ki? Düşündü Bela ben onu sevmekten başka ne yaptım diyerek. O korkak bir kraldı, kendisiyle, bir Bela ile beraber olmaya korkan bir kraldı. Hava kararmıştı ve Bela hala dışarıda olmasının tehlikesine rağmen ilerlemeye devam ediyordu. Krala gidiyordu, korkak krala ama o her yerdeydi. o kral Bela'nın gökyüzüydü. Çünkü Bela'nın kaçtığı kişi ile gittiği kişi daima aynı olmuştu. Durdu. Tam sarayının önünde durdu. Tek bir adımıyla belki ölecekti. Belki de umursanmayacaktı ve umursanmaz ise daha beter ölecekti. İçindeki ses gitme diyordu Bela'ya. Gitme dön geri diyordu. Bela ise içinden geleni yok sayarmışçasına hadi dedi kendine. Hadi Bela yapabilirsin. Yapamadı. Adımları geri geri gitmişti. Koşmaya başladı bu defa. Geldiği yoldan geri dönmeye başladı. Fazla uzaklaşamadan arkasından gelen ayak seslerini duydu yakalanmıştı ve kendisini daha hızlı koşmaya zorladı. Bu defa aniden durakladı ve istemsizce yüzünü döndü. Az önce kötü kral ona ismi ile bağırmıştı. Kendi bile unutmuştu ismini ta ki kötü kral hatırlatana kadar. Kral hızlıca Bela'nın yanına geldi. Saatin kaç olduğunu kestiremedi bir anlığına. Güneş hala batmamıştı ve güçleri yoktu, kaçamadı. Tekrar bağırdı kral ''Yüzüme bak'' diyerek. bakamazdı. Bela onun aşkı ile yanıp tutuşurken ona bakıp kendisine yenilemedi. ''Bakamıyorsun değil mi?'' diye sordu kötü kral ve yutkunarak devam etti. ''Kalbinde bu kadar mıydı yerim? artık bana tek kelime edemeyecek kadar mıydı?'' Bela cevap vermiyordu. O kötü biriydi oyun oynamayı seven kötü bir kraldı. Bu yüzden güneş batana kadar tek kelime etmeyecekti. ''Seni aradım çok aradım her yerde ama bulamadım. Ben istedim ki yine bir olalım. Beni değiştir istedim, bu halimden sevilmemekten bıktım. Beni değiştirsene Bela.'' Bela susmaya devam ediyordu. Tanıdık senaryolar değildi bunlar ama inanmayacaktı. Gün batmak üzere idi ve tek gereken sabırdı. Kötü kral, Bela için hayaletten farksızdı, hayal etmeye doyamadığı.
Birbirlerine bakmıyorlardı, en azından Bela karşısında duran krala bakmıyordu. Hava kararmış ve güneş batmıştı. Artık sıra Bela da idi. Başını kaldırdı ve kralın gözlerinin içine baktı. Kral tam konuşmak üzereyken sustu ve Bela konuşmaya başladı. ''İnanmadığımı bilmen gerek ama tebrikler iyi bir senaryo.'' Kötü kral konuştu. ''Koydum sevinçlerimi önüme baktım herşey sensin Bela. Yazdığım her satır her hece sadece sensin. Şimdi senden vaz mı geçmemi bekliyorsun?'' kralın cümlelerinin ardından bu defa Bela konuşmaya başladı. ''Sen kalpten sorumlu aşka ise sorunlu bir varlıksın ve bunun hiçbir satırı beni ilgilendirmiyor.'' Kötü kral cevap verdi'' Hepsi sensin Bela. Belamsın benim tatlı bir baş belası, gökyüzündüm senin.'' ardından kolunu tutması ile bir şimşek çaktı. ''Bizim ikimize sadece evren karşı değil artık bende vazgeçtim.'' cümlesinin ardından ikisi de durdu. gözleri bir salise bile ayrılmadı fakat ikisi de tek kelime edemedi. Bela kolunu kralın ellerinin arasından çektirdi. Sanki sessizliği bozmak istercesine bir yağmur başladı. Bela ise alacakaranlıkta yağan şiddetli yağmura rağmen göğe yükseliyordu. Kanatları havanın kararmasıyla yerine gelmişti. Gökte tek ışıktı adeta. ''Ben Belayım kötü kral. Ben tam bir Belayım.'' Bela'nın bağırışlarının ardından haykırdı kötü kral. ''Gün doğumunda seni bulacağım Bela. Gökyüzün seni bırakmayacak.'' Bela dayanamayarak karşılık vermek üzere aşağıya indi. ''Hiç ışık yok'' dedi Bela. Kötü kral ise cevapladı. ''Ben ışığa değil karanlığa, belaya aşığım be güzelim, unuttun mu?'' Bela ''hatırlamıyorum'' diye yanıtladı bu defa. Ve ardından kötü kralın kurduğu cümle ile yıkıldığını hissetti Bela. ''Hani gökyüzü güneşi seçti diye ay doğmayı bırakmazdı?'' sessizce ''Bıraktı. '' diyebildi ve alacakaranlıkta kayboldu.''
Bazı anlar vardır silinmez hafızadan ve bazı resimler yakılmaz, yakamazsınız. Kalp akla hükmettiğinde incecik girdiğiniz kalpte donarsınız ve evet herkesin bir hikayesi vardır.
Boşluk vardı içinde kadının, bir türlü dolmayan fakat her defasında enteresan bir şekilde taşmayı başaran bir boşluk. Uyuyan kızının yanından kalkarak bir öpücük kondurdu başına genç kadın ve üstünü örterek odadan çıktı. İçeriye doğru ilerledi.
''Ne yapmayı düşünüyorsun Müjde?'' sakince yanına oturan karısına bakarak bir soru yöneltti genç adam. Fakat karısı yine bilmiyordu. Ne cevap verecekti ki. ''Bak Pusat ben buraya hiçbir umutla gelmedim. Merak etmiyorum demiştin ama anlatmak istiyorum ve lafımı bölme.'' tam konuşacak olan adamı susturdu karısı ve devam etti. ''Pusat ben çok uzun bir süre karantina altına alındım. Öyle bir iki hafta değil tahmini dile kolay 7 aylık bir süreç. Sonrasında çıktım ve doktor Erdem bey iyi olmadığımı henüz bir hafta önce tüm kolidoru inleterek çığlıklar attığımı hatta duvarlarla çocuğummuş gibi diyaloglar kurarak ağlamayın diye çığlıklar attığımı söyledi. Karanlıkta ismini sayıkladıklarımı saymak bile istemiyorum.'' genç adam dikkatle karısını dinliyordu. Genç kadın konuşmaya devam etti. ''Birkaç hastayı ve bakımdan sorumlu iki hemşireyi dövmüşüm ve birini öldürmeye kalkmışım. Pusat ben bunların hiçbirini hatırlamıyorum inan bana. Sürekli neden orada olduğumu soruyordum ve kimse bana cevap vermiyordu. Bazen bir bebeğim olduğunu unutuyordum bazen ise beni bebeğimden senin ayırdığını ve zorla beni oraya kapattığını düşünüyordum. Pusat ben çok şeyler yaşadım ve sonunda doktor Erdem beyin masasında bir form buldum daha doğrusu form basit bir göstergeydi. Okulu tanıtan bir broşürün ön tarafıydı sadece. Doktor Erdem beyin bana gerçekten evdeymişim gibi hissettirmesini istedim. Evden kastımı sorduğunda telefon kitap ve bana bakmakla hükümlü olan bir hemşire veya bakıcı olmamasıydı. Kendimi herkesten soyutladım ve kısa süre sonra bana dışarıya izin verilmesini istedim. Doktor Erdem bey buna ilk başta karşı çıksa da sanırım kaçmamdan korktuğu için izin verdi. Sürekli koştum ve kendimce idman yaptım her gün. Birgün sınav için başvuru yapmaya karar verdim çünkü önümde kendimi dizginleyeceğim ve kanıtlayabileceğim en kısa süreli yol bu idi. Doktor Erdem bey ile konuşarak durumu açıkladım ve bana taburcu olabileceğimi söyledi. İki ay bekledikten sonra sınavı kazandığımı öğrenerek Manisa'ya gittim. İki buçuk senenin ardından sorunsuz bir şekilde atlattım herşeyi. Kafam takıldığı an bir araziye giderek atışlar yapıyordum. Sonucunda beni yanlış şekilde bir hesaplamayla hiç bilmediğim bir yere yolladılar. İki kadındık sadece. Biri Eylül hanım diğeri ise ben. Sonucunda dört şehidimiz oldu ve o şehitlerden biri Eylül'dü. İki gazinin arasında ise ben vardım. Tek bir mermi kalbimi çok büyük bir şansla ıskaladı Pusat. Hastaneden tahminimden erken çıktım ve görevimi kısa sürede gazilikle tamamladım. Ellerim istemsizce direksiyonu buraya sürdü. Ve ben gelmeseydim şu anda Hifa.. neyse. Ne kadar bir süre yoktum bilmiyorum. Hastanede kalma süremi hatırlamıyorum ama ben bilincimin açıldığını bile Hifa'yı görünce senin sesini duyunca anladım. Hayat üç sene önce durmuştu benim için ve ben oradan devam etmeye başladım Pusat.'' bu defa Pusat yutkundu. ''Şimdi'' dedi bir an ''Ne yapacaksın Müjde?'' Müjde derin bir nefes aldı. ''Senden beni karın olarak görmeni bekleyemem Pusat. Hifa Sultan her ne kadar beni kabullenmiş olsa da bu.. bu kadarla kalmayacak Pusat. Bu çocuk büyüdükçe anlamayacak mı? Annem beni terk edip gitti demeyecek mi? Kim bilir neler geçecek o aklından.'' Pusat, yıllardır dokunmadığı ellere uzanarak karısının elini tuttu. ''Müjde kızın seni sadece hastalığından dolayı uzaklaştın olarak bilebilir. Başka şeyler düşünmesine gerek yok. '' Hafiften gözleri dolan kadın gözyaşlarını serbest bırakarak konuştu. ''Annem deliydi mi diyecek Pusat?'' genç adam dayanamayarak sarıldı karısına. Kaç ayı kaç yılı devirmişti hatırlamak bile istemiyordu ama affedemezdi, affetse bile nasıl tekrar karısı olarak görecekti ki? Nasıl aynı evde kalacak, aynı yatağı nasıl paylaşacaktı? ''Müjde geç olmaya başladı hadi geç yat istersen.''
''Benim pek uykum yok. Ben artık gideyim.'' Ayağa kalkmış ilerleyen karısının kolunu tuttu Pusat. ''Müjde..'' dedi ''Bırakma beni.''
. . .
Büyütülmüş sudan ucuz değerler hayatın için pahalıya giderler.. ben hala varım eğer o da hala isterse. gözleri gece ismi iki hece sanki bilmece ve benim artık çözmeye cesaretim var. Bitsin artık bu bilmece.
'10.04
Merhaba. Yazmayalı kaç sene oldu bilmiyorum. Tekrar merhaba ve tekrar merhaba karantinadaki en büyük sırdaşım. Kızımın yanındayım. İçeride odasında mışıl mışıl uyuyor ufak cadım. Babası ona ufak cadım diyormuş. Kalmamı istedi benden hem kızım hem de babası. Pusat benden kalmamı istedi. Şey gibiydi bırak ay gitsin sen kal bu gece. Kalabilir miyim onlarla? Düzeldim ben artık. Tedavilerim değil, beni ben düzelttim. Ve biliyor musun artık iki tane mesleğim var. Özel harekat polisi ve yazar Müjde Karayel'im ben.
Kızımı kötü adamlardan kurtaran bir süper kahramanım. Bu biraz şans eseri tabi. Biliyorum lafı fazla dolandırıyorum. Buraya neden geldim bilmiyorum. İzimi burada da bulurlar mı bilmiyorum. Kızımın başına bir şey gelir mi bilmiyorum. Ben artık bir gaziyim evet ama peşimi bırakmayacak bir sürü düşmanım var ve burada kalmamama tek sebep onlar. Belki de geçen gün kızımı kaçırmaya çalışanlar onlardan biri idi. Nereden bilebilirim ki bunu. Benim endişem kendim için değil kızım için, kocam için. Pusat'a endişem onu sevdiğim için çünkü benim kocam her türlü belanın üstesinden gelebilir ama kızımız. İçimi kaplayan korkuyu bir kenara bırakmak istiyorum ve artık yatmak istiyorum çünkü sabah saat 8.45 ve ben henüz uyuyamadım. iyi geceler dileklerim ile.
Müjde'
Mis gibi yumurtalı ekmek kokusu ile uyansam da gözlerimi kızımın yüzüme kondurduğu kim bilir kaç öpücükle açtım. Kocam kahvaltı hazırlamıştı.. Pusat kahvaltı hazırlamıştı. Pusat! Anlık bir şok yaşamama sebep oldu bu. Kahvaltı hazırlamasına değil, yumurtalı ekmek yapmasına şaşırıyorum. ''Gardiyan gibi bekleme başında annenin'' Pusat'ın sözlerinin ardından ayaklandım ve Hifa'yı kucağıma aldım. ''Gardiyanım sizseniz mühebbete razıyım ben babası'' derken buldum kendimi bir anda. Pusat bana baktı ve gülümseyerek mutfağa geri döndü. Yerimden kalkarak kucağımda kızım ile mutfağa gittim ''Möbbet ne baba?'' diye sordu merakla. O kadar tatlıydı ki yüzü mimikleri ve konuşması.. kim bilir neler kaçırdım bunca yıl. Hızlı hızlı yemeğini yiyen küçük cadı koşarak ellerini yıkamaya gitti ve bizi baş başa bıraktı. Hifa'nın gidişinin ardından telefonum çalmaya başladı. ''Efendim?'' deyiverdim hemen açar açmaz. ''Abla bu akşam nereye geleceksin, nerede buluşacağız? Ben kavunu aldım. '' tebessüm ettim bir anlığına. ''Tamamdır. İstersen M'N de buluşalım. Ben seni oradan alırım ya da evden alırım geçeriz bir yere. Olur mu?'' anlaştık diye bir cevap aldığımda görüşürüz diyerek telefonu kapattım. Pusat'ın bana baktığı fark etmemle ''Önemli biri değil meraklanma. Merakını da gizlemeye çalışma Pusat. '' hiç beklemeden cevap verdi. ''Meraklandığımı da nereden çıkardın?'' gülümsedim. ''Ee indir o kaşını o zaman'' dememle çatalımı batırdığım domatesi ağzıma attım. Nasıl da keyif aldım ama bu konuşmadan. ''Pusat'' dedim bir anlığına ''Ne düşündüğün umrumda değil.'' biraz soluklandım ve ''Ben seni seviyorum'' deyiverdim. Bunu dediğime inanamıyorum. Apar topar masayı toplamaya başladım. Ağzını tutsana biraz Müjde yaa! Masayı toparladıktan sonra bir güzel sildim ve tezgaha yöneldim. Bulaşıkları köpüklemeye başladığım sırada "Müjde evde bir bulaşık makinesi var" dediğini duysam da aldırış etmedim. Sanki ben koskoca bulaşık makinesini göremiyorum şuna bak. Acayip bir şekilde kendime sinirimi daha doğrusu tutamadığım çenemin sinirini Pusat'tan çıkarıyordum resmen. Bulaşıkları bitirmem ile kızımın odasına ilerledim. "Anneciğim ben gidiyorum ama tekrar geleceğim tamam mı?" Yanaklarından kocaman öptükten sonra odadan çıktım ve yatak odasında duran ceketimle çantama yöneldim. Kapıyı sessizce kapatarak çıktım evden.
Arabaya bindim ardından yan koltuğa ceketimi ve çantamı bıraktım. M'N ye doğru sürmeye başladım. On beş dakikanın ardından parkın üst tarafında durdum. Belimdeki silahı çıkararak direksiyonun üst tarafına bıraktım ve buraya döndüğümden beri içmeye başladığım paketi çıkararak bir sigara yaktım. Hiç beklemeden müziği açtım. Başladı Koray Avcı. Gün gelir beni unutursun demiştim diye. Kalbimdeki bu derdi uyutursun diye ekledi.
'Ne ben seni unutabildim ne bu derdimi avutabildim ne bu kalbimi uyutabildim. Unutamam canım unutamam seni unutamam gülüm unutamam..'
Ve dedi ki belki gözyaşımı sileceksin diyerek.. gözyaşlarımı sildim o sırada, aktığını fark ederek. Kapıma vuran kardeşimi görmem ile kapının kilidini açtım. Koltuğa oturarak kapıyı kapatan Asren, elinde bir kabın içerisine kesip koyduğu kavunları gösterdi. Ve o şarkı ile Birol Namoğlunun sesi yükseldi.
'Ne olursun güzelim sevsen beni yar deyipte sineme sarsan beni. Bir gün öldüreceksin en sonunda sen beni.. dalgalandım da duruldum koştum ardından yoruldum binlerce güzel sevdim de en son sana vuruldum..'
Bir zamanlar ona ithafen dinlediğim şarkı 'dalgalandım da duruldum' vay be dedim kendi kendime vay bee bu şarkı hala duruyor muymuş.. "Abla bardak " diye sorarcasına bana bakan Asren'e torpidoyu işaret ettim. Torpidoyu açtığında orada gördüğü otuzbeşlik rakı ve iki pet bardağı eline alarak bana döndü. "Doldur be meyhaneci" dedi gülerek "Boş kalmasın kadehim" diye de ekledi. Hafiften kıkırdadım biraz ve döktüğüm bardağı su katmadan bitirdim. Arka fondaki Müslüm babaya uyum sağlarmışcasına, yıllar utansın diyerek bitirdim. Bana baka kalan kardeşime döndüm "Bu ne cesaret yiğidim sen hayırdır." Derken göz kırptım ve elimi koltuğun arkasındaki göze uzatarak bir pet şişe çıkardım. "Al bakalım" dedim. Uf demeye başladığını duymam ile "Sen dua et de rakı içebiliyorsun" diye de ekledim. Gülümsedi. "Abla" dedi. "Neredeydin?" Anlaşılan gittiğimden haberi vardı. "Manisa" deyiverdim dalgınlıkla. "Ne?" Aniden yaşadığı şoku fark etmişti. "Ben neredeydin derken neden hiç aramadın demek istemiştim ne manisası?"
"Kızım o zaman direk neden aramadın desene.. sinirlendiriyorsun beni." Soluklandığını hissettim bir an. Soluklandı ve konuştu. "Abla Manisa ya ne yapmaya gittin. " gülümsedim sanki çok normalmiş gibi anlatmaya başladım. "Aslında önce İzmir'e gittim tedavi olmaya. Bebeğimi henüz bir aylık iken bırakmışım fakat ben bunu hatırlamıyorum tabii. Neyse tedavim doldu ve sınava girdim Manisa da eğitimimi aldım mezun oldum ardından göreve gittim gazi oldum ve emekliyim. " karşımda duran kardeşim bana şok içerisinde bakar iken zar zor kekeleyerek konuştu. "Ne ne e emek lisi?" Sanki cümlesini noktayla tamamlayacak iken ünlem yerine soru işareti koymuş gibiydi. Benim yerimde kim olsa aynı şekil düşünürdü eminim. "Karşında hem yazar hem gazi hem de genç yaşta emekli olmuş bir özel harekât polisi duruyor Asrenciğim. Artık ablan ile gurur duyabilirsin." Şok olan Asren "Ben ablamla zaten gurur duyuyorum ama anlamlandıramadığım neyi neden hatırlamadığın yada neden terk ettiğin değil. Neden polis oldun abla.." Ve duraksadı Asren, bir kez yutkundu. "O çocuğu yani yeğenimi nasıl doğurduğun?" Hafifçe gülümsedim ve bardağımı bardağına tokuşurdum. "Sana M'N bir araya gelirse herşey değişir demiştim Asren. Ve kardeşim herşey değişti ben artık tam anlamı ile bir insan, bir anne oldum." Asren yutkundu tekrar. "Peki ya My Demon's?" Gülümsedim tekrar cümlelerinin ardından "My Demon's artık efsane oldu Asrenciğim." Yıkıldığını hissettim o an. Sanki ailesinden on kişinin bir an da terk edip gittiğini düşündüğünü hisssettim Asren ise sustu kaldı. Sanki artık hiç bir dayanağı yokmuşcasına bardağı kafasına dikti. "Ama üzülme benden kopanlar senden de kopmuş olsalardı sen şu aşağıda gördüğün parkta asla rahat bir şekilde saklanamazdın." Şaşkınlığını gizlemeyerek sordu bu defa "saklanmak?" Kaşımı kaldırdım. "Sırf tüm yüklerinden arınmak sığınmak herşeyden saklanmak için gelmiyor muydun buraya?" Kafasını salladı. "Haklısın" diyebildi sadece. Sanki cümlelerimin ardından rahatlamış gibi bir hali vardı ve kolumu havaya kaldırarak bana doğru sokuldu. "Sen var ya sen resmen içimi okuyorsun." Kıkırdamaya başladık. Gözlerini kapatarak dinlenmeye başladı ve kısa bir süre sonra uyuduğunu fark ettiğimde kısık sesle bir şarkı açtım, çalan şarkının ardından saatlerin saatleri kovaladığı vakit geçti ve sabahın ilk ışıkları yüzüme vurmaya başladı. Kafam leyladan farksız iken bedenim mecnun misali verdi kendini şarkıya. "Iyi olmam için sus ne olur. Ya dön ya getir sonumu. Zaman nasıl çözer hesap ver anlamıyor musun? Her uyku haram. Gecelerim ve ansızın nefretim. Gel bir de burdan hangisi zormuş hangisi korkunç. Umrumda değil ne dediğin hayır. Sustukça da bu sefer yine aynı. Sandığın gibi değil aslında bazen. Bu kadar mı endişen içimde zaten. Iyi olmam için sus ne olur, kırsana zincirleri be ne olur.. zaman nasıl çözer hesap ver anlamıyor musun? Her uyku haram gecelerim ve birde ansızın nefretim gel bir de buradan bak hangisi zormuş hangisi korkunç..." yavaş yavaş gözlerimi biten şarkı ile başlayan şarkı arasında kapattığımı fark ettim.
'Verdiğimiz sözleri hep başa sarmışız.
Bu kayıp düşünceler bizim sanmışız
Birbirimizi sevebilmeyi göze almışız
Gözlerimizdeki sırları yok saymışız
Son bir defa sev beni unutmadan
Bu duygular bizi yavaşça kurutmadan
Bunlar son sözlerimiz son bakışlar haykırışlar.
Ayrılıyor ellerimiz hiç sormadan duygusuzca
Savuruyor bu fırtına bizi ayrı ayrı akşamlarda
Ne oldu bize söyle..
Yine yeni sorularla doluyuz
Bu gece herşeyi cevaplayan bir konuyuz
Ne oldu bize çığlıklarımız sessizleşti
Dönüştüğümüz her ne ise çok hissizleşti.
Son bir defa sev beni unutmadan
Bu duygular bizi yavaşça kurutmadan
Bunlar son sözlerimiz son bakışlar haykırışlar
Ayrılıyor ellerimiz hiç sormadan duygusuzca
Savuruyor bu fırtına bizi ayrı ayrı akşamlara
Ne oldu bize söyle...' ve Nükleer Başlıklı kız son sözleri ile günü noktaladı.
Sabah yanımda uyanan kardeşim uyanır uyanmaz direkt telefonuna baktı. ''Abla annem.. annem otuz dört defa aramış.'' Yuh diye mırıldandım refkels ile. Hızlıca toparlandı ve endişe ile konuştu. ''Abla ben.. ben anneme ne diyeceğim?'' Al işte Müjde yine birinin başı belada ve yine senin yüzünden. Arabayı aniden çalıştırmam ile hızlıca sürmeye başladım. Asren tam emniyet kemerini takıyordu ki ''Eğer ki emniyet kemerine ihtiyaç duyacaksan benim arabama bir daha binme Asren'' diyerek sert çıkıştığımı duyduğu an elini emniyet kemerinden çekti. Beş dakika kadar kısa bir sürenin ardından arabayı kapının önünde durdurdum. ''Geldik aç gözlerini, inebilirsin.'' Neden kapadığını bilmediğim gözlerini ''Oh bee'' diyerek açtı ve arabadan indi. Görüşürüz dedikten sonra kapıyı kapatarak apartmana girdi. Arabayı direkt eve sürsem dahi cesaret edipte içeriye giremedim.
Pusat'ın araması ile hafiften bastıran uykum dağıldı. ''Efendim?'' Pusat'ın sesi solgundu. Belki de yeni uykudan kalkmıştı. ''Günaydın'' dediğini duyunca günaydın diyerek yanıt verdim. ''İstersen artık eve çıkabilirsin aşağı da durman gerekmiyor.'' ve telefonu tamam bile diyemeden kapattı. Hayır yani belki inkar edeceğim. Belki aşağı da değilim diyeceğim. Ceketimi giyindikten sonra çantamı ve silahımı alarak arabadan çıktım. Apartmana girişimin ardından adımlarımı yine tereddütlü atmaya başladım. Benim, ailemin olan bu eve sanki bir yabancı imiş hissi ile girmek beni o kadar çok yoruyor, o kadar çok yıpratıyor ki. Bir o kadar güzel bir o kadar uzak buymuş dedim içimden Mihri Mavi'yi anarak. Demek ki anlatmak istediğin tam olarak bu imiş.
Kapıyı açan Pusat'a baktım, kocama. İçeriye girdiğimde küçük Hifa'nın daha uyanmamış olduğunu gördüm ve sessizce salona geçtim. Elinde iki kupa bardakla beraber Pusat girdi içeriye ve yanıma oturdu. ''Müjde'' dedi. ''Okudum dedin. Okulu bitirdim dedin. İyileştiğini de söyledin. Endişelerini düşüncelerini de anlattın. Ama bunların hiçbiri senin neden geldiğini açıklamıyor?'' yutkundum bir anlığına ve sessiz kaldım. ''Müjde sana bir soru soruyorum. Bana cevap ver. Söyle dürüst ol. Hayatına birini mi aldın? Ya da birisinden mi kaçtın? Kızını mı özledin? Gerçi kızını özlemiş olsan daha öncesinde de gelebilirdin. Ne idi? Engel ne idi Müjde?'' Pusat konuşurken suskunluğumu korumaya devam ettim.
''Müjde söylesene. Sakinliğimi koruyorken anlat bana. Sonra anlatmak istersen benden bu anlayışı bekleyemezsin.'' sessizce kalktım ve mutfaktan bir kül tablası alarak geri döndüm. Paketi çıkarıp bir sigara alarak sehpanın üzerine bıraktım ve sigaramı yaktım. ''Pusat'' dedim sakince. ''Hani Hifa Sultan'ı kaçırmaya çalışanlar vardı ya..'' ee dediğini duymamla tek kaşını kaldırdığını gördüm. ''Pusat onlar benim peşime takılmış olabilirler. Pusat ben sayısını bile bilmediğim birçok düşmanımdan kaçtım. Kaçtım ama hedefim buraya gelmek değildi. Size bela getirmek değildi. Ama düşünüyorum ki belki de gelmeseydim onlar beni burada sanarak kızımı alabilirlerdi. Ve Pusat bu insanlık yoksunları öldürmekten başka bir halt bilmezler. Parçasını dahi bulamayabilirdik Hifa'nın. Bir yandan da annesi varken hayatı tehlikede. Bilmiyorum işte Pusat bilmiyorum.'' dayanamayarak gözyaşlarımı serbest bıraktım. ''Elimde değildi işte. Her polisin hayatında olabilecek şeylerdir belki bunlar ama tüm ölüm emirlerini ben verdim.'' nefes alıp vererek devam ettim. ''Ben gerçekten özür dilerim.'' Pusat bardağını elinden bırakarak sanki yıkıldım ama ayaktayım ben dercesine konuştu. ''Müjde sen ne yaptın?'' Gözlerimi kaçırdım ondan. ''Ne yaptın sen Müjde?'' yineledi sorusunu. ''Ölüm emirlerini verdim ne demek?'' durdu bir anlığına sanki kafasında toparlamaya çalışıyordu dediklerimi ve konuştu. ''Müjde sen iyi misin?'' dayanamadım. ''Ne yapabilirdim Pusat he ne yapabilirdim? Gelin Türkleri tek bir parçaları dahi kalmayana kadar öldürün mü deseydim buna izin mi verseydim. Kaçırıldım Pusat ben kaçırıldım. Kim bilir hangi dağın arasına nerelerden nerelere sürüklendim. Aç bile kaldım ben susuz bile kaldım. Elimdeki ipleri çözünce kurtuldum mu sanıyorsun sen. Kurtulmadım Pusat bey kurtulamadım. Kafamda bir silah etrafımda binlerce silah. Ben hayatta kaldım Pusat. Ve orada bile aldığım eğitimler değil sen kurtardın beni. Senin sayende kurtuldum ben. Nefesimi senin sayende tutabildim boğazımı sıksalarda ölmemek için. Senin sayende oradaki binlerce erkeğin gücüne direnebildim ve sen geçmiş karşıma hayatında biri var mıydı diyorsun? Evet vardı Pusat bir çocukta ondan yaptım sonra deliyim ben diyerek terk ettim onu. Oldu mu? Duymak istediğini duydun mu? Rahatladın mı Pusat Karayel? Hı?'' dayanamadığım ve bağırarak kurduğum cümlelerimin ardından ayaklandım. Gidiyordum. Eğer o telefon gelmeseydi kapıyı çekerek ardıma bile bakmadan gidiyordum. . ''Merhaba Müjde.'' bu kim şimdi. ''Sen kimsin?'' karşı taraftan bir ses yükseldi. ''Benim kim olduğumu değil de belki yanımdakinin kim olduğunu merak edebilirsin.'' sesinin ardından abla diye bir bağırış duydum. ''Asren'' diyebildim sadece. Kardeşim. ''Evet Müjde komutan.. ay pardon komiser miydi yoksa.. yada hain şerefsiz adi mi? Hangisisin Müjde.. kahraman mısın yoksa?'' lanet olsun ki sesinden anlamam yetmişti telefonun diğer ucunda konuşan kişiyi tanımama. ''Ne istiyorsun kardeşimden Sancar?'' cık cık cık diye bir ses duymamla konuştu. ''Tabiki ölmesini istiyorum Müjde. Senin kardeşinin belki sonra annenin hatta kızının kim bilir belki de kocanın.'' ''Neredesin Sancar?'' ''Ah bebeğim bağırma, tabiki bıraktığın yerdeyim.''
Zamanın durduğunu hissettim. Herkesin tehlikede oluşunu seyrettim. Peki ya bu hikayede yanan ben isem kahraman kimdi? Kahraman ben olursam yanan kim olacaktı? Sancar gibi bir teröristin ailesinde eli silah tutan herkesi öldürmüş olmam beni bir kahraman yapmayabilirdi belki ama bir katil yapmaya yeter miydi? Kardeşimi bulan annemi her halukarda bulabilecek iken ben onları kurtarabilecek miydim? Bu defa yalnız kendim yoktum. Bu defa arkamda benimle gelecek bir ekibim yoktu. Bu defa belki de sondu. Belki de son defa gidiyordum kızımı bile kaçırmaya kalkışan bir itin yanına. Belki son defa görecektim kızımın yüzünü. Zor kavuştuğum kızımın odasına doğru gittim. Her yerinden öptüm onu ve kocama döndüm. Dudaklarını özlemle dudaklarıma bastırdım. Kilitledim adeta öperken kendimi. Bu son el dedim kendi kendime içimden. Bu son el. Aşkta cesur olan kazanır Müjde ve sen bu defa yenilmeden öl başka canlar pahasına öldürerek öl. Öldürürken yaşatarak öl!