2.Bölüm: Oyuncak Bobi
“Baran’ın dedikleri aklımı çok kurcaladı açıkçası Beste. Bir şeyler düşünüyor benim hakkımda. Ama ne bilmiyorum.” dedim telefonumu cebime koyarken. “Bunların hepsi ilk karşılaşmanızda mı oldu yani?” diye sordu Beste tereddütle. “Evet.”
“İşte bu kafamı kurcalıyor. Bir kere sınava girmemiş, senin orada olduğunu da görmüş diyelim. Kadınlar tuvaletine girip sana ahkam kesecek bir nedeni olmalı. Kimse ilk kez gördüğü birine bu tarz ithamlarda bulunmaz.” dedi düşünceyle. “Bir şekilde öğrenmiş olmalı seni.”
“Belki Ceylin anlatmıştır…” dedim düşünceli bir sesle. “Ki Ceylin’in benden onlara bahsettiğini kendisi de söylemişti zaten.” diye de ekledim.
“Ceylin’in söylediğini düşünsek, anlattıklarına göre ona da bir açık vermemişsin ki. Bir şeyler eksik ama ne inan bilmiyorum Ada.” dediğinde iç çekerek karşılık verdim ona.
“Ayrıca, bilmiyorum... Biraz garip bir tanışma ve ilk izlenim oldu gibi. Her şey çok hızlı gelişti ve ben daha şimdiden kontrolü kaybetmek üzereyim. Bu kadar karıştırmamalıydı kafamı. Her şey çok basitti oysaki.” dedim telefonun diğer ucunda beni dinleyen kıza. Tam bir saat otuz sekiz dakikadır yaşadığım iki günün en ufak detayına kadar anlatıyordum ona.
Hayattaki her olay bir hikâyenin parçasıdır. Bazen mutlulukla başlar hikâyelerin başlangıcı, bazen bir rastlantı eseri yollarınız kesişir hikâyedeki dostlarınızla. Bazen ise planlı bir şekilde başlar, tuhaf bir şekilde gelişir. Her biri ne kadar farklı olursa olsun hepsinin tek orta noktası, sonlarıdır. Sonlar başlardan bağımsız fakat bir o kadar da bağımlıdır. Başlangıç vagonuyla aynı lokomotife bağlıdır sonlar vagonu ancak içindeki yolcular veyahut yükler bambaşkadır.
Açıkçası ben de öyle olsun istiyordum. Bir amaç uğruna oynadığım bu oyunda gerçek oyun arkadaşları edinerek sahneden ayrılmayı, can yakmak yerine can kazanmayı istiyordum. Fakat öyle inanmıştım ki bunun çok zor olabileceğine; böyle kolay kabul görmeyi, bu kadar hızlı sevilmeyi beklemiyordum. Afallamıştım. Evet, benim durumumum kelime anlamı tam olarak buydu.
“Olsun, kuzum. Böylesi daha doğal olmuş. Hem sıkma canını bunun için. Çok büyütüyorsun gözünde. Hem bak; kaç gündür dünü kuruyordun kafanda, ne nasıl olsun diye planlar yapıp duruyordun. Hiçbir şey plana göre gitmedi, akışına göre gitti. O yüzden rahatla biraz." dedi, Beste. Derin bir nefes aldı ve devam etti. “Ayrıca, ben ocağın başında İstanbul'a geliyorum.” dediğinde asık suratım anında otuz iki diş sırıtmaya terfi etti.
“Gerçekten mi?” diye sordum heyecanla. İtalya'da yaşıyordu Beste. Okulu, ailesi, hayatı oradaydı. Ben ise burada, İstanbul’un yorucu kalabalığında bir başıma mahsur kalmıştım. Ah, tabi birde babam ve Çınar'da vardı.
Beste, Çınar ve ben...
Bizim kaderimiz doğmadan önce birleşmiş, bu ana kadar da soyut olarak ayrılmamıştık. Evet, aramıza bazen insanlar, bazen yollar, bazen kilometreler ve hatta ülkeler girmişti ama biz üçümüzün kalpleri birdi. En küçüğüydüm ben onların. Çınar yirmi bir yaşındaydı, Beste de birkaç ay sonra on dokuza girecekti. Bense on yedimin yarısındaydım henüz.
“Gerçekten.”
“Çok varmış ama olsun. Hem ayın kaçında geliyorsun? Bizde kalıyorsun değil mi? Çınar'a da geçebiliriz istersen. Ben de gelirim. Güzel olur.” Cümlelerimi bir nefeste sıralanmıştım heyecanla. Çınar da İstanbul’daydı. Ancak o ailesi ile yaşamıyordu. Ailesi, Çınar üniversiteyi kazandığında hep hayalleri olan küçük bir sahil kasabasına yerleşme planıyla Muğla’ya taşınmışlardı. Çınar ise burada halinden gayet memnun bir şekilde takılıyordu kafasına göre.
Beste’nin gülme sesi ilişti kulağıma. “Tarihi tam belli değil kuzum, okula göre ayarlayacağım ama ortalarında olur diye düşünüyorum. Bir de Çınar'a sözüm var, onlardayım. Sen de gelirsin istersen.”
“Sorman hata, tabii ki geliyorum. O Çınar efendiye de söyle arada aramalarıma geri dönsün.” Onu her aradığımda fazla boş konuştuğum için bu son zamanlar çağrılarım sık sık cevapsız kalıyordu. Tamam, kabul. Sevdiğim insanlarlayken çenem fazla açılıyordu ama olacaktı o kadar. “Neden acaba, Ada?” dedi imayla. Sanki o görecekmiş gibi göz devirdim ve “Ne bileyim ben? Açmıyor işte telefonunu.” dedim.
“Açmıyor değildir ya bozulmuştur o, bozulmuştur. Yoksa senin gibi önemli bir şahsiyetin çok önemli sözlerini dinlemek için insanlar dakikaları sayıyor.” İkimizde koca bir kahkaha atarken telefonunda uzaklardan gelen bir kadın sesiyle Beste konuşmaya başladı. “Ada, benim kapatmam gerek. Daha sonra konuşuruz.” dediğinde yine görmeyeceğini bile bile başımla onayladım onu. “Tamam, görüşürüz o zaman.”
“Görüşürüz, küçük civciv.” Bana küçük civciv demesiyle yüzümde bir tebessüm oluştu. Bana çocukken de öyle diyordu Beste. Saçlarım sarıya çaldığı için ve onun görüşüyle kendisinin koyu kahve saçlarından çirkin olduğu için kıskanır ve öyle derdi bana. Oysaki o zamanlar bu haliyle adeta bir peri kızına benzediğinin farkında değildi. Sonra büyüdü ve kendi zihninde kurduğu güzellik algılarından kurtuldu ve yansımasıyla barışık yaşamaya başladı. Aynalar, zihnindeki yakıcı sorular değişti ama o alışagelmiş lakaplar bize armağan kaldı.
Cebimden çıkardım telefonumu ve bir şarkı açtım. Dün son iki dersi de uyuklaya uyuklaya geçirmiş, eve ulaşmayı başarmıştım. Yemekten sonra biraz ders çalışıp ardından da dizi izlemiştim.
Sabahsa uyandığım gibi okul için hazırlanmıştım. Babam yine erkenden çıkmıştı bu yüzden yalnız başıma yapmıştım kahvaltımı. Öğrendiğim kadarıyla yabancı bir mücevher firmasıyla yeni bir anlaşma yapmıştı ve o yüzdendi bu yoğunluğu. Olsun, işime gelirdi.
Babam, annem gittikten sonra benim üzerime çok yüklenmiş; özellikle dersler konusunda yapabileceğimin en iyisini benden beklemişti. Tabi bu da benim sevdiğim bir konu değildi. O yüzden koca evde yalnızlık birazcık koysa da şikâyet etmeye niyetim yoktu. Yokluğunda üzerimdeki baskı hafifliyordu.
Bir yandan aldığım poğaçayı yerken okula doğru yürümeye devam ediyordum. Diğer elimi telefonumla birlikte cebime sokmuştum. Hava pek sıcak değildi ama soğuk da değildi. Ama dışarıda kaldığında üşüyordu elim. Başımı hafifçe gökyüzüne doğru kaldırdım. Hava henüz yeni aydınlanıyordu. Gökyüzünde bulut yoktu ama güneşin gücü bizi yakmaya yetmiyordu. Severdim böyle havaları. Her şey dengeliydi ve bu da mutlu ediciydi.
Sabah kahvaltı hazırlamakla uğraşmak istememiş ve poğaça almak için pastaneye gitmiştim. Okulun tam tersi tarafındaydı pastane. Dolayısıyla da yol uzamıştı. Fakat normalde okul, evime yürüyerek yaklaşık on dakikalık bir uzaklıktaydı. Ancak eğer şiddetle karşı çıkmasaydım babamın şirketteki adamlarından biri de beni okula bırakırdı. Babam bunu bana defalarca kez teklif etmişti ancak hem yürüyerek on dakikada gidebileceğim yolu trafikle uzatmak istememiştim hem de yürüyüş yapmayı seviyordum. Sabahları bu serin havada yaptığım bu yürüyüş zihnimi açmama olanak sağlıyordu. Ayrıca yürüyüş yaparken düşünmeyi çok seviyordum. Her türlü şeyi yolda düşünürdüm. Önce kırmızı kablolu kulaklıklarımı kulağıma takardım, sonra zihnimin derinliklerinde kaybolurdum.
Bazen o gün yaptıklarımı düşünürdüm, bazen hayallerimi. Bazen geçmişimi, bazen ise ağabeyimi… Bazen de bugün olduğu gibi Beste’yi arar, onunla konuşarak yürürdüm tüm yolu. Beste aramızdaki saat farkına rağmen benden de erken uyanıyordu. Onu aradığımda ise okula hazırlanıyor oluyordu.
Bunları düşünürken okulun önüne geldiğimi fark edince montumun cebinden çıkardığım öğrenci kartımı kapıdaki turnikelerden birine okutup okulun bahçesine girdim.
🎭
İki elimi yanaklarıma dayamış ve tüm dikkatimi tahtadaki öğretmene vermiş şekilde dersi dinliyordum. Ders tarihti. Ve yirmi dakika sonra okul bitecekti. Öğretmenin dediklerini not almak üzere önüme dönmüştüm ki birden masama küçük, buruşturulmuş bir kâğıt parçası düştü. Kaşlarım hafifçe çatılırken kâğıdı alıp katlarını açmaya başladım. O sırada Ceylin’in arkaya doğru attığı kaçamak bakışları görünce bu kâğıdın ondan geldiğini olduğunu anlamıştım.
Kâğıdı açınca güzel bir el yazısıyla yazılan yazıyı okumaya başladım. “Ada, okul çıkışı bir şeyler yapalım diyoruz. İki sokak ötede geleneksel öğrenci kafemiz var. Ne dersin, bizim tayfa gidelim mi? (Bizim tayfa: Baran, Bartu, sen ve ben.)”
Yazının sonuna gelince dudaklarım hafifçe kıvrıldı. Öne doğru eğilip “Olur.” diye fısıldadım kulağına doğru. Başını sallayarak duyduğunu belirtince tüm dikkatimi tekrardan derse yönlendirdim.
Yirmi dakika sonunda üçümüz birden çantalarımızı toplamış, okulun bahçesinde Baran’ı bekliyorduk. Bu fırsatta babama kafeye gideceğimizi haber veren bir mesaj atmıştım. İki dakikayı geçmeden yanımıza geldiğinde birlikte kısa bir yürüyüş yapıp kafeye girdik. Tek katlı, küçük bir kafeydi. Sıcak bir atmosferi vardı. Kafenin içinde küçük bir şömine vardı ve ateşin çıtırtısı bize huzur veriyordu. Şömineye yakın bir masaya oturduk sırayla.
Henüz yeni yerleşmiştik ki genç bir garson masamıza gelip siparişimizi almaya başladı. Bartu buzlu karamelli mocha, Ceylin ise latte sipariş vermişti. Baran ise onlarca kahve seçeneği arasından sade bir Türk kahvesi istemişti. Fazla geleneksel gelmişti tercihi bana ama yüzümde bir gülümseme oluştu. Ben de sıcak çikolata almıştım. Bir tabak sıcak damla çikolatalı kurabiye eşliğinde geldi siparişimiz. “Şu kurabiyelere bayılıyorum!” dedi Ceylin elindeki kurabiyenin kokusunu içine çekerek. Kurabiyelerden birini yerken diğerleri de kahvelerini içmeye başladı.
Garip bir sessizlik oluşmuştu masada. Arada üçünün de kaçamak bakışlarını üzerimde hissediyordum. Beni daha çok tanımak istiyorlardı, bu bakışlar bu yönde gelişecek bir konuşma istediklerini anlatıyor olmalıydı. “Sen ne okumak istiyorsun Ada?” dedi Ceylin, bana yönelik bir soruyu dile getirerek. “Moda tasarım.” diyerek yanıtladım onu ve ağzımdaki kurabiyenin son parçasını da yutup “Siz?” diyerek ekledim. “Okul öncesi öğretmeni olacağım.” dedi Ceylin büyük bir gurur ve kararlılıkla. Yüz ifadesi küçük çocuklara bayıldığını ve hedefini ne denli istediğini gösteriyordu. Ona hafifçe gülümseyip Bartu’ya döndüm.
“Emin değilim ben henüz. Pazarlama okurum herhalde.” dedikten sonra ekledi. “Aile şirketinin başına geçerek devam edeceğiz. Dijital pazarlama, sosyal medya yönetimi ve reklamcılık üzerine bir şirket. Abim de işletme okuyacak zaten.” diyerek Baran’ın planlarını da belirtmişti ve ailesinin işi hakkında da bana bilgi vermişti. “O tam olarak ne oluyor?” diye sordum şirketleri hakkındaki sorularımı dile getirdim. Bartu hafifçe Baran’a dönüp ona baktığında sorumun cevabını ona bıraktığını anlamıştım. “Şöyle ki anlaştığımız çeşitli şirketler ve markalar için sosyal medya ve dijital yollar ağırlıklı reklam stratejisi geliştiriyor, sosyal medya hesaplarını düzenliyoruz. İlaveten şirketlerin tanıtımı ve kar arttırma konusunda strateji belirleyip yeni şirketlere de yol haritası oluşturuyoruz.” dedi tane tane.
Bu detaylı cevabı şirketlerine fazlasıyla hâkim olduğunu gösteriyordu bana. “Babanın mücevher tasarımcısı olduğunu duymuştum. Moda tasarımını aile şirketi gibi bir şey için mi istiyorsun yoksa kendi isteğin mi?” diye sordu Baran merakla. “Kendi isteğim. Çocukluğumdan beri resim yapmaya bayılıyorum.” diyerek yanıtladım sorusunu. “Bir ara çizimlerini göstersene bize Ada.” dedi Ceylin.
“Olur tabii. Yanımda defterim yok şu an ama yarın getiririm.” diyerek yanıtladım onu. Bana gülümseyerek karşılık verdikten sonra kahvesinden bir lokma aldı ve onu yuttuktan sonra da “Nasıl keşfettin resme yeteneğinin olduğunu?” diye sordu Ceylin merakla. Onun bu merakı veya sorusu Bartu’nun büyük bir kahkaha atmasına neden olurken Baran hafifçe sırıttı. “Ceylin yeteneksiz olduğunu bir türlü kabullenemiyor. Aksine henüz keşfedemediği konusunda diretiyor. Şu g üne kadar denemediği tek aktivite kalmadığın farkına ne zaman varacak çok merak ediyoruz.” dedi Bartu ve gülmeye devam etti. Yüzümde hafif bir tebessüm oluşurken Ceylin masadaki peçetelerden birini buruşturup Bartu’ya attı.
“Neyse Ada, takma sen onları.” dediğinde kahkaha atıp “Annem de çok güzel resim yapardı benim. Onunla yapa yapa teknikleri öğrenmeye başladım. Sonra da çok eğlendiğimi fark ettim. Hiç bırakmadım.” Cümlem bittiğinde o unutulmaya yüz tutmuş hislerin tekrardan hatırıma düşmesiyle sertçe yutkundum. Ancak ruh halimin bozulmasını anlamalarına izin vermeden yüzüme yalancı bir tebessüm kondurdum.
Artık annemle bir daha asla resim yapamayacak olmak canımı yakıyordu.
🎭
Evin kapısından içeri girdiğimde beni karşılayan bir bavul gördüm. Tanıdığımız öyle çok yakın bir akrabamız yoktu. Babam markasının dünya çapında ve oldukça önde gelen bir marka olduğundan dolayı hasımları olabileceğini söyler, güvenlik açısından uygun olmayacağını dile getirip yatılı misafirleri evde ağırlamıyor, onun yerine bir otelde karşılıyordu. Ya Beste erkenden gelmiş, bana sürpriz yapmıştı ya da babam bir yere gidecekti. Salona doğru yol alırken “Baba?” diye seslendim.
Kapıdan girdiğimde ise arka bahçeye bakan camın karşısındaki koltuğa sırtı kapıya dönük bir şekilde oturmuş olan bir erkek bedenini yani babamı gördüm. Benim sesim ile omzunun üstünden bana çevirdi kafasını. “Gel kızım, ben de seni bekliyordum.” dedi babam. Ben ise kurduğumuz göz temasını bozmadan yanına gittim ve koltuğa oturdum. “Bir yere mi gidiyorsun?” diye sordum yüzümü camdan tarafa çevirirken.
“İtalya’ya gitmem gerek. Önemli bir toplantım var,” dedi yorgun sesiyle. “Eğer iyi geçerse birkaç görüşme ve toplantı daha olacak gibi. Pazartesiye kadar gelirim diye düşünüyorum, ancak uzayabilir de,” diye ekledi. Ancak duraksamasından anlaşılacağı üzere bunu demeye son anda karar vermiş gibiydi.
Bir eliyle alnını ovalarken başımı anlayışla salladım. “Kolay gelsin,” dedim ve gülümseyerek ona döndüm. “Hafta sonu Çınar’a gidebilir miyim? Hem en azından hafta sonu evde yalnız kalmış olmam.” dedim tatlı tutmaya çalıştığım bir sesle.
Ben ondan gelecek cevabı dört gözle beklerken o ise sadece bana yandan bir bakış attı. Kocaman bir gülümseme belirdi yüzümde. Bu, evet demekti bizim dilimizde. “Evden çıkarken mutlaka Tolga yanında olsun.” Tolga Abi, babamın sağ koluydu. Benimle ve evle alakalı işleri o yapardı. Beni okula o götürürdü arabayla gideceğim zaman. Evin kapısındaki güvenlik kulübesinde kalırdı tüm gün. Yeri geldiğinde bir korumaymış gibi dibimden ayrılmazdı, yeri geldiğinde ise özel şoförümmüş gibi gittiğim yerlerin kapısına kadar götürürdü beni. “Zorunlu olmadıkça da çıkmamaya çalış. Sorumluluklarını da aksatma yokluğumu fırsat bilip.” dedi kuru bir sesle. “Tamam,” dedim sadece.
Dedikleri bitmiş olacak ki saatine bakarak ayağa kalktı. “Dikkatli ol, kızım.” dedikten sonra salondan ayrıldı. Bende onun peşinden giderken üzerindeki takım elbisesinin ceketini düzeltmesini izledim. Ardından hiçbir şey demeden bavulunu da alıp evden çıktı. Kapıyı kapattığı an derin bir nefes aldım.
Sonrasında hemen karşımda duran merdivenlerden üst kata, odama çıkıp kendimi yatağa bıraktım. Son iki dersimiz bedendi ve biz iki ders boyunca çekişmeli bir voleybol maçı yapmıştık ve ben yorgunluktan ölüyordum.
Ancak bu fırsat benim için kaçmazdı ve uykuyu erteleyebilirdim. Ayrıca derslerde oluşan açıklarımın büyük bir kısmını bitirmiştim. Okuldaki sınavlar ise iki hafta sonra başlayacaktı. O yüzden şu anda çalışmam gereken öyle çok ders yoktu. Beni rahatsız edecek, dikkatimi dağıtacak kimse de yoktu. Bu yüzden güzel bir beyin fırtınası yapabilir, aklımda oluşan soru işaretlerini kapatmak üzere çalışabilirdim. Dolabımın içindeki küçük kasanın şifresini girdim ve açılan kasanın içine göz attım. Aradığım büyük defteri alıp kasayı tekrardan kilitledim. Birkaç tane kalem ve bilgisayarımı da aldığım gibi doğruca aşağı, bahçeye indim. Kış güneşinin vurduğu bahçede hem soğuktan hem güneşten korunmak için köşedeki kamelya geçtim.
Eşyalarımı ortadaki masaya bırakıp etrafı cam ile çevrili kamelyanın kapısını kapattım. İçerideki minik ısıtıcıyı çalıştırdım ve rahat koltuklardan birine yerleştim.
Defterimi alıp boş bir sayfa açtım. Ne zaman kafam karışsa o konuya dair her şeyi yazar, göremediklerimi ve ihmal ettiğim gerçekleri görerek yüzleşir, aklımdaki kalabalıktan kurtulurdum. Ve bu defteri de o yüzden ayırmıştım kendime. İçinde türlü türlü konular ve iç dünyamı yansıtan gerçekler olduğu için kasamda saklıyordum bu defteri.
Elime aldığım mavi keçeli kalemi sağa sola saklarken bu işin başladığı ilk günü, Ceylin ile tiyatroda tanıştığımız günün detaylarını hatırlamaya çalıştım. Aklımda o güne dair bir şeyler canlanmaya başladığında elimdeki mavi kalem ile deftere kocaman harflerle ‘Ceylin Aksoy’ yazdım.
Sonrasında normal bir kalem alıp maddeler halinde bildiğim her şeyi yazmaya başladım.
1- Şu anda 17 yaşında.
2- Fazla cana yakın ve enerjik bir kişiliği var. Şimdiye kadar çok iyi anlaştık.
3- Tiyatroya gitmeyi çok seviyor.
4- Bartu Ilgaz ile yan yana oturuyor ve çok yakınlar.
Baran Ilgaz ile o kadar da yakın olmadıklarını fark ettim o an. Ceylin ile Bartu'nun ilişkisi, Beste ile benim ilişkimize benziyordu. Ancak Baran ile ilişkisi daha uzaktı. Baran da bu durumda Çınar'a benziyordu. Daha büyük, daha olgundu. Baran Ilgaz da aynı Çınar gibi bir kara kutuydu. Ve bu kara kutunun içini görme fikri beni fazlasıyla cezbettiği için Bartu Ilgaz’ı es geçip arka sayfaya ‘Baran Ilgaz’ diye bir başlık attım.
Kalemi kâğıda yaklaştırdım ve yazmak üzere bekledim ancak yazacak bir şeyler bulamayınca sıkıntıyla geri çektim. Çok şey düşünüyordum Baran Ilgaz hakkında ama hiçbir şey bir cümle olacak kadar bile net değildi. İlk karşılaşmamızı düşündüm. Işıkların gitmesi ve karanlığın içinden ortaya çıkışı özenle planlanmış gibiydi.
Peki, niye bu kadar uğraşmıştı ki böyle basit bir konu hakkında?
Ya ben olsaydım onunla tanışmak için böyle bir organizasyon yapan, o zaman basit mi olacaktı yoksa ustaca düşünülmüş bir plan mı?
Evet, benim planımın bir parçası olacaktı.
Benim bir planım vardı. Plan dahilinde bir oyun kurmuştum ve başrol oyuncusu bendim. Oyunumun oynanabilmesi için yardımcı oyunculara ihtiyacım vardı. Bunun için Ceylin’i kullanmış, Baran ve Bartu Ilgaz’a yakınlaşmıştım. Onlar benim oyunumda yardımcı oyuncu oluyordu ve ben başroldüm. Öyleydim değil mi?
Ama ya ben de bir başrol değil de yardımcı oyuncu isem? Hem de kendi oyunumda değil de başka birinin oyununda, bilinmeyen bir dünyada bilinmeyen bir çaba için kullanılan bir yardımcı oyuncu isem?
İşte bunu düşündüğün an içime büyük bir korku yayıldı. Ava giderken avlanma düşüncesi, tüm bedenimi yakarcasına ele geçirirken parçalar bir yapboz gibi birleşti zihnimde. Önce kendinden son derece emin bir şekilde bir amacım olduğu konusunda suçlamıştı beni. Ki bunu yaparken yanılma payı olmasından tek bir zerre korkmamış, kendinden emin bir şekilde yapmıştı bütün ithamlarını. Benim kafam karıştığı an konuyu kapatmış ve kolyemi vermişti bana. Sonra ise şaşkınlığımdan yararlanarak ortadan kaybolmuştu.
Kolyem! O gece gördüğüm rüya geldi aklıma. Ne zaman annemle alakalı bir rüya görsem rüyamın konusuyla alakalı bir olay gelirdi başıma. Sanki olacakları biliyormuş gibi bana bir işaret verir, beni uyarırdı. Genellikle rüya anında neler hissettiysem onun tersi olan hisleri yaşardım yakın gelecekte.
Kimsesiz, çaresiz kaldığımı hissetmiştim rüyamda. O kolye benim her şeyimdi. O kolyeyi bulan kişi benim her şeyim, tüm çarelerim mi olacak diyordu annem bana? Kolyem o sabah da ben fark etmeden kaybolmuştu ve onu bulan kişi mi eksik yanımı dolduracaktı? Bunu mu anlatıyordu annem? Peki o kişinin Baran Ilgaz olduğundan haberi var mıydı? Sahi, kimdi Baran Ilgaz?
Karmaşık düşüncelere, derinleri görme çabasına öyle odaklanmıştım ki en basit şeyleri gözden kaçırdığımı fark ettim. Bilgisayarımı açtım. Tarayıcıya girdim ve arama motoruna ‘Baran Ilgaz kimdir?’ yazdım.
Basit sonuçlar için basit düşünmek gerekirdi.
Arama tuşuna basıp sayfanın yüklenmesini bekledim. En sonunda yüklenen sayfa ile çıkan magazin sitelerinden birine tıkladım. Açılan sayfa ile beni bir fotoğrafı karşıladı. Bir etkinlikte çekildiğini düşündüğüm bir fotoğraftı bu. Üzerinde siyah takım e
2.Bölüm: Oyuncak Bobi
“Baran’ın dedikleri aklımı çok kurcaladı açıkçası Beste. Bir şeyler düşünüyor benim hakkımda. Ama ne bilmiyorum.” dedim telefonumu cebime koyarken. “Bunların hepsi ilk karşılaşmanızda mı oldu yani?” diye sordu Beste tereddütle. “Evet.”
“İşte bu kafamı kurcalıyor. Bir kere sınava girmemiş, senin orada olduğunu da görmüş diyelim. Kadınlar tuvaletine girip sana ahkam kesecek bir nedeni olmalı. Kimse ilk kez gördüğü birine bu tarz ithamlarda bulunmaz.” dedi düşünceyle. “Bir şekilde öğrenmiş olmalı seni.”
“Belki Ceylin anlatmıştır…” dedim düşünceli bir sesle. “Ki Ceylin’in benden onlara bahsettiğini kendisi de söylemişti zaten.” diye de ekledim.
“Ceylin’in söylediğini düşünsek, anlattıklarına göre ona da bir açık vermemişsin ki. Bir şeyler eksik ama ne inan bilmiyorum Ada.” dediğinde iç çekerek karşılık verdim ona.
“Ayrıca, bilmiyorum... Biraz garip bir tanışma ve ilk izlenim oldu gibi. Her şey çok hızlı gelişti ve ben daha şimdiden kontrolü kaybetmek üzereyim. Bu kadar karıştırmamalıydı kafamı. Her şey çok basitti oysaki.” dedim telefonun diğer ucunda beni dinleyen kıza. Tam bir saat otuz sekiz dakikadır yaşadığım iki günün en ufak detayına kadar anlatıyordum ona.
Hayattaki her olay bir hikâyenin parçasıdır. Bazen mutlulukla başlar hikâyelerin başlangıcı, bazen bir rastlantı eseri yollarınız kesişir hikâyedeki dostlarınızla. Bazen ise planlı bir şekilde başlar, tuhaf bir şekilde gelişir. Her biri ne kadar farklı olursa olsun hepsinin tek orta noktası, sonlarıdır. Sonlar başlardan bağımsız fakat bir o kadar da bağımlıdır. Başlangıç vagonuyla aynı lokomotife bağlıdır sonlar vagonu ancak içindeki yolcular veyahut yükler bambaşkadır.
Açıkçası ben de öyle olsun istiyordum. Bir amaç uğruna oynadığım bu oyunda gerçek oyun arkadaşları edinerek sahneden ayrılmayı, can yakmak yerine can kazanmayı istiyordum. Fakat öyle inanmıştım ki bunun çok zor olabileceğine; böyle kolay kabul görmeyi, bu kadar hızlı sevilmeyi beklemiyordum. Afallamıştım. Evet, benim durumumum kelime anlamı tam olarak buydu.
“Olsun, kuzum. Böylesi daha doğal olmuş. Hem sıkma canını bunun için. Çok büyütüyorsun gözünde. Hem bak; kaç gündür dünü kuruyordun kafanda, ne nasıl olsun diye planlar yapıp duruyordun. Hiçbir şey plana göre gitmedi, akışına göre gitti. O yüzden rahatla biraz." dedi, Beste. Derin bir nefes aldı ve devam etti. “Ayrıca, ben ocağın başında İstanbul'a geliyorum.” dediğinde asık suratım anında otuz iki diş sırıtmaya terfi etti.
“Gerçekten mi?” diye sordum heyecanla. İtalya'da yaşıyordu Beste. Okulu, ailesi, hayatı oradaydı. Ben ise burada, İstanbul’un yorucu kalabalığında bir başıma mahsur kalmıştım. Ah, tabi birde babam ve Çınar'da vardı.
Beste, Çınar ve ben...
Bizim kaderimiz doğmadan önce birleşmiş, bu ana kadar da soyut olarak ayrılmamıştık. Evet, aramıza bazen insanlar, bazen yollar, bazen kilometreler ve hatta ülkeler girmişti ama biz üçümüzün kalpleri birdi. En küçüğüydüm ben onların. Çınar yirmi bir yaşındaydı, Beste de birkaç ay sonra on dokuza girecekti. Bense on yedimin yarısındaydım henüz.
“Gerçekten.”
“Çok varmış ama olsun. Hem ayın kaçında geliyorsun? Bizde kalıyorsun değil mi? Çınar'a da geçebiliriz istersen. Ben de gelirim. Güzel olur.” Cümlelerimi bir nefeste sıralanmıştım heyecanla. Çınar da İstanbul’daydı. Ancak o ailesi ile yaşamıyordu. Ailesi, Çınar üniversiteyi kazandığında hep hayalleri olan küçük bir sahil kasabasına yerleşme planıyla Muğla’ya taşınmışlardı. Çınar ise burada halinden gayet memnun bir şekilde takılıyordu kafasına göre.
Beste’nin gülme sesi ilişti kulağıma. “Tarihi tam belli değil kuzum, okula göre ayarlayacağım ama ortalarında olur diye düşünüyorum. Bir de Çınar'a sözüm var, onlardayım. Sen de gelirsin istersen.”
“Sorman hata, tabii ki geliyorum. O Çınar efendiye de söyle arada aramalarıma geri dönsün.” Onu her aradığımda fazla boş konuştuğum için bu son zamanlar çağrılarım sık sık cevapsız kalıyordu. Tamam, kabul. Sevdiğim insanlarlayken çenem fazla açılıyordu ama olacaktı o kadar. “Neden acaba, Ada?” dedi imayla. Sanki o görecekmiş gibi göz devirdim ve “Ne bileyim ben? Açmıyor işte telefonunu.” dedim.
“Açmıyor değildir ya bozulmuştur o, bozulmuştur. Yoksa senin gibi önemli bir şahsiyetin çok önemli sözlerini dinlemek için insanlar dakikaları sayıyor.” İkimizde koca bir kahkaha atarken telefonunda uzaklardan gelen bir kadın sesiyle Beste konuşmaya başladı. “Ada, benim kapatmam gerek. Daha sonra konuşuruz.” dediğinde yine görmeyeceğini bile bile başımla onayladım onu. “Tamam, görüşürüz o zaman.”
“Görüşürüz, küçük civciv.” Bana küçük civciv demesiyle yüzümde bir tebessüm oluştu. Bana çocukken de öyle diyordu Beste. Saçlarım sarıya çaldığı için ve onun görüşüyle kendisinin koyu kahve saçlarından çirkin olduğu için kıskanır ve öyle derdi bana. Oysaki o zamanlar bu haliyle adeta bir peri kızına benzediğinin farkında değildi. Sonra büyüdü ve kendi zihninde kurduğu güzellik algılarından kurtuldu ve yansımasıyla barışık yaşamaya başladı. Aynalar, zihnindeki yakıcı sorular değişti ama o alışagelmiş lakaplar bize armağan kaldı.
Cebimden çıkardım telefonumu ve bir şarkı açtım. Dün son iki dersi de uyuklaya uyuklaya geçirmiş, eve ulaşmayı başarmıştım. Yemekten sonra biraz ders çalışıp ardından da dizi izlemiştim.
Sabahsa uyandığım gibi okul için hazırlanmıştım. Babam yine erkenden çıkmıştı bu yüzden yalnız başıma yapmıştım kahvaltımı. Öğrendiğim kadarıyla yabancı bir mücevher firmasıyla yeni bir anlaşma yapmıştı ve o yüzdendi bu yoğunluğu. Olsun, işime gelirdi.
Babam, annem gittikten sonra benim üzerime çok yüklenmiş; özellikle dersler konusunda yapabileceğimin en iyisini benden beklemişti. Tabi bu da benim sevdiğim bir konu değildi. O yüzden koca evde yalnızlık birazcık koysa da şikâyet etmeye niyetim yoktu. Yokluğunda üzerimdeki baskı hafifliyordu.
Bir yandan aldığım poğaçayı yerken okula doğru yürümeye devam ediyordum. Diğer elimi telefonumla birlikte cebime sokmuştum. Hava pek sıcak değildi ama soğuk da değildi. Ama dışarıda kaldığında üşüyordu elim. Başımı hafifçe gökyüzüne doğru kaldırdım. Hava henüz yeni aydınlanıyordu. Gökyüzünde bulut yoktu ama güneşin gücü bizi yakmaya yetmiyordu. Severdim böyle havaları. Her şey dengeliydi ve bu da mutlu ediciydi.
Sabah kahvaltı hazırlamakla uğraşmak istememiş ve poğaça almak için pastaneye gitmiştim. Okulun tam tersi tarafındaydı pastane. Dolayısıyla da yol uzamıştı. Fakat normalde okul, evime yürüyerek yaklaşık on dakikalık bir uzaklıktaydı. Ancak eğer şiddetle karşı çıkmasaydım babamın şirketteki adamlarından biri de beni okula bırakırdı. Babam bunu bana defalarca kez teklif etmişti ancak hem yürüyerek on dakikada gidebileceğim yolu trafikle uzatmak istememiştim hem de yürüyüş yapmayı seviyordum. Sabahları bu serin havada yaptığım bu yürüyüş zihnimi açmama olanak sağlıyordu. Ayrıca yürüyüş yaparken düşünmeyi çok seviyordum. Her türlü şeyi yolda düşünürdüm. Önce kırmızı kablolu kulaklıklarımı kulağıma takardım, sonra zihnimin derinliklerinde kaybolurdum.
Bazen o gün yaptıklarımı düşünürdüm, bazen hayallerimi. Bazen geçmişimi, bazen ise ağabeyimi… Bazen de bugün olduğu gibi Beste’yi arar, onunla konuşarak yürürdüm tüm yolu. Beste aramızdaki saat farkına rağmen benden de erken uyanıyordu. Onu aradığımda ise okula hazırlanıyor oluyordu.
Bunları düşünürken okulun önüne geldiğimi fark edince montumun cebinden çıkardığım öğrenci kartımı kapıdaki turnikelerden birine okutup okulun bahçesine girdim.
🎭
İki elimi yanaklarıma dayamış ve tüm dikkatimi tahtadaki öğretmene vermiş şekilde dersi dinliyordum. Ders tarihti. Ve yirmi dakika sonra okul bitecekti. Öğretmenin dediklerini not almak üzere önüme dönmüştüm ki birden masama küçük, buruşturulmuş bir kâğıt parçası düştü. Kaşlarım hafifçe çatılırken kâğıdı alıp katlarını açmaya başladım. O sırada Ceylin’in arkaya doğru attığı kaçamak bakışları görünce bu kâğıdın ondan geldiğini olduğunu anlamıştım.
Kâğıdı açınca güzel bir el yazısıyla yazılan yazıyı okumaya başladım. “Ada, okul çıkışı bir şeyler yapalım diyoruz. İki sokak ötede geleneksel öğrenci kafemiz var. Ne dersin, bizim tayfa gidelim mi? (Bizim tayfa: Baran, Bartu, sen ve ben.)”
Yazının sonuna gelince dudaklarım hafifçe kıvrıldı. Öne doğru eğilip “Olur.” diye fısıldadım kulağına doğru. Başını sallayarak duyduğunu belirtince tüm dikkatimi tekrardan derse yönlendirdim.
Yirmi dakika sonunda üçümüz birden çantalarımızı toplamış, okulun bahçesinde Baran’ı bekliyorduk. Bu fırsatta babama kafeye gideceğimizi haber veren bir mesaj atmıştım. İki dakikayı geçmeden yanımıza geldiğinde birlikte kısa bir yürüyüş yapıp kafeye girdik. Tek katlı, küçük bir kafeydi. Sıcak bir atmosferi vardı. Kafenin içinde küçük bir şömine vardı ve ateşin çıtırtısı bize huzur veriyordu. Şömineye yakın bir masaya oturduk sırayla.
Henüz yeni yerleşmiştik ki genç bir garson masamıza gelip siparişimizi almaya başladı. Bartu buzlu karamelli mocha, Ceylin ise latte sipariş vermişti. Baran ise onlarca kahve seçeneği arasından sade bir Türk kahvesi istemişti. Fazla geleneksel gelmişti tercihi bana ama yüzümde bir gülümseme oluştu. Ben de sıcak çikolata almıştım. Bir tabak sıcak damla çikolatalı kurabiye eşliğinde geldi siparişimiz. “Şu kurabiyelere bayılıyorum!” dedi Ceylin elindeki kurabiyenin kokusunu içine çekerek. Kurabiyelerden birini yerken diğerleri de kahvelerini içmeye başladı.
Garip bir sessizlik oluşmuştu masada. Arada üçünün de kaçamak bakışlarını üzerimde hissediyordum. Beni daha çok tanımak istiyorlardı, bu bakışlar bu yönde gelişecek bir konuşma istediklerini anlatıyor olmalıydı. “Sen ne okumak istiyorsun Ada?” dedi Ceylin, bana yönelik bir soruyu dile getirerek. “Moda tasarım.” diyerek yanıtladım onu ve ağzımdaki kurabiyenin son parçasını da yutup “Siz?” diyerek ekledim. “Okul öncesi öğretmeni olacağım.” dedi Ceylin büyük bir gurur ve kararlılıkla. Yüz ifadesi küçük çocuklara bayıldığını ve hedefini ne denli istediğini gösteriyordu. Ona hafifçe gülümseyip Bartu’ya döndüm.
“Emin değilim ben henüz. Pazarlama okurum herhalde.” dedikten sonra ekledi. “Aile şirketinin başına geçerek devam edeceğiz. Dijital pazarlama, sosyal medya yönetimi ve reklamcılık üzerine bir şirket. Abim de işletme okuyacak zaten.” diyerek Baran’ın planlarını da belirtmişti ve ailesinin işi hakkında da bana bilgi vermişti. “O tam olarak ne oluyor?” diye sordum şirketleri hakkındaki sorularımı dile getirdim. Bartu hafifçe Baran’a dönüp ona baktığında sorumun cevabını ona bıraktığını anlamıştım. “Şöyle ki anlaştığımız çeşitli şirketler ve markalar için sosyal medya ve dijital yollar ağırlıklı reklam stratejisi geliştiriyor, sosyal medya hesaplarını düzenliyoruz. İlaveten şirketlerin tanıtımı ve kar arttırma konusunda strateji belirleyip yeni şirketlere de yol haritası oluşturuyoruz.” dedi tane tane.
Bu detaylı cevabı şirketlerine fazlasıyla hâkim olduğunu gösteriyordu bana. “Babanın mücevher tasarımcısı olduğunu duymuştum. Moda tasarımını aile şirketi gibi bir şey için mi istiyorsun yoksa kendi isteğin mi?” diye sordu Baran merakla. “Kendi isteğim. Çocukluğumdan beri resim yapmaya bayılıyorum.” diyerek yanıtladım sorusunu. “Bir ara çizimlerini göstersene bize Ada.” dedi Ceylin.
“Olur tabii. Yanımda defterim yok şu an ama yarın getiririm.” diyerek yanıtladım onu. Bana gülümseyerek karşılık verdikten sonra kahvesinden bir lokma aldı ve onu yuttuktan sonra da “Nasıl keşfettin resme yeteneğinin olduğunu?” diye sordu Ceylin merakla. Onun bu merakı veya sorusu Bartu’nun büyük bir kahkaha atmasına neden olurken Baran hafifçe sırıttı. “Ceylin yeteneksiz olduğunu bir türlü kabullenemiyor. Aksine henüz keşfedemediği konusunda diretiyor. Şu g üne kadar denemediği tek aktivite kalmadığın farkına ne zaman varacak çok merak ediyoruz.” dedi Bartu ve gülmeye devam etti. Yüzümde hafif bir tebessüm oluşurken Ceylin masadaki peçetelerden birini buruşturup Bartu’ya attı.
“Neyse Ada, takma sen onları.” dediğinde kahkaha atıp “Annem de çok güzel resim yapardı benim. Onunla yapa yapa teknikleri öğrenmeye başladım. Sonra da çok eğlendiğimi fark ettim. Hiç bırakmadım.” Cümlem bittiğinde o unutulmaya yüz tutmuş hislerin tekrardan hatırıma düşmesiyle sertçe yutkundum. Ancak ruh halimin bozulmasını anlamalarına izin vermeden yüzüme yalancı bir tebessüm kondurdum.
Artık annemle bir daha asla resim yapamayacak olmak canımı yakıyordu.
🎭
Evin kapısından içeri girdiğimde beni karşılayan bir bavul gördüm. Tanıdığımız öyle çok yakın bir akrabamız yoktu. Babam markasının dünya çapında ve oldukça önde gelen bir marka olduğundan dolayı hasımları olabileceğini söyler, güvenlik açısından uygun olmayacağını dile getirip yatılı misafirleri evde ağırlamıyor, onun yerine bir otelde karşılıyordu. Ya Beste erkenden gelmiş, bana sürpriz yapmıştı ya da babam bir yere gidecekti. Salona doğru yol alırken “Baba?” diye seslendim.
Kapıdan girdiğimde ise arka bahçeye bakan camın karşısındaki koltuğa sırtı kapıya dönük bir şekilde oturmuş olan bir erkek bedenini yani babamı gördüm. Benim sesim ile omzunun üstünden bana çevirdi kafasını. “Gel kızım, ben de seni bekliyordum.” dedi babam. Ben ise kurduğumuz göz temasını bozmadan yanına gittim ve koltuğa oturdum. “Bir yere mi gidiyorsun?” diye sordum yüzümü camdan tarafa çevirirken.
“İtalya’ya gitmem gerek. Önemli bir toplantım var,” dedi yorgun sesiyle. “Eğer iyi geçerse birkaç görüşme ve toplantı daha olacak gibi. Pazartesiye kadar gelirim diye düşünüyorum, ancak uzayabilir de,” diye ekledi. Ancak duraksamasından anlaşılacağı üzere bunu demeye son anda karar vermiş gibiydi.
Bir eliyle alnını ovalarken başımı anlayışla salladım. “Kolay gelsin,” dedim ve gülümseyerek ona döndüm. “Hafta sonu Çınar’a gidebilir miyim? Hem en azından hafta sonu evde yalnız kalmış olmam.” dedim tatlı tutmaya çalıştığım bir sesle.
Ben ondan gelecek cevabı dört gözle beklerken o ise sadece bana yandan bir bakış attı. Kocaman bir gülümseme belirdi yüzümde. Bu, evet demekti bizim dilimizde. “Evden çıkarken mutlaka Tolga yanında olsun.” Tolga Abi, babamın sağ koluydu. Benimle ve evle alakalı işleri o yapardı. Beni okula o götürürdü arabayla gideceğim zaman. Evin kapısındaki güvenlik kulübesinde kalırdı tüm gün. Yeri geldiğinde bir korumaymış gibi dibimden ayrılmazdı, yeri geldiğinde ise özel şoförümmüş gibi gittiğim yerlerin kapısına kadar götürürdü beni. “Zorunlu olmadıkça da çıkmamaya çalış. Sorumluluklarını da aksatma yokluğumu fırsat bilip.” dedi kuru bir sesle. “Tamam,” dedim sadece.
Dedikleri bitmiş olacak ki saatine bakarak ayağa kalktı. “Dikkatli ol, kızım.” dedikten sonra salondan ayrıldı. Bende onun peşinden giderken üzerindeki takım elbisesinin ceketini düzeltmesini izledim. Ardından hiçbir şey demeden bavulunu da alıp evden çıktı. Kapıyı kapattığı an derin bir nefes aldım.
Sonrasında hemen karşımda duran merdivenlerden üst kata, odama çıkıp kendimi yatağa bıraktım. Son iki dersimiz bedendi ve biz iki ders boyunca çekişmeli bir voleybol maçı yapmıştık ve ben yorgunluktan ölüyordum.
Ancak bu fırsat benim için kaçmazdı ve uykuyu erteleyebilirdim. Ayrıca derslerde oluşan açıklarımın büyük bir kısmını bitirmiştim. Okuldaki sınavlar ise iki hafta sonra başlayacaktı. O yüzden şu anda çalışmam gereken öyle çok ders yoktu. Beni rahatsız edecek, dikkatimi dağıtacak kimse de yoktu. Bu yüzden güzel bir beyin fırtınası yapabilir, aklımda oluşan soru işaretlerini kapatmak üzere çalışabilirdim. Dolabımın içindeki küçük kasanın şifresini girdim ve açılan kasanın içine göz attım. Aradığım büyük defteri alıp kasayı tekrardan kilitledim. Birkaç tane kalem ve bilgisayarımı da aldığım gibi doğruca aşağı, bahçeye indim. Kış güneşinin vurduğu bahçede hem soğuktan hem güneşten korunmak için köşedeki kamelya geçtim.
Eşyalarımı ortadaki masaya bırakıp etrafı cam ile çevrili kamelyanın kapısını kapattım. İçerideki minik ısıtıcıyı çalıştırdım ve rahat koltuklardan birine yerleştim.
Defterimi alıp boş bir sayfa açtım. Ne zaman kafam karışsa o konuya dair her şeyi yazar, göremediklerimi ve ihmal ettiğim gerçekleri görerek yüzleşir, aklımdaki kalabalıktan kurtulurdum. Ve bu defteri de o yüzden ayırmıştım kendime. İçinde türlü türlü konular ve iç dünyamı yansıtan gerçekler olduğu için kasamda saklıyordum bu defteri.
Elime aldığım mavi keçeli kalemi sağa sola saklarken bu işin başladığı ilk günü, Ceylin ile tiyatroda tanıştığımız günün detaylarını hatırlamaya çalıştım. Aklımda o güne dair bir şeyler canlanmaya başladığında elimdeki mavi kalem ile deftere kocaman harflerle ‘Ceylin Aksoy’ yazdım.
Sonrasında normal bir kalem alıp maddeler halinde bildiğim her şeyi yazmaya başladım.
1- Şu anda 17 yaşında.
2- Fazla cana yakın ve enerjik bir kişiliği var. Şimdiye kadar çok iyi anlaştık.
3- Tiyatroya gitmeyi çok seviyor.
4- Bartu Ilgaz ile yan yana oturuyor ve çok yakınlar.
Baran Ilgaz ile o kadar da yakın olmadıklarını fark ettim o an. Ceylin ile Bartu'nun ilişkisi, Beste ile benim ilişkimize benziyordu. Ancak Baran ile ilişkisi daha uzaktı. Baran da bu durumda Çınar'a benziyordu. Daha büyük, daha olgundu. Baran Ilgaz da aynı Çınar gibi bir kara kutuydu. Ve bu kara kutunun içini görme fikri beni fazlasıyla cezbettiği için Bartu Ilgaz’ı es geçip arka sayfaya ‘Baran Ilgaz’ diye bir başlık attım.
Kalemi kâğıda yaklaştırdım ve yazmak üzere bekledim ancak yazacak bir şeyler bulamayınca sıkıntıyla geri çektim. Çok şey düşünüyordum Baran Ilgaz hakkında ama hiçbir şey bir cümle olacak kadar bile net değildi. İlk karşılaşmamızı düşündüm. Işıkların gitmesi ve karanlığın içinden ortaya çıkışı özenle planlanmış gibiydi.
Peki, niye bu kadar uğraşmıştı ki böyle basit bir konu hakkında?
Ya ben olsaydım onunla tanışmak için böyle bir organizasyon yapan, o zaman basit mi olacaktı yoksa ustaca düşünülmüş bir plan mı?
Evet, benim planımın bir parçası olacaktı.
Benim bir planım vardı. Plan dahilinde bir oyun kurmuştum ve başrol oyuncusu bendim. Oyunumun oynanabilmesi için yardımcı oyunculara ihtiyacım vardı. Bunun için Ceylin’i kullanmış, Baran ve Bartu Ilgaz’a yakınlaşmıştım. Onlar benim oyunumda yardımcı oyuncu oluyordu ve ben başroldüm. Öyleydim değil mi?
Ama ya ben de bir başrol değil de yardımcı oyuncu isem? Hem de kendi oyunumda değil de başka birinin oyununda, bilinmeyen bir dünyada bilinmeyen bir çaba için kullanılan bir yardımcı oyuncu isem?
İşte bunu düşündüğün an içime büyük bir korku yayıldı. Ava giderken avlanma düşüncesi, tüm bedenimi yakarcasına ele geçirirken parçalar bir yapboz gibi birleşti zihnimde. Önce kendinden son derece emin bir şekilde bir amacım olduğu konusunda suçlamıştı beni. Ki bunu yaparken yanılma payı olmasından tek bir zerre korkmamış, kendinden emin bir şekilde yapmıştı bütün ithamlarını. Benim kafam karıştığı an konuyu kapatmış ve kolyemi vermişti bana. Sonra ise şaşkınlığımdan yararlanarak ortadan kaybolmuştu.
Kolyem! O gece gördüğüm rüya geldi aklıma. Ne zaman annemle alakalı bir rüya görsem rüyamın konusuyla alakalı bir olay gelirdi başıma. Sanki olacakları biliyormuş gibi bana bir işaret verir, beni uyarırdı. Genellikle rüya anında neler hissettiysem onun tersi olan hisleri yaşardım yakın gelecekte.
Kimsesiz, çaresiz kaldığımı hissetmiştim rüyamda. O kolye benim her şeyimdi. O kolyeyi bulan kişi benim her şeyim, tüm çarelerim mi olacak diyordu annem bana? Kolyem o sabah da ben fark etmeden kaybolmuştu ve onu bulan kişi mi eksik yanımı dolduracaktı? Bunu mu anlatıyordu annem? Peki o kişinin Baran Ilgaz olduğundan haberi var mıydı? Sahi, kimdi Baran Ilgaz?
Karmaşık düşüncelere, derinleri görme çabasına öyle odaklanmıştım ki en basit şeyleri gözden kaçırdığımı fark ettim. Bilgisayarımı açtım. Tarayıcıya girdim ve arama motoruna ‘Baran Ilgaz kimdir?’ yazdım.
Basit sonuçlar için basit düşünmek gerekirdi.
Arama tuşuna basıp sayfanın yüklenmesini bekledim. En sonunda yüklenen sayfa ile çıkan magazin sitelerinden birine tıkladım. Açılan sayfa ile beni bir fotoğrafı karşıladı. Bir etkinlikte çekildiğini düşündüğüm bir fotoğraftı bu. Üzerinde siyah takım elbisevardı. Kumral saçları günlük hayatta kullandığı gibi dağınık bir model verilmişti. Çehresi sertti ancak kameraya sunduğu belli belirsiz gülümseme biraz olsun yumuşatmıştı onu.
Fotoğrafı biraz kaydırdım ve altta beni karşılayan büyük başlığı dikkatle okumaya başladım.
“Ilgazlar Grup’un genç varisi Baran Ilgaz, dün gece katıldığı bir etkinlikte görüntülendi...”
Başlık bundan ibaretti. Umarım boş bir yazı okumam diye düşünürken biraz daha alta kaydırdım ve önüme çıkan yazıyı da aynı dikkatle okudum.
“Ünlü iş insanı Okan Ilgaz ve Pınar Güneş'in büyük oğlu Baran Ilgaz, dün geceki ödül töreni çıkışı görüntülendi. Verdiği röportajda şu sözleri söyleyen Ilgaz, binicilik kariyeri hakkında bilgi verdi. İşte Ilgaz'ın sözleri: ‘Son altı aydır milli takıma girmek için çalışmalar yapıyorum. Binicilik kariyerimi milli takımda devam ettirmek, ülkem adına yarışmak istiyorum.’
Peki, Baran Ilgaz kimdir?”
Yeni haber başlığı ile duraksadım. Binicilik ile ilgilendiğini ve bunu profesyonel olarak yaptığını bilmiyordum. Defterime bunu not alırken okumaya devam ettim.
“27 Ekim 1998 tarihinde Bolu'da doğan Baran Ilgaz, Okan Ilgaz ve Pınar Güneş çiftinin büyük oğludur. Eğitiminin şimdiye kadarki kısmını Arısoy Koleji'nde tamamlamış, okul çapında da büyük bir başarı elde etmiştir. Henüz, beş yaşında binicilik ile tanışan Ilgaz, o günden beri hatırı sayılır başarılara imza atmış, milli takım için çalışmalara başlamıştır. Henüz yeni on dokuz yaşına giren Ilgaz, junior kategorisinde Avrupa Şampiyonluğunu elde etmiştir.”
Yazının sonuna geldiğimde dudaklarım beğeniyle kıvrıldı. Son olarak sitesin sonunda bir engelli parkurda, simsiyah bir atın üzerinde kırmızı ve bej rengi ağırlıklı binici kıyafetiyle poz vermiş olduğu bir fotoğrafı vardı. Fotoğraf birkaç sene önceden çekilmiş olmalı ki çok daha küçük gözüküyordu. Saçlarını sol tarafına yatırmış ancak dağınık görüntüsünü engelleyememişti. Yüzünde samimi bir gülümseme vardı. Yeşil gözleri fotoğraftan bile belli olacak kadar parlıyordu. Ve daha önce fark etmediğim gamzesi, sol yanağını süslüyordu.
Dürüst olmak gerekirse, onu sadece ailesinin isminden faydalanıp ve hiçbir başarısı olmayan, baba parası zenginlerinden zannetmiştim. Ilgaz ailesinin hatırı sayılır bir mal varlığı olduğunu biliyordum. Ancak onu tanıdığın kadarıyla öyle biri değildi aksine kendisine yaptığı bu yatırım ve istikrarlı ilerlemesi takdire şayandı.
Doğum tarihi ve yeri de dahil olmak üzere önemli gördüğüm tüm bilgileri deftere yazdım ve siteden çıktım. İşe yarar bir şeyler öğrenmek amacıyla biraz daha araştırma yaptım. Son zamanlarda isminin geçtiği magazin haberleri, yakın geçmişte kazandığı ödüller, yaklaşan yarışları da dahil olmak üzere birçok bilgi elde etmiş ve ana hatlarıyla not almıştım.
Doğum gününü güzel bir kafede arkadaşları ve ailesi ile kutlamış, akşamında ise birkaç arkadaşıyla bir bar çıkışında görüntülenmişti. Geçtiğimiz ay Fransa'da düzenlenen bir yarışa katılmış ve ikincilik ödülünü almıştı. Ayrıca 29 Ekim'de yapılan kutlama gösterisinde de rol almıştı. Bir sonraki müsabakası ise ocağın yirmi yedisinde, şehir içindeydi. İtiraf etmeliydim ki binicilik konusunda başarılıydı, en azından istatistiklere göre öyleydi ve ben fazlasıyla onun at üzerindeki hâlini fazlasıyla merak etmiştim. Kim bilir, belki izleme şansını yakalardım.
Araştıracak başka bir şeyin kalmadığını fark ettiğim an bilgisayarı kapattım. Evet, Bartu’yu atlamıştım ancak ona çok ihtiyacım olacağını sanmıyordum. Şirketle, babasıyla ve işlerle daha haşır neşir olan Baran’dı. Ayrıca daha dişli bir rakip olduğu da şüphesiz bir gerçekti. Belki basit düşünülürse neden zor yolu yani onu seçtiğimi anlaşılmazdı ancak ben karmaşık düşünmüş ve Baran Ilgaz üzerinden oynamaya karar vermiştim.
Karakter olarak zıt gibi gözüküyorduk ancak eğer o da benim gibi asıl kişiliğini saklamıyorsa çok benziyorduk. İkimiz de karmaşık düşünüp, derin bir bakış açısıyla hareket ediyorduk. Ben, ondan yararlanmayı istiyordum; o ise benim ne yaptığımı anlamayı. Birbirimizin sürekli açıklarını arayacak ve bir yarış halinde bulunacaktık. Bu da çok daha fazla bilgi ve yakınlaşmaya sebep olacaktı.
Bu yola başvurma kararını aldığım zamandan yani bir ay öncesinden beri onları kullanacak olma düşüncesi vicdanımı sızlatıyordu. Ancak bu duyguyu her seferinde savuşturuyordum. Onlara herhangi bir zarar gelmeyecekti fakat biz Yiğit Yalçın’a kavuşacaktık.
Ayrıca buna mecbur hissediyordum kendimi. Annemi kavuşturamamıştık oğluna fakat babamın da çok geç olmadan ona ulaşması, boynumun borcu gibi geliyordu bana. Birileri büyük bir günah işlemişti ve onun yerine yanmak görevimmiş gibi hissediyordum.
Belki de sevdiklerimin göz göre göre yanmasını izlemektense bizzat kendim yanmayı tercih ediyordum...
🎭
Odama çıktığımda kendimi doğruca banyoya attım. Küvetin tıpasını kapatıp sıcak suyu açtım. Bedenimin yatışmaya, ruhumun ise dinlenmeye ihtiyacı vardı. Küvete su yavaş yavaş dolarken banyo dolabından bebek gibi kokan bir banyo bombası aldım. Paketini açmadan küvetin kenarına koyup odama geri döndüm.
Telefonumu kapattım ve eski müzik çalarımı da alıp banyoya geri döndüm. Suyu kapatıp banyo bombasını paketinden çıkardım ve paketi çöpe attım. Elimdeki minik topu suya bıraktım. Bomba suda parçalanıp köpürürken müzik çalardan klasik bir parça açtım.
Müzik ruha iyi gelmezdi. Ruhtaki yaraları söküp atardı çoğu zaman. Ve bugün benim ruhumun iyileşmeye ihtiyacı vardı. Bir aydır gündemimde olan Ilgazlar mevzusuna sonunda giriş yapmıştım ve ayların yükü sonunda hafiflemişti. Ruhumdaki yorgunluğu atmaya da ihtiyacım vardı. Müziğin sesini çok olmasa da yüksek sayılabilecek kadar açıp müzik çaları lavabo tezgâhına bıraktım. Son olarak üzerimdeki tüm kıyafetlerden kurtulup kendimi sıcak suya attığımda yüzümde bir tebessüm belirdi.
Sıcak su tüm bedenime istila ederken; vanilya kokusu ciğerlerimi, yavaş ritimle çalan müzik ise kulaklarımı huzurla doldurdu.
Bir süre başımı arkaya yaslayıp gözlerimi kapattım. Hiçbir şey düşünmeden öylece bekledim. Acaba, burada uyusam ne olurdu?
Biraz daha kalırsam hasta olacaktım daha da kötüsü burada uyuyakalırsam hastanelik olacağımın farkındaydım. Ve benim çoktan uykum gelmeye başlamıştı. Bu yüzden hızlıca durulandım ve küvetten çıktım. Önce saçlarımı kuruttum her ne kadar üşensem de. Sonrasında ise yumuşacık bir pijama takımı giydim. Şimdi uyumak çok cazip bir fikirdi ancak daha akşam yemeği yememiştim bile. Karnım öyle açtı ki buzdolabında ne bulursam yiyebilirdim. Sahi, saat kaçtı ki?
Telefonumu alıp açma tuşuna bastım ve komodinin üzerine koyduktan sonra çekmeceden aldığım tarakla saçımı taramaya başladım onu beklerken.
Telefon açıldıktan sonra tarağımı geri çekmeceye koydum ve telefonumun şifresini girdim. Saatin neredeyse sekiz olduğunu görünce yutkundum. Yemek saati biraz geçmişti ve muhtemelen Serpil Abla çoktan evine gitmişti. Serpil Abla, evimizdeki yemek işleriyle ilgilenen genç bir kadındı. Henüz yirmilerinin ortasında gibi görünüyordu ancak dört yılı aşkın bir süredir bizim yanımızda çalışıyordu. Hem çok iyi kalpli ve sevecendi hem de çok güzel yemek yapıyordu.
Sabah ben gittikten biraz sonra gelirdi genellikle, akşam da yedi gibi giderdi. Kahvaltımı ben kendim halletsem de diğer yemekler ondaydı.
Telefonumu odamda bırakıp mutfağa indim. Dolapta bulduğum yemeklere bir göz attıktan sonra kendime bir şeyler ısıtıp karnımı doyurdum. Dağınıklığımı da topladıktan sonra tekrardan odama çıktım.
Okuduğum kitabı alıp yatağıma uzanmıştım ki telefonumun yanan ışığı dikkatimi çekti. Telefonumu elime aldım ve yeni uzandığım yerden doğruldum. Art arda gelen bildirimlerden birine tıklayıp mesaj uygulamasına girdim. Tolga Abi’dendi mesajlar.
“Ada, baban aradı şimdi.”
“Önemli bir belge lazımmış.”
“Tarabya’daki evde olan bir belge, bu. Mail atman gerekiyormuş.”
“Bahçede bekliyorum seni.”
Okuduğum mesajla sertçe yutkundum. Oraya gitmek istemiyordum. Ancak başka seçeneğimin de olmadığını bildiğim için yavaşça kalktım yataktan. Annem gitmeden önce Tarabya’da, büyük bir villada yaşıyorduk. Ancak annemden sonra şu anki evimize taşınmıştık. Her şeyimi anılarla birlikte bırakmıştım o evde, bir daha da gitmemiştim. Tam dokuz yıldır, on bir ay dört gündür yakınından bile geçmemiştim o evin.
Fakat her türlü güvenlik için babamın hiçbir adamı herhangi bir eve, yanında bir aile üyesi olmadan giremezdi. İşte bu yüzden gitmek zorunda olmam, içimi huzursuz etmeye yetiyordu. Benim için zor bir yer, zor hatıralar dolu bir yerdi. Sıkıntıyla nefes alarak küçük giyinme odama girdim. Kıyafetlerime göz gezdirip siyah bir tayt, gri ve büyük beden bir kapüşonlu alıp üzerime geçirdim. Saçlarımı rahat bir topuz yaptıktan sonra gelen uykumu açmak için yüzümü soğuk suyla yıkadım.
Spor ayakkabılarımı ve montumu da giydikten sonra, telefonumu ve kulaklığımı evden çıktım. Hemen kapının önünde beni bekleyen arabayı görünce oflaya oflaya arka koltuğa yerleştim. Tarabya’daki evimiz ormanlık alanda, merkezden uzakta olduğu için normalde yarım saat olan yol, yaklaşık bir saate çıkıyordu. Uykum fazlasıyla bastırdığı için trafiğin olmamasını umuyordum.
Kırmızı kablolu kulaklığımı kulağıma takıp güzel bir şarkı açtım. Ardından başımı cama yaslayıp hızla görüş açıma girip aynı hızla da gözden kaybolan ağaçları, etrafına ışık saçan sokak lambalarını, koca bir metal yığını halinde olan elektrik direklerini, yoldan geçen tek tük araçları izledim sessizce. Şehrin üzerine gece çökmüş; karanlığı ruhlara, sessizliği ise zihinlere işliyordu.
Geceleri çok severdim. İnsanların en yalın olduğu hâldi... Ve geceleri hiç sevmezdim. İnsanlar ruhlarını yansıtınca içlerindeki saf kötülük dışarı çıkardı. Kötü insanlar... Acaba şu anda mutlular mı? Acaba şu anda hayatları mahvedenler mutlu mu? Acaba Yeliz Tunç şu anda mutlu mu?
Çok merak ediyordum, ne geçmişti eline. Ermiş miydi muradına, kavuşmuş muydu takıntılı aşkına? İçi soğumuş muydu? Ya hiçbir şey olmamış gibi kendi hayatına baktıysa? Belki bir aile kurmuş, bir çocuk sahibi olmuş ve mutluysa? Peki ya aklı başına gelmiş ve pişman olmuşsa?
Bu saatten sonra da pişman olmasının bir anlamı yoktu. Son pişmanlık hiçbir işe yaramazdı. Ama eğer bir pişmanlık yaşamadıysa hâlâ, onu bulduğumuzda bunun bedelini de soracaktık ona. İntikam ateşiyle yanıp sönüyordu içim. Belki çocuk hâlimle benim gücüm yetmezdi ona ama babam her birimizin intikamını alabilirdi.
Ben bunları düşünüp yola daldığım esnada gelmiş olmalıyız ki araba durdu. Başımı camdan kaldırınca arabanın hemen önünde büyük, demir kapıyı fark ettim. Dikiz aynadan Tolga Abi’ye baktığımda sanki üzerindeki bakışları fark etmiş gibi bana döndü. “Araba dışarıda kalsın. Kapının açılması çok uzun sürüyor.” dedi sadece. Eski demir kapı zamanla paslandığı için sürgülü kısmının açılması artık çok uzun sürüyor olmalıydı. Bunu önemsemedim zira şu an yaşadığım iç mübadelemin yanında bu hiçbir şeydi. Çocukluğumu geçirdiğim bu evdeki tüm güzel anılarım annemin gittiği gece sonlanmıştı. Ve şimdi o geçmişimde bıraktığım küçük çocuğun sanrısı, kendi minik dünyamın ne denli büyük bir karanlığa gömüldüğü bana gösteriyordu.
Bununla yüzleşmek canımı yaksa da Tolga Abi’nin ardından dışarı çıkacak gücü kendimde bulabildim sonunda. Kapımın yavaşça kapatırken çıkardığı sesine, kuru çalıların ayaklarımızın altında ezilirken çıkardığı çıtırtısı eşlik etti.
Hava çok soğuktu. Ve ben kendimi bildim bileli çok üşürdüm. Bu yüzden titreyen bedenimi, iyice sarmaladım montumla. Birkaç adım sonrası demir kapıyla duraksadık. Tolga Abi cebinden bir anahtar çıkarıp bana uzattı. Onun neden kapıyı kendisinin açmadığını idrak edemesem de üstünde durmadım. Büyük, eski ve paslı anahtarı; kapının anahtar deliğine soktum ve tık sesi gelene kadar iki tur çevirdim. Anahtarı ona geri uzattığımda tekrardan cebine attı ve kapıyı ittirdi.
Kapı bahçeye doğru büyük bir gıcırtıyla açılınca yüzüm istemsizce buruşmuştu. İkimiz de temkinli adımlarla bahçeye girdik. Her ne kadar karanlık yüzünden önümü bile zor görsem de hayal meyal hatırladığım ön bahçeye merakla bakıyordum. Tüm heybetiyle karşımızda uzanan ev orta boyutlarda bir malikaneyi andırıyordu.
Kapının biraz ilerisinde ortasında üç katlı mermer kurnası ve tepesinde de fıskiyesi olan bir süs havuzu vardı. İçinde yıllardır su olmadığı çok açıktı ancak mermer yer yer yosun tutmuş ve sararmıştı. İçinde biriken yapraklar, geçtiğimiz gün yağan yağmurla ıslanmış ve çamurlu su birikmişti içinde. Bir zamanlar gösterişi temsil eden oymaların içini şimdi örümcek ağları doldurmuştu. Bu süs havuzu bile on yıldır bu eve uğranmadığını gösterirken ben niye babamın bu denli işine yarayacak belgelerinin hâlâ bu evde kaldığını anlamaya çalışıyordum.
Arabaların rahat geçebileceği yol, her iki tarafından dolaşıp bahçenin iki yanındaki minik garaj ve depolara uzanıyordu. Süs havuzunun solundan yürüyorduk ve her iki yol da birleşip şatafatlı evin büyük giriş kapısına çıkıyordu. Önünde durduğumuz ahşap kapıdan çektim bakışlarımı, Tolga Abi’ye çevirdim. Bu sefer pantolonunun cebine attı elini ve çıkardığı daha minik bir anahtarı tekrardan bana uzattı. Olabildiğince sessiz bir şekilde açtım kapıyı ve Tolga Abi'ye geri uzattım.
Önden o eve girip ışıkları açarken ben giriş kapısının önünde kalakaldım. Bu kapıdan çıktıktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamıştı. Ben annemle girdiğim bu evden öksüz bir çocuk olarak çıkmıştım yedi yaşımda. Sert yutkunuşumun sesi kulaklarıma çarparken öksüz bir çocuk olarak tekrardan girdim bu eve. Annemsiz olmak en çok da annemle anılarımızın olduğu yerlerde yakıyordu canımı. On sene evvel bu kapının ardında oyunlar oynayan çocuğu yaşayacaklarını bile bile izliyordum şu an. Sadece izliyordum ama. Ne çekip kurtarabiliyordum onu o evden ne de anlatabiliyordum olacakları ona önceden. Yaşayacaktı ve bir gecede büyüyecekti. Yine de ona ulaşma hayaliyle ilk adımımı attım eve.
Ben yıllar sonra tekrardan bu evin her köşesine sinen annemin kokusunu hissettim.
Ben yıllar sonra tekrardan bu evin içindeki anılarımızı gördüm.
Be ben yıllar sonra tekrardan koridorlarda yankılanan kahkahalarımızın sesini duydum.
Ve ben yıllar sonra tekrardan bu evin içinde bulundum.
Yaşadığım duygu silsilesin, bastırmaya çalışarak Tolga Abi’ye döndüm. “Ben gidip belgeyi alayım.” Arkamı dönüp hemen karşımızdaki merdivenlerin yanındaki koridora doğru yürümeye başladım. Kapıyla aramda birkaç adım kaldığında durakladım ve Tolga Abi'ye dönerek sordum. “Tam olarak, nasıl bir belge arıyorum?”
“Siyah bir zarfın içinde olması gerek.” Cevabımı aldıktan sonra tekrardan ona arkamı döndüm. Krem rengi kapının üzerindeki çıtalarda biriken tozları umursamayarak elimi kapının kulpuna yasladım. Açmadan önce bir süre bekledim. Hafızamdan silinmeye yüz tutmuş anılarım teker teker gözümün önünde canlanıyorken ben ısrarla arka plana atıyordum o annemli günleri. Artık geçmişti. Ve geçmiş, dünde kalmaya mahkûmdu.
Eğer şu anda, geçmiş var olursa şu anın anlamı neydi ki?
Gözümü kapatıp tek bir hamlede açtım kapıyı. Elimle hafifçe ittirip; büyük bir gıcırtıyla, içine yılların hapsolduğu odayı ortaya çıkarmasını bekledim. Önce odanın sol duvarını boydan boya kaplayan kitaplık girdi görüş açıma. Sonra kitaplığın hemen önündeki tahta şövalye ve yanında duran rengârenk boya tüpleri ile dolu bir servis arabası... Annem, ressamdı. Hem de çok yetenekliydi. Henüz çocukken bile anlayabiliyordum çizimlerinin ne denli güzel olduğunu.
O son gece de şövalyenin önündeki boyalarla lekelenmiş olan pufta oturmuş, bir şeyler çiziyordu. Ne çizdiğini hatırlayamıyordum ancak neredeyse yeni başladığı bilgisi hâlâ hafızamdaydı. Bitmiş olması zordu. Peki öyleyse, bu şövalye neden boştu?
O resmi görmek isterdim. Annemin elinin son değdiği şeylerden birine dokunmak, düşündüğü son şeylerin tuvale yansımasını görmek, onu hissetmek... En çok da o tabloyu tamamlamak isterdim. Onu yarım kalan hikâyesini olmasa da onun yarım kalan sanatını devam ettirmek isterdim. Ki bu benim en doğal hakkımdı da. Ancak şu an olmazdı. Şu an arayamazdım o tabloyu. Şu an sadece ihtiyacım olan o belgeyi alacak ve bu evi terk edecektim. Bu kadarı bile fazlaydı benim için. Daha sonra babamdan isteyebilirdim.
Karşımdaki camın hemen önünde duran ahşap masaya yaklaştım ve yanındaki kapaklı dolabı açtım. Üst rafı, boş birkaç kâğıt dışında tamamen boştu. Alt rafında ise bir kasa vardı. Muhtemelen içi boştu. Öyle olmasa bile şifresini bilmiyordum ve ihtiyacım olan şey orada olsaydı, kesinlikle şifreyi de söylerdi babam. Kapağı kapatıp masanın diğer yanındaki çekmeceyi açtım. İlk çekmecede birkaç kalem görünce geri kapattım. Bir altındaki çekmecenin ise tamamen boş olduğunu görünce sıkıntılı bir nefesi içime çektim. Etraf çok tozluydu ve ben tozdan dolayı öksürmeye başlamıştım.
Ayrıca; taşınırken, o zamanlar işine yaramayan şeyler hariç neredeyse tüm her şeyini yanına almıştı babam. Geriye de böyle tek tük şeyler kalmıştı. Ne olurdu da burayı arşiv olarak kullanmak yerine onları da alsaydı?
Masadaki son ve en büyük çekmeceyi açtığımda çekmecede gördüğüm açık kahverengi oyuncak ayı ile gözlerim kısıldı. Tam orta kısmında kalp olan bir oyuncak ayı, bana çekmeceden gülümsüyordu.
Birden yüzüme mahzun bir gülümseme yayıldı. “Bobi,” diye bir mırıltı döküldü dudaklarımdan. Sanki yeni doğan bir bebekmiş gibi dikkatle aldım onu ellerime. Çocukluğumdan kalmaydı bu eski ayıcık. Her yere götürdüğüm, hiçbir zaman yanımdan ayırmadığım bu tatlı dostumu, kaybettim sanmıştım. Kulağa komik geliyordu ama bu kadar değer verdiğim bir şeyi kaybetme düşüncesini gururuma yedirememiş ve bir kez olsun babama sormamıştım yerini. Öyle de gereksiz bir gururum vardı.
Onu ardımda bırakamazdım. Bu yüzden dikkatlice kollarımın arasına aldım ve çekmeceye tekrardan göz gezdirdim. Bunu yaparken de tozlar nedeniyle serçe öksürmüştüm. Orada, yerde duran siyah zarfa, zafer kazanmışçasına bakıp onu aldığım gibi çekmeceyi geri kapattım.
Yüzümde güller açarken odadan çıkıp beni bıraktığım yerde bekleyen adamın yanına gittim. Gözleri önce sağ elimdeki dosyayı, sonra ise sol elimle kucağımda tuttuğum ayıcığı görünce gülümsedi. “Bakıyorum, bulmuşsun yine onu.” dedi gözüyle ayıcığımı göstererek. Ona koca bir gülümseme sunup kapıya doğru ilerledim. Birlikte tekrardan arabaya binince kucağıma ayıcığımı bırakıp başımı da cama yasladım. Araba hareketlendiğinde odak noktam silikleşmişti.
Nedensizce üzgün hissediyordum bugün kendimi. Bu da daha fazla uykumun gelmesine neden oluyordu. İşin bana komik gelen yanı ise; daha birkaç dakika önce gülücükler saçarken, şimdi tekrardan depresif bir moda bürünmüştüm ve bunun geçerli tek bir nedeni yoktu. Yüzümde buruk bir tebessüm belirdi. İyi değildim.
Hiç iyi değildim.
Ve sorunun ne olduğunu bilmediğim gibi sorunun nasıl çözüleceğini de bilmiyordum. Sıkıntıyla derin bir nefes alıp yavaşça kucağımdaki oyuncağın kirli tüylerini okşamaya başladım. Yoldan geçip giden ağaçları tek tek sayarken, üzerime çöken uyku ile derince esnedim. İki yüz doksan dördüncü ağaç, seksen ikinci ışık direği sonrasında bilincimin artık tamamen kapandığını hissettim.
2.Bölüm: Oyuncak Bobi
“Baran’ın dedikleri aklımı çok kurcaladı açıkçası Beste. Bir şeyler düşünüyor benim hakkımda. Ama ne bilmiyorum.” dedim telefonumu cebime koyarken. “Bunların hepsi ilk karşılaşmanızda mı oldu yani?” diye sordu Beste tereddütle. “Evet.”
“İşte bu kafamı kurcalıyor. Bir kere sınava girmemiş, senin orada olduğunu da görmüş diyelim. Kadınlar tuvaletine girip sana ahkam kesecek bir nedeni olmalı. Kimse ilk kez gördüğü birine bu tarz ithamlarda bulunmaz.” dedi düşünceyle. “Bir şekilde öğrenmiş olmalı seni.”
“Belki Ceylin anlatmıştır…” dedim düşünceli bir sesle. “Ki Ceylin’in benden onlara bahsettiğini kendisi de söylemişti zaten.” diye de ekledim.
“Ceylin’in söylediğini düşünsek, anlattıklarına göre ona da bir açık vermemişsin ki. Bir şeyler eksik ama ne inan bilmiyorum Ada.” dediğinde iç çekerek karşılık verdim ona.
“Ayrıca, bilmiyorum... Biraz garip bir tanışma ve ilk izlenim oldu gibi. Her şey çok hızlı gelişti ve ben daha şimdiden kontrolü kaybetmek üzereyim. Bu kadar karıştırmamalıydı kafamı. Her şey çok basitti oysaki.” dedim telefonun diğer ucunda beni dinleyen kıza. Tam bir saat otuz sekiz dakikadır yaşadığım iki günün en ufak detayına kadar anlatıyordum ona.
Hayattaki her olay bir hikâyenin parçasıdır. Bazen mutlulukla başlar hikâyelerin başlangıcı, bazen bir rastlantı eseri yollarınız kesişir hikâyedeki dostlarınızla. Bazen ise planlı bir şekilde başlar, tuhaf bir şekilde gelişir. Her biri ne kadar farklı olursa olsun hepsinin tek orta noktası, sonlarıdır. Sonlar başlardan bağımsız fakat bir o kadar da bağımlıdır. Başlangıç vagonuyla aynı lokomotife bağlıdır sonlar vagonu ancak içindeki yolcular veyahut yükler bambaşkadır.
Açıkçası ben de öyle olsun istiyordum. Bir amaç uğruna oynadığım bu oyunda gerçek oyun arkadaşları edinerek sahneden ayrılmayı, can yakmak yerine can kazanmayı istiyordum. Fakat öyle inanmıştım ki bunun çok zor olabileceğine; böyle kolay kabul görmeyi, bu kadar hızlı sevilmeyi beklemiyordum. Afallamıştım. Evet, benim durumumum kelime anlamı tam olarak buydu.
“Olsun, kuzum. Böylesi daha doğal olmuş. Hem sıkma canını bunun için. Çok büyütüyorsun gözünde. Hem bak; kaç gündür dünü kuruyordun kafanda, ne nasıl olsun diye planlar yapıp duruyordun. Hiçbir şey plana göre gitmedi, akışına göre gitti. O yüzden rahatla biraz." dedi, Beste. Derin bir nefes aldı ve devam etti. “Ayrıca, ben ocağın başında İstanbul'a geliyorum.” dediğinde asık suratım anında otuz iki diş sırıtmaya terfi etti.
“Gerçekten mi?” diye sordum heyecanla. İtalya'da yaşıyordu Beste. Okulu, ailesi, hayatı oradaydı. Ben ise burada, İstanbul’un yorucu kalabalığında bir başıma mahsur kalmıştım. Ah, tabi birde babam ve Çınar'da vardı.
Beste, Çınar ve ben...
Bizim kaderimiz doğmadan önce birleşmiş, bu ana kadar da soyut olarak ayrılmamıştık. Evet, aramıza bazen insanlar, bazen yollar, bazen kilometreler ve hatta ülkeler girmişti ama biz üçümüzün kalpleri birdi. En küçüğüydüm ben onların. Çınar yirmi bir yaşındaydı, Beste de birkaç ay sonra on dokuza girecekti. Bense on yedimin yarısındaydım henüz.
“Gerçekten.”
“Çok varmış ama olsun. Hem ayın kaçında geliyorsun? Bizde kalıyorsun değil mi? Çınar'a da geçebiliriz istersen. Ben de gelirim. Güzel olur.” Cümlelerimi bir nefeste sıralanmıştım heyecanla. Çınar da İstanbul’daydı. Ancak o ailesi ile yaşamıyordu. Ailesi, Çınar üniversiteyi kazandığında hep hayalleri olan küçük bir sahil kasabasına yerleşme planıyla Muğla’ya taşınmışlardı. Çınar ise burada halinden gayet memnun bir şekilde takılıyordu kafasına göre.
Beste’nin gülme sesi ilişti kulağıma. “Tarihi tam belli değil kuzum, okula göre ayarlayacağım ama ortalarında olur diye düşünüyorum. Bir de Çınar'a sözüm var, onlardayım. Sen de gelirsin istersen.”
“Sorman hata, tabii ki geliyorum. O Çınar efendiye de söyle arada aramalarıma geri dönsün.” Onu her aradığımda fazla boş konuştuğum için bu son zamanlar çağrılarım sık sık cevapsız kalıyordu. Tamam, kabul. Sevdiğim insanlarlayken çenem fazla açılıyordu ama olacaktı o kadar. “Neden acaba, Ada?” dedi imayla. Sanki o görecekmiş gibi göz devirdim ve “Ne bileyim ben? Açmıyor işte telefonunu.” dedim.
“Açmıyor değildir ya bozulmuştur o, bozulmuştur. Yoksa senin gibi önemli bir şahsiyetin çok önemli sözlerini dinlemek için insanlar dakikaları sayıyor.” İkimizde koca bir kahkaha atarken telefonunda uzaklardan gelen bir kadın sesiyle Beste konuşmaya başladı. “Ada, benim kapatmam gerek. Daha sonra konuşuruz.” dediğinde yine görmeyeceğini bile bile başımla onayladım onu. “Tamam, görüşürüz o zaman.”
“Görüşürüz, küçük civciv.” Bana küçük civciv demesiyle yüzümde bir tebessüm oluştu. Bana çocukken de öyle diyordu Beste. Saçlarım sarıya çaldığı için ve onun görüşüyle kendisinin koyu kahve saçlarından çirkin olduğu için kıskanır ve öyle derdi bana. Oysaki o zamanlar bu haliyle adeta bir peri kızına benzediğinin farkında değildi. Sonra büyüdü ve kendi zihninde kurduğu güzellik algılarından kurtuldu ve yansımasıyla barışık yaşamaya başladı. Aynalar, zihnindeki yakıcı sorular değişti ama o alışagelmiş lakaplar bize armağan kaldı.
Cebimden çıkardım telefonumu ve bir şarkı açtım. Dün son iki dersi de uyuklaya uyuklaya geçirmiş, eve ulaşmayı başarmıştım. Yemekten sonra biraz ders çalışıp ardından da dizi izlemiştim.
Sabahsa uyandığım gibi okul için hazırlanmıştım. Babam yine erkenden çıkmıştı bu yüzden yalnız başıma yapmıştım kahvaltımı. Öğrendiğim kadarıyla yabancı bir mücevher firmasıyla yeni bir anlaşma yapmıştı ve o yüzdendi bu yoğunluğu. Olsun, işime gelirdi.
Babam, annem gittikten sonra benim üzerime çok yüklenmiş; özellikle dersler konusunda yapabileceğimin en iyisini benden beklemişti. Tabi bu da benim sevdiğim bir konu değildi. O yüzden koca evde yalnızlık birazcık koysa da şikâyet etmeye niyetim yoktu. Yokluğunda üzerimdeki baskı hafifliyordu.
Bir yandan aldığım poğaçayı yerken okula doğru yürümeye devam ediyordum. Diğer elimi telefonumla birlikte cebime sokmuştum. Hava pek sıcak değildi ama soğuk da değildi. Ama dışarıda kaldığında üşüyordu elim. Başımı hafifçe gökyüzüne doğru kaldırdım. Hava henüz yeni aydınlanıyordu. Gökyüzünde bulut yoktu ama güneşin gücü bizi yakmaya yetmiyordu. Severdim böyle havaları. Her şey dengeliydi ve bu da mutlu ediciydi.
Sabah kahvaltı hazırlamakla uğraşmak istememiş ve poğaça almak için pastaneye gitmiştim. Okulun tam tersi tarafındaydı pastane. Dolayısıyla da yol uzamıştı. Fakat normalde okul, evime yürüyerek yaklaşık on dakikalık bir uzaklıktaydı. Ancak eğer şiddetle karşı çıkmasaydım babamın şirketteki adamlarından biri de beni okula bırakırdı. Babam bunu bana defalarca kez teklif etmişti ancak hem yürüyerek on dakikada gidebileceğim yolu trafikle uzatmak istememiştim hem de yürüyüş yapmayı seviyordum. Sabahları bu serin havada yaptığım bu yürüyüş zihnimi açmama olanak sağlıyordu. Ayrıca yürüyüş yaparken düşünmeyi çok seviyordum. Her türlü şeyi yolda düşünürdüm. Önce kırmızı kablolu kulaklıklarımı kulağıma takardım, sonra zihnimin derinliklerinde kaybolurdum.
Bazen o gün yaptıklarımı düşünürdüm, bazen hayallerimi. Bazen geçmişimi, bazen ise ağabeyimi… Bazen de bugün olduğu gibi Beste’yi arar, onunla konuşarak yürürdüm tüm yolu. Beste aramızdaki saat farkına rağmen benden de erken uyanıyordu. Onu aradığımda ise okula hazırlanıyor oluyordu.
Bunları düşünürken okulun önüne geldiğimi fark edince montumun cebinden çıkardığım öğrenci kartımı kapıdaki turnikelerden birine okutup okulun bahçesine girdim.
🎭
İki elimi yanaklarıma dayamış ve tüm dikkatimi tahtadaki öğretmene vermiş şekilde dersi dinliyordum. Ders tarihti. Ve yirmi dakika sonra okul bitecekti. Öğretmenin dediklerini not almak üzere önüme dönmüştüm ki birden masama küçük, buruşturulmuş bir kâğıt parçası düştü. Kaşlarım hafifçe çatılırken kâğıdı alıp katlarını açmaya başladım. O sırada Ceylin’in arkaya doğru attığı kaçamak bakışları görünce bu kâğıdın ondan geldiğini olduğunu anlamıştım.
Kâğıdı açınca güzel bir el yazısıyla yazılan yazıyı okumaya başladım. “Ada, okul çıkışı bir şeyler yapalım diyoruz. İki sokak ötede geleneksel öğrenci kafemiz var. Ne dersin, bizim tayfa gidelim mi? (Bizim tayfa: Baran, Bartu, sen ve ben.)”
Yazının sonuna gelince dudaklarım hafifçe kıvrıldı. Öne doğru eğilip “Olur.” diye fısıldadım kulağına doğru. Başını sallayarak duyduğunu belirtince tüm dikkatimi tekrardan derse yönlendirdim.
Yirmi dakika sonunda üçümüz birden çantalarımızı toplamış, okulun bahçesinde Baran’ı bekliyorduk. Bu fırsatta babama kafeye gideceğimizi haber veren bir mesaj atmıştım. İki dakikayı geçmeden yanımıza geldiğinde birlikte kısa bir yürüyüş yapıp kafeye girdik. Tek katlı, küçük bir kafeydi. Sıcak bir atmosferi vardı. Kafenin içinde küçük bir şömine vardı ve ateşin çıtırtısı bize huzur veriyordu. Şömineye yakın bir masaya oturduk sırayla.
Henüz yeni yerleşmiştik ki genç bir garson masamıza gelip siparişimizi almaya başladı. Bartu buzlu karamelli mocha, Ceylin ise latte sipariş vermişti. Baran ise onlarca kahve seçeneği arasından sade bir Türk kahvesi istemişti. Fazla geleneksel gelmişti tercihi bana ama yüzümde bir gülümseme oluştu. Ben de sıcak çikolata almıştım. Bir tabak sıcak damla çikolatalı kurabiye eşliğinde geldi siparişimiz. “Şu kurabiyelere bayılıyorum!” dedi Ceylin elindeki kurabiyenin kokusunu içine çekerek. Kurabiyelerden birini yerken diğerleri de kahvelerini içmeye başladı.
Garip bir sessizlik oluşmuştu masada. Arada üçünün de kaçamak bakışlarını üzerimde hissediyordum. Beni daha çok tanımak istiyorlardı, bu bakışlar bu yönde gelişecek bir konuşma istediklerini anlatıyor olmalıydı. “Sen ne okumak istiyorsun Ada?” dedi Ceylin, bana yönelik bir soruyu dile getirerek. “Moda tasarım.” diyerek yanıtladım onu ve ağzımdaki kurabiyenin son parçasını da yutup “Siz?” diyerek ekledim. “Okul öncesi öğretmeni olacağım.” dedi Ceylin büyük bir gurur ve kararlılıkla. Yüz ifadesi küçük çocuklara bayıldığını ve hedefini ne denli istediğini gösteriyordu. Ona hafifçe gülümseyip Bartu’ya döndüm.
“Emin değilim ben henüz. Pazarlama okurum herhalde.” dedikten sonra ekledi. “Aile şirketinin başına geçerek devam edeceğiz. Dijital pazarlama, sosyal medya yönetimi ve reklamcılık üzerine bir şirket. Abim de işletme okuyacak zaten.” diyerek Baran’ın planlarını da belirtmişti ve ailesinin işi hakkında da bana bilgi vermişti. “O tam olarak ne oluyor?” diye sordum şirketleri hakkındaki sorularımı dile getirdim. Bartu hafifçe Baran’a dönüp ona baktığında sorumun cevabını ona bıraktığını anlamıştım. “Şöyle ki anlaştığımız çeşitli şirketler ve markalar için sosyal medya ve dijital yollar ağırlıklı reklam stratejisi geliştiriyor, sosyal medya hesaplarını düzenliyoruz. İlaveten şirketlerin tanıtımı ve kar arttırma konusunda strateji belirleyip yeni şirketlere de yol haritası oluşturuyoruz.” dedi tane tane.
Bu detaylı cevabı şirketlerine fazlasıyla hâkim olduğunu gösteriyordu bana. “Babanın mücevher tasarımcısı olduğunu duymuştum. Moda tasarımını aile şirketi gibi bir şey için mi istiyorsun yoksa kendi isteğin mi?” diye sordu Baran merakla. “Kendi isteğim. Çocukluğumdan beri resim yapmaya bayılıyorum.” diyerek yanıtladım sorusunu. “Bir ara çizimlerini göstersene bize Ada.” dedi Ceylin.
“Olur tabii. Yanımda defterim yok şu an ama yarın getiririm.” diyerek yanıtladım onu. Bana gülümseyerek karşılık verdikten sonra kahvesinden bir lokma aldı ve onu yuttuktan sonra da “Nasıl keşfettin resme yeteneğinin olduğunu?” diye sordu Ceylin merakla. Onun bu merakı veya sorusu Bartu’nun büyük bir kahkaha atmasına neden olurken Baran hafifçe sırıttı. “Ceylin yeteneksiz olduğunu bir türlü kabullenemiyor. Aksine henüz keşfedemediği konusunda diretiyor. Şu g üne kadar denemediği tek aktivite kalmadığın farkına ne zaman varacak çok merak ediyoruz.” dedi Bartu ve gülmeye devam etti. Yüzümde hafif bir tebessüm oluşurken Ceylin masadaki peçetelerden birini buruşturup Bartu’ya attı.
“Neyse Ada, takma sen onları.” dediğinde kahkaha atıp “Annem de çok güzel resim yapardı benim. Onunla yapa yapa teknikleri öğrenmeye başladım. Sonra da çok eğlendiğimi fark ettim. Hiç bırakmadım.” Cümlem bittiğinde o unutulmaya yüz tutmuş hislerin tekrardan hatırıma düşmesiyle sertçe yutkundum. Ancak ruh halimin bozulmasını anlamalarına izin vermeden yüzüme yalancı bir tebessüm kondurdum.
Artık annemle bir daha asla resim yapamayacak olmak canımı yakıyordu.
🎭
Evin kapısından içeri girdiğimde beni karşılayan bir bavul gördüm. Tanıdığımız öyle çok yakın bir akrabamız yoktu. Babam markasının dünya çapında ve oldukça önde gelen bir marka olduğundan dolayı hasımları olabileceğini söyler, güvenlik açısından uygun olmayacağını dile getirip yatılı misafirleri evde ağırlamıyor, onun yerine bir otelde karşılıyordu. Ya Beste erkenden gelmiş, bana sürpriz yapmıştı ya da babam bir yere gidecekti. Salona doğru yol alırken “Baba?” diye seslendim.
Kapıdan girdiğimde ise arka bahçeye bakan camın karşısındaki koltuğa sırtı kapıya dönük bir şekilde oturmuş olan bir erkek bedenini yani babamı gördüm. Benim sesim ile omzunun üstünden bana çevirdi kafasını. “Gel kızım, ben de seni bekliyordum.” dedi babam. Ben ise kurduğumuz göz temasını bozmadan yanına gittim ve koltuğa oturdum. “Bir yere mi gidiyorsun?” diye sordum yüzümü camdan tarafa çevirirken.
“İtalya’ya gitmem gerek. Önemli bir toplantım var,” dedi yorgun sesiyle. “Eğer iyi geçerse birkaç görüşme ve toplantı daha olacak gibi. Pazartesiye kadar gelirim diye düşünüyorum, ancak uzayabilir de,” diye ekledi. Ancak duraksamasından anlaşılacağı üzere bunu demeye son anda karar vermiş gibiydi.
Bir eliyle alnını ovalarken başımı anlayışla salladım. “Kolay gelsin,” dedim ve gülümseyerek ona döndüm. “Hafta sonu Çınar’a gidebilir miyim? Hem en azından hafta sonu evde yalnız kalmış olmam.” dedim tatlı tutmaya çalıştığım bir sesle.
Ben ondan gelecek cevabı dört gözle beklerken o ise sadece bana yandan bir bakış attı. Kocaman bir gülümseme belirdi yüzümde. Bu, evet demekti bizim dilimizde. “Evden çıkarken mutlaka Tolga yanında olsun.” Tolga Abi, babamın sağ koluydu. Benimle ve evle alakalı işleri o yapardı. Beni okula o götürürdü arabayla gideceğim zaman. Evin kapısındaki güvenlik kulübesinde kalırdı tüm gün. Yeri geldiğinde bir korumaymış gibi dibimden ayrılmazdı, yeri geldiğinde ise özel şoförümmüş gibi gittiğim yerlerin kapısına kadar götürürdü beni. “Zorunlu olmadıkça da çıkmamaya çalış. Sorumluluklarını da aksatma yokluğumu fırsat bilip.” dedi kuru bir sesle. “Tamam,” dedim sadece.
Dedikleri bitmiş olacak ki saatine bakarak ayağa kalktı. “Dikkatli ol, kızım.” dedikten sonra salondan ayrıldı. Bende onun peşinden giderken üzerindeki takım elbisesinin ceketini düzeltmesini izledim. Ardından hiçbir şey demeden bavulunu da alıp evden çıktı. Kapıyı kapattığı an derin bir nefes aldım.
Sonrasında hemen karşımda duran merdivenlerden üst kata, odama çıkıp kendimi yatağa bıraktım. Son iki dersimiz bedendi ve biz iki ders boyunca çekişmeli bir voleybol maçı yapmıştık ve ben yorgunluktan ölüyordum.
Ancak bu fırsat benim için kaçmazdı ve uykuyu erteleyebilirdim. Ayrıca derslerde oluşan açıklarımın büyük bir kısmını bitirmiştim. Okuldaki sınavlar ise iki hafta sonra başlayacaktı. O yüzden şu anda çalışmam gereken öyle çok ders yoktu. Beni rahatsız edecek, dikkatimi dağıtacak kimse de yoktu. Bu yüzden güzel bir beyin fırtınası yapabilir, aklımda oluşan soru işaretlerini kapatmak üzere çalışabilirdim. Dolabımın içindeki küçük kasanın şifresini girdim ve açılan kasanın içine göz attım. Aradığım büyük defteri alıp kasayı tekrardan kilitledim. Birkaç tane kalem ve bilgisayarımı da aldığım gibi doğruca aşağı, bahçeye indim. Kış güneşinin vurduğu bahçede hem soğuktan hem güneşten korunmak için köşedeki kamelya geçtim.
Eşyalarımı ortadaki masaya bırakıp etrafı cam ile çevrili kamelyanın kapısını kapattım. İçerideki minik ısıtıcıyı çalıştırdım ve rahat koltuklardan birine yerleştim.
Defterimi alıp boş bir sayfa açtım. Ne zaman kafam karışsa o konuya dair her şeyi yazar, göremediklerimi ve ihmal ettiğim gerçekleri görerek yüzleşir, aklımdaki kalabalıktan kurtulurdum. Ve bu defteri de o yüzden ayırmıştım kendime. İçinde türlü türlü konular ve iç dünyamı yansıtan gerçekler olduğu için kasamda saklıyordum bu defteri.
Elime aldığım mavi keçeli kalemi sağa sola saklarken bu işin başladığı ilk günü, Ceylin ile tiyatroda tanıştığımız günün detaylarını hatırlamaya çalıştım. Aklımda o güne dair bir şeyler canlanmaya başladığında elimdeki mavi kalem ile deftere kocaman harflerle ‘Ceylin Aksoy’ yazdım.
Sonrasında normal bir kalem alıp maddeler halinde bildiğim her şeyi yazmaya başladım.
1- Şu anda 17 yaşında.
2- Fazla cana yakın ve enerjik bir kişiliği var. Şimdiye kadar çok iyi anlaştık.
3- Tiyatroya gitmeyi çok seviyor.
4- Bartu Ilgaz ile yan yana oturuyor ve çok yakınlar.
Baran Ilgaz ile o kadar da yakın olmadıklarını fark ettim o an. Ceylin ile Bartu'nun ilişkisi, Beste ile benim ilişkimize benziyordu. Ancak Baran ile ilişkisi daha uzaktı. Baran da bu durumda Çınar'a benziyordu. Daha büyük, daha olgundu. Baran Ilgaz da aynı Çınar gibi bir kara kutuydu. Ve bu kara kutunun içini görme fikri beni fazlasıyla cezbettiği için Bartu Ilgaz’ı es geçip arka sayfaya ‘Baran Ilgaz’ diye bir başlık attım.
Kalemi kâğıda yaklaştırdım ve yazmak üzere bekledim ancak yazacak bir şeyler bulamayınca sıkıntıyla geri çektim. Çok şey düşünüyordum Baran Ilgaz hakkında ama hiçbir şey bir cümle olacak kadar bile net değildi. İlk karşılaşmamızı düşündüm. Işıkların gitmesi ve karanlığın içinden ortaya çıkışı özenle planlanmış gibiydi.
Peki, niye bu kadar uğraşmıştı ki böyle basit bir konu hakkında?
Ya ben olsaydım onunla tanışmak için böyle bir organizasyon yapan, o zaman basit mi olacaktı yoksa ustaca düşünülmüş bir plan mı?
Evet, benim planımın bir parçası olacaktı.
Benim bir planım vardı. Plan dahilinde bir oyun kurmuştum ve başrol oyuncusu bendim. Oyunumun oynanabilmesi için yardımcı oyunculara ihtiyacım vardı. Bunun için Ceylin’i kullanmış, Baran ve Bartu Ilgaz’a yakınlaşmıştım. Onlar benim oyunumda yardımcı oyuncu oluyordu ve ben başroldüm. Öyleydim değil mi?
Ama ya ben de bir başrol değil de yardımcı oyuncu isem? Hem de kendi oyunumda değil de başka birinin oyununda, bilinmeyen bir dünyada bilinmeyen bir çaba için kullanılan bir yardımcı oyuncu isem?
İşte bunu düşündüğün an içime büyük bir korku yayıldı. Ava giderken avlanma düşüncesi, tüm bedenimi yakarcasına ele geçirirken parçalar bir yapboz gibi birleşti zihnimde. Önce kendinden son derece emin bir şekilde bir amacım olduğu konusunda suçlamıştı beni. Ki bunu yaparken yanılma payı olmasından tek bir zerre korkmamış, kendinden emin bir şekilde yapmıştı bütün ithamlarını. Benim kafam karıştığı an konuyu kapatmış ve kolyemi vermişti bana. Sonra ise şaşkınlığımdan yararlanarak ortadan kaybolmuştu.
Kolyem! O gece gördüğüm rüya geldi aklıma. Ne zaman annemle alakalı bir rüya görsem rüyamın konusuyla alakalı bir olay gelirdi başıma. Sanki olacakları biliyormuş gibi bana bir işaret verir, beni uyarırdı. Genellikle rüya anında neler hissettiysem onun tersi olan hisleri yaşardım yakın gelecekte.
Kimsesiz, çaresiz kaldığımı hissetmiştim rüyamda. O kolye benim her şeyimdi. O kolyeyi bulan kişi benim her şeyim, tüm çarelerim mi olacak diyordu annem bana? Kolyem o sabah da ben fark etmeden kaybolmuştu ve onu bulan kişi mi eksik yanımı dolduracaktı? Bunu mu anlatıyordu annem? Peki o kişinin Baran Ilgaz olduğundan haberi var mıydı? Sahi, kimdi Baran Ilgaz?
Karmaşık düşüncelere, derinleri görme çabasına öyle odaklanmıştım ki en basit şeyleri gözden kaçırdığımı fark ettim. Bilgisayarımı açtım. Tarayıcıya girdim ve arama motoruna ‘Baran Ilgaz kimdir?’ yazdım.
Basit sonuçlar için basit düşünmek gerekirdi.
Arama tuşuna basıp sayfanın yüklenmesini bekledim. En sonunda yüklenen sayfa ile çıkan magazin sitelerinden birine tıkladım. Açılan sayfa ile beni bir fotoğrafı karşıladı. Bir etkinlikte çekildiğini düşündüğüm bir fotoğraftı bu. Üzerinde siyah takım elbise, içinde siyah bir gömlek ve yine aynı renk bir kravat vardı. Kumral saçları günlük hayatta kullandığı gibi dağınık bir model verilmişti. Çehresi sertti ancak kameraya sunduğu belli belirsiz gülümseme biraz olsun yumuşatmıştı onu.
Fotoğrafı biraz kaydırdım ve altta beni karşılayan büyük başlığı dikkatle okumaya başladım.
“Ilgazlar Grup’un genç varisi Baran Ilgaz, dün gece katıldığı bir etkinlikte görüntülendi...”
Başlık bundan ibaretti. Umarım boş bir yazı okumam diye düşünürken biraz daha alta kaydırdım ve önüme çıkan yazıyı da aynı dikkatle okudum.
“Ünlü iş insanı Okan Ilgaz ve Pınar Güneş'in büyük oğlu Baran Ilgaz, dün geceki ödül töreni çıkışı görüntülendi. Verdiği röportajda şu sözleri söyleyen Ilgaz, binicilik kariyeri hakkında bilgi verdi. İşte Ilgaz'ın sözleri: ‘Son altı aydır milli takıma girmek için çalışmalar yapıyorum. Binicilik kariyerimi milli takımda devam ettirmek, ülkem adına yarışmak istiyorum.’
Peki, Baran Ilgaz kimdir?”
Yeni haber başlığı ile duraksadım. Binicilik ile ilgilendiğini ve bunu profesyonel olarak yaptığını bilmiyordum. Defterime bunu not alırken okumaya devam ettim.
“27 Ekim 1998 tarihinde Bolu'da doğan Baran Ilgaz, Okan Ilgaz ve Pınar Güneş çiftinin büyük oğludur. Eğitiminin şimdiye kadarki kısmını Arısoy Koleji'nde tamamlamış, okul çapında da büyük bir başarı elde etmiştir. Henüz, beş yaşında binicilik ile tanışan Ilgaz, o günden beri hatırı sayılır başarılara imza atmış, milli takım için çalışmalara başlamıştır. Henüz yeni on dokuz yaşına giren Ilgaz, junior kategorisinde Avrupa Şampiyonluğunu elde etmiştir.”
Yazının sonuna geldiğimde dudaklarım beğeniyle kıvrıldı. Son olarak sitesin sonunda bir engelli parkurda, simsiyah bir atın üzerinde kırmızı ve bej rengi ağırlıklı binici kıyafetiyle poz vermiş olduğu bir fotoğrafı vardı. Fotoğraf birkaç sene önceden çekilmiş olmalı ki çok daha küçük gözüküyordu. Saçlarını sol tarafına yatırmış ancak dağınık görüntüsünü engelleyememişti. Yüzünde samimi bir gülümseme vardı. Yeşil gözleri fotoğraftan bile belli olacak kadar parlıyordu. Ve daha önce fark etmediğim gamzesi, sol yanağını süslüyordu.
Dürüst olmak gerekirse, onu sadece ailesinin isminden faydalanıp ve hiçbir başarısı olmayan, baba parası zenginlerinden zannetmiştim. Ilgaz ailesinin hatırı sayılır bir mal varlığı olduğunu biliyordum. Ancak onu tanıdığın kadarıyla öyle biri değildi aksine kendisine yaptığı bu yatırım ve istikrarlı ilerlemesi takdire şayandı.
Doğum tarihi ve yeri de dahil olmak üzere önemli gördüğüm tüm bilgileri deftere yazdım ve siteden çıktım. İşe yarar bir şeyler öğrenmek amacıyla biraz daha araştırma yaptım. Son zamanlarda isminin geçtiği magazin haberleri, yakın geçmişte kazandığı ödüller, yaklaşan yarışları da dahil olmak üzere birçok bilgi elde etmiş ve ana hatlarıyla not almıştım.
Doğum gününü güzel bir kafede arkadaşları ve ailesi ile kutlamış, akşamında ise birkaç arkadaşıyla bir bar çıkışında görüntülenmişti. Geçtiğimiz ay Fransa'da düzenlenen bir yarışa katılmış ve ikincilik ödülünü almıştı. Ayrıca 29 Ekim'de yapılan kutlama gösterisinde de rol almıştı. Bir sonraki müsabakası ise ocağın yirmi yedisinde, şehir içindeydi. İtiraf etmeliydim ki binicilik konusunda başarılıydı, en azından istatistiklere göre öyleydi ve ben fazlasıyla onun at üzerindeki hâlini fazlasıyla merak etmiştim. Kim bilir, belki izleme şansını yakalardım.
Araştıracak başka bir şeyin kalmadığını fark ettiğim an bilgisayarı kapattım. Evet, Bartu’yu atlamıştım ancak ona çok ihtiyacım olacağını sanmıyordum. Şirketle, babasıyla ve işlerle daha haşır neşir olan Baran’dı. Ayrıca daha dişli bir rakip olduğu da şüphesiz bir gerçekti. Belki basit düşünülürse neden zor yolu yani onu seçtiğimi anlaşılmazdı ancak ben karmaşık düşünmüş ve Baran Ilgaz üzerinden oynamaya karar vermiştim.
Karakter olarak zıt gibi gözüküyorduk ancak eğer o da benim gibi asıl kişiliğini saklamıyorsa çok benziyorduk. İkimiz de karmaşık düşünüp, derin bir bakış açısıyla hareket ediyorduk. Ben, ondan yararlanmayı istiyordum; o ise benim ne yaptığımı anlamayı. Birbirimizin sürekli açıklarını arayacak ve bir yarış halinde bulunacaktık. Bu da çok daha fazla bilgi ve yakınlaşmaya sebep olacaktı.
Bu yola başvurma kararını aldığım zamandan yani bir ay öncesinden beri onları kullanacak olma düşüncesi vicdanımı sızlatıyordu. Ancak bu duyguyu her seferinde savuşturuyordum. Onlara herhangi bir zarar gelmeyecekti fakat biz Yiğit Yalçın’a kavuşacaktık.
Ayrıca buna mecbur hissediyordum kendimi. Annemi kavuşturamamıştık oğluna fakat babamın da çok geç olmadan ona ulaşması, boynumun borcu gibi geliyordu bana. Birileri büyük bir günah işlemişti ve onun yerine yanmak görevimmiş gibi hissediyordum.
Belki de sevdiklerimin göz göre göre yanmasını izlemektense bizzat kendim yanmayı tercih ediyordum...
🎭
Odama çıktığımda kendimi doğruca banyoya attım. Küvetin tıpasını kapatıp sıcak suyu açtım. Bedenimin yatışmaya, ruhumun ise dinlenmeye ihtiyacı vardı. Küvete su yavaş yavaş dolarken banyo dolabından bebek gibi kokan bir banyo bombası aldım. Paketini açmadan küvetin kenarına koyup odama geri döndüm.
Telefonumu kapattım ve eski müzik çalarımı da alıp banyoya geri döndüm. Suyu kapatıp banyo bombasını paketinden çıkardım ve paketi çöpe attım. Elimdeki minik topu suya bıraktım. Bomba suda parçalanıp köpürürken müzik çalardan klasik bir parça açtım.
Müzik ruha iyi gelmezdi. Ruhtaki yaraları söküp atardı çoğu zaman. Ve bugün benim ruhumun iyileşmeye ihtiyacı vardı. Bir aydır gündemimde olan Ilgazlar mevzusuna sonunda giriş yapmıştım ve ayların yükü sonunda hafiflemişti. Ruhumdaki yorgunluğu atmaya da ihtiyacım vardı. Müziğin sesini çok olmasa da yüksek sayılabilecek kadar açıp müzik çaları lavabo tezgâhına bıraktım. Son olarak üzerimdeki tüm kıyafetlerden kurtulup kendimi sıcak suya attığımda yüzümde bir tebessüm belirdi.
Sıcak su tüm bedenime istila ederken; vanilya kokusu ciğerlerimi, yavaş ritimle çalan müzik ise kulaklarımı huzurla doldurdu.
Bir süre başımı arkaya yaslayıp gözlerimi kapattım. Hiçbir şey düşünmeden öylece bekledim. Acaba, burada uyusam ne olurdu?
Biraz daha kalırsam hasta olacaktım daha da kötüsü burada uyuyakalırsam hastanelik olacağımın farkındaydım. Ve benim çoktan uykum gelmeye başlamıştı. Bu yüzden hızlıca durulandım ve küvetten çıktım. Önce saçlarımı kuruttum her ne kadar üşensem de. Sonrasında ise yumuşacık bir pijama takımı giydim. Şimdi uyumak çok cazip bir fikirdi ancak daha akşam yemeği yememiştim bile. Karnım öyle açtı ki buzdolabında ne bulursam yiyebilirdim. Sahi, saat kaçtı ki?
Telefonumu alıp açma tuşuna bastım ve komodinin üzerine koyduktan sonra çekmeceden aldığım tarakla saçımı taramaya başladım onu beklerken.
Telefon açıldıktan sonra tarağımı geri çekmeceye koydum ve telefonumun şifresini girdim. Saatin neredeyse sekiz olduğunu görünce yutkundum. Yemek saati biraz geçmişti ve muhtemelen Serpil Abla çoktan evine gitmişti. Serpil Abla, evimizdeki yemek işleriyle ilgilenen genç bir kadındı. Henüz yirmilerinin ortasında gibi görünüyordu ancak dört yılı aşkın bir süredir bizim yanımızda çalışıyordu. Hem çok iyi kalpli ve sevecendi hem de çok güzel yemek yapıyordu.
Sabah ben gittikten biraz sonra gelirdi genellikle, akşam da yedi gibi giderdi. Kahvaltımı ben kendim halletsem de diğer yemekler ondaydı.
Telefonumu odamda bırakıp mutfağa indim. Dolapta bulduğum yemeklere bir göz attıktan sonra kendime bir şeyler ısıtıp karnımı doyurdum. Dağınıklığımı da topladıktan sonra tekrardan odama çıktım.
Okuduğum kitabı alıp yatağıma uzanmıştım ki telefonumun yanan ışığı dikkatimi çekti. Telefonumu elime aldım ve yeni uzandığım yerden doğruldum. Art arda gelen bildirimlerden birine tıklayıp mesaj uygulamasına girdim. Tolga Abi’dendi mesajlar.
“Ada, baban aradı şimdi.”
“Önemli bir belge lazımmış.”
“Tarabya’daki evde olan bir belge, bu. Mail atman gerekiyormuş.”
“Bahçede bekliyorum seni.”
Okuduğum mesajla sertçe yutkundum. Oraya gitmek istemiyordum. Ancak başka seçeneğimin de olmadığını bildiğim için yavaşça kalktım yataktan. Annem gitmeden önce Tarabya’da, büyük bir villada yaşıyorduk. Ancak annemden sonra şu anki evimize taşınmıştık. Her şeyimi anılarla birlikte bırakmıştım o evde, bir daha da gitmemiştim. Tam dokuz yıldır, on bir ay dört gündür yakınından bile geçmemiştim o evin.
Fakat her türlü güvenlik için babamın hiçbir adamı herhangi bir eve, yanında bir aile üyesi olmadan giremezdi. İşte bu yüzden gitmek zorunda olmam, içimi huzursuz etmeye yetiyordu. Benim için zor bir yer, zor hatıralar dolu bir yerdi. Sıkıntıyla nefes alarak küçük giyinme odama girdim. Kıyafetlerime göz gezdirip siyah bir tayt, gri ve büyük beden bir kapüşonlu alıp üzerime geçirdim. Saçlarımı rahat bir topuz yaptıktan sonra gelen uykumu açmak için yüzümü soğuk suyla yıkadım.
Spor ayakkabılarımı ve montumu da giydikten sonra, telefonumu ve kulaklığımı evden çıktım. Hemen kapının önünde beni bekleyen arabayı görünce oflaya oflaya arka koltuğa yerleştim. Tarabya’daki evimiz ormanlık alanda, merkezden uzakta olduğu için normalde yarım saat olan yol, yaklaşık bir saate çıkıyordu. Uykum fazlasıyla bastırdığı için trafiğin olmamasını umuyordum.
Kırmızı kablolu kulaklığımı kulağıma takıp güzel bir şarkı açtım. Ardından başımı cama yaslayıp hızla görüş açıma girip aynı hızla da gözden kaybolan ağaçları, etrafına ışık saçan sokak lambalarını, koca bir metal yığını halinde olan elektrik direklerini, yoldan geçen tek tük araçları izledim sessizce. Şehrin üzerine gece çökmüş; karanlığı ruhlara, sessizliği ise zihinlere işliyordu.
Geceleri çok severdim. İnsanların en yalın olduğu hâldi... Ve geceleri hiç sevmezdim. İnsanlar ruhlarını yansıtınca içlerindeki saf kötülük dışarı çıkardı. Kötü insanlar... Acaba şu anda mutlular mı? Acaba şu anda hayatları mahvedenler mutlu mu? Acaba Yeliz Tunç şu anda mutlu mu?
Çok merak ediyordum, ne geçmişti eline. Ermiş miydi muradına, kavuşmuş muydu takıntılı aşkına? İçi soğumuş muydu? Ya hiçbir şey olmamış gibi kendi hayatına baktıysa? Belki bir aile kurmuş, bir çocuk sahibi olmuş ve mutluysa? Peki ya aklı başına gelmiş ve pişman olmuşsa?
Bu saatten sonra da pişman olmasının bir anlamı yoktu. Son pişmanlık hiçbir işe yaramazdı. Ama eğer bir pişmanlık yaşamadıysa hâlâ, onu bulduğumuzda bunun bedelini de soracaktık ona. İntikam ateşiyle yanıp sönüyordu içim. Belki çocuk hâlimle benim gücüm yetmezdi ona ama babam her birimizin intikamını alabilirdi.
Ben bunları düşünüp yola daldığım esnada gelmiş olmalıyız ki araba durdu. Başımı camdan kaldırınca arabanın hemen önünde büyük, demir kapıyı fark ettim. Dikiz aynadan Tolga Abi’ye baktığımda sanki üzerindeki bakışları fark etmiş gibi bana döndü. “Araba dışarıda kalsın. Kapının açılması çok uzun sürüyor.” dedi sadece. Eski demir kapı zamanla paslandığı için sürgülü kısmının açılması artık çok uzun sürüyor olmalıydı. Bunu önemsemedim zira şu an yaşadığım iç mübadelemin yanında bu hiçbir şeydi. Çocukluğumu geçirdiğim bu evdeki tüm güzel anılarım annemin gittiği gece sonlanmıştı. Ve şimdi o geçmişimde bıraktığım küçük çocuğun sanrısı, kendi minik dünyamın ne denli büyük bir karanlığa gömüldüğü bana gösteriyordu.
Bununla yüzleşmek canımı yaksa da Tolga Abi’nin ardından dışarı çıkacak gücü kendimde bulabildim sonunda. Kapımın yavaşça kapatırken çıkardığı sesine, kuru çalıların ayaklarımızın altında ezilirken çıkardığı çıtırtısı eşlik etti.
Hava çok soğuktu. Ve ben kendimi bildim bileli çok üşürdüm. Bu yüzden titreyen bedenimi, iyice sarmaladım montumla. Birkaç adım sonrası demir kapıyla duraksadık. Tolga Abi cebinden bir anahtar çıkarıp bana uzattı. Onun neden kapıyı kendisinin açmadığını idrak edemesem de üstünde durmadım. Büyük, eski ve paslı anahtarı; kapının anahtar deliğine soktum ve tık sesi gelene kadar iki tur çevirdim. Anahtarı ona geri uzattığımda tekrardan cebine attı ve kapıyı ittirdi.
Kapı bahçeye doğru büyük bir gıcırtıyla açılınca yüzüm istemsizce buruşmuştu. İkimiz de temkinli adımlarla bahçeye girdik. Her ne kadar karanlık yüzünden önümü bile zor görsem de hayal meyal hatırladığım ön bahçeye merakla bakıyordum. Tüm heybetiyle karşımızda uzanan ev orta boyutlarda bir malikaneyi andırıyordu.
Kapının biraz ilerisinde ortasında üç katlı mermer kurnası ve tepesinde de fıskiyesi olan bir süs havuzu vardı. İçinde yıllardır su olmadığı çok açıktı ancak mermer yer yer yosun tutmuş ve sararmıştı. İçinde biriken yapraklar, geçtiğimiz gün yağan yağmurla ıslanmış ve çamurlu su birikmişti içinde. Bir zamanlar gösterişi temsil eden oymaların içini şimdi örümcek ağları doldurmuştu. Bu süs havuzu bile on yıldır bu eve uğranmadığını gösterirken ben niye babamın bu denli işine yarayacak belgelerinin hâlâ bu evde kaldığını anlamaya çalışıyordum.
Arabaların rahat geçebileceği yol, her iki tarafından dolaşıp bahçenin iki yanındaki minik garaj ve depolara uzanıyordu. Süs havuzunun solundan yürüyorduk ve her iki yol da birleşip şatafatlı evin büyük giriş kapısına çıkıyordu. Önünde durduğumuz ahşap kapıdan çektim bakışlarımı, Tolga Abi’ye çevirdim. Bu sefer pantolonunun cebine attı elini ve çıkardığı daha minik bir anahtarı tekrardan bana uzattı. Olabildiğince sessiz bir şekilde açtım kapıyı ve Tolga Abi'ye geri uzattım.
Önden o eve girip ışıkları açarken ben giriş kapısının önünde kalakaldım. Bu kapıdan çıktıktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamıştı. Ben annemle girdiğim bu evden öksüz bir çocuk olarak çıkmıştım yedi yaşımda. Sert yutkunuşumun sesi kulaklarıma çarparken öksüz bir çocuk olarak tekrardan girdim bu eve. Annemsiz olmak en çok da annemle anılarımızın olduğu yerlerde yakıyordu canımı. On sene evvel bu kapının ardında oyunlar oynayan çocuğu yaşayacaklarını bile bile izliyordum şu an. Sadece izliyordum ama. Ne çekip kurtarabiliyordum onu o evden ne de anlatabiliyordum olacakları ona önceden. Yaşayacaktı ve bir gecede büyüyecekti. Yine de ona ulaşma hayaliyle ilk adımımı attım eve.
Ben yıllar sonra tekrardan bu evin her köşesine sinen annemin kokusunu hissettim.
Ben yıllar sonra tekrardan bu evin içindeki anılarımızı gördüm.
Be ben yıllar sonra tekrardan koridorlarda yankılanan kahkahalarımızın sesini duydum.
Ve ben yıllar sonra tekrardan bu evin içinde bulundum.
Yaşadığım duygu silsilesin, bastırmaya çalışarak Tolga Abi’ye döndüm. “Ben gidip belgeyi alayım.” Arkamı dönüp hemen karşımızdaki merdivenlerin yanındaki koridora doğru yürümeye başladım. Kapıyla aramda birkaç adım kaldığında durakladım ve Tolga Abi'ye dönerek sordum. “Tam olarak, nasıl bir belge arıyorum?”
“Siyah bir zarfın içinde olması gerek.” Cevabımı aldıktan sonra tekrardan ona arkamı döndüm. Krem rengi kapının üzerindeki çıtalarda biriken tozları umursamayarak elimi kapının kulpuna yasladım. Açmadan önce bir süre bekledim. Hafızamdan silinmeye yüz tutmuş anılarım teker teker gözümün önünde canlanıyorken ben ısrarla arka plana atıyordum o annemli günleri. Artık geçmişti. Ve geçmiş, dünde kalmaya mahkûmdu.
Eğer şu anda, geçmiş var olursa şu anın anlamı neydi ki?
Gözümü kapatıp tek bir hamlede açtım kapıyı. Elimle hafifçe ittirip; büyük bir gıcırtıyla, içine yılların hapsolduğu odayı ortaya çıkarmasını bekledim. Önce odanın sol duvarını boydan boya kaplayan kitaplık girdi görüş açıma. Sonra kitaplığın hemen önündeki tahta şövalye ve yanında duran rengârenk boya tüpleri ile dolu bir servis arabası... Annem, ressamdı. Hem de çok yetenekliydi. Henüz çocukken bile anlayabiliyordum çizimlerinin ne denli güzel olduğunu.
O son gece de şövalyenin önündeki boyalarla lekelenmiş olan pufta oturmuş, bir şeyler çiziyordu. Ne çizdiğini hatırlayamıyordum ancak neredeyse yeni başladığı bilgisi hâlâ hafızamdaydı. Bitmiş olması zordu. Peki öyleyse, bu şövalye neden boştu?
O resmi görmek isterdim. Annemin elinin son değdiği şeylerden birine dokunmak, düşündüğü son şeylerin tuvale yansımasını görmek, onu hissetmek... En çok da o tabloyu tamamlamak isterdim. Onu yarım kalan hikâyesini olmasa da onun yarım kalan sanatını devam ettirmek isterdim. Ki bu benim en doğal hakkımdı da. Ancak şu an olmazdı. Şu an arayamazdım o tabloyu. Şu an sadece ihtiyacım olan o belgeyi alacak ve bu evi terk edecektim. Bu kadarı bile fazlaydı benim için. Daha sonra babamdan isteyebilirdim.
Karşımdaki camın hemen önünde duran ahşap masaya yaklaştım ve yanındaki kapaklı dolabı açtım. Üst rafı, boş birkaç kâğıt dışında tamamen boştu. Alt rafında ise bir kasa vardı. Muhtemelen içi boştu. Öyle olmasa bile şifresini bilmiyordum ve ihtiyacım olan şey orada olsaydı, kesinlikle şifreyi de söylerdi babam. Kapağı kapatıp masanın diğer yanındaki çekmeceyi açtım. İlk çekmecede birkaç kalem görünce geri kapattım. Bir altındaki çekmecenin ise tamamen boş olduğunu görünce sıkıntılı bir nefesi içime çektim. Etraf çok tozluydu ve ben tozdan dolayı öksürmeye başlamıştım.
Ayrıca; taşınırken, o zamanlar işine yaramayan şeyler hariç neredeyse tüm her şeyini yanına almıştı babam. Geriye de böyle tek tük şeyler kalmıştı. Ne olurdu da burayı arşiv olarak kullanmak yerine onları da alsaydı?
Masadaki son ve en büyük çekmeceyi açtığımda çekmecede gördüğüm açık kahverengi oyuncak ayı ile gözlerim kısıldı. Tam orta kısmında kalp olan bir oyuncak ayı, bana çekmeceden gülümsüyordu.
Birden yüzüme mahzun bir gülümseme yayıldı. “Bobi,” diye bir mırıltı döküldü dudaklarımdan. Sanki yeni doğan bir bebekmiş gibi dikkatle aldım onu ellerime. Çocukluğumdan kalmaydı bu eski ayıcık. Her yere götürdüğüm, hiçbir zaman yanımdan ayırmadığım bu tatlı dostumu, kaybettim sanmıştım. Kulağa komik geliyordu ama bu kadar değer verdiğim bir şeyi kaybetme düşüncesini gururuma yedirememiş ve bir kez olsun babama sormamıştım yerini. Öyle de gereksiz bir gururum vardı.
Onu ardımda bırakamazdım. Bu yüzden dikkatlice kollarımın arasına aldım ve çekmeceye tekrardan göz gezdirdim. Bunu yaparken de tozlar nedeniyle serçe öksürmüştüm. Orada, yerde duran siyah zarfa, zafer kazanmışçasına bakıp onu aldığım gibi çekmeceyi geri kapattım.
Yüzümde güller açarken odadan çıkıp beni bıraktığım yerde bekleyen adamın yanına gittim. Gözleri önce sağ elimdeki dosyayı, sonra ise sol elimle kucağımda tuttuğum ayıcığı görünce gülümsedi. “Bakıyorum, bulmuşsun yine onu.” dedi gözüyle ayıcığımı göstererek. Ona koca bir gülümseme sunup kapıya doğru ilerledim. Birlikte tekrardan arabaya binince kucağıma ayıcığımı bırakıp başımı da cama yasladım. Araba hareketlendiğinde odak noktam silikleşmişti.
Nedensizce üzgün hissediyordum bugün kendimi. Bu da daha fazla uykumun gelmesine neden oluyordu. İşin bana komik gelen yanı ise; daha birkaç dakika önce gülücükler saçarken, şimdi tekrardan depresif bir moda bürünmüştüm ve bunun geçerli tek bir nedeni yoktu. Yüzümde buruk bir tebessüm belirdi. İyi değildim.
Hiç iyi değildim.
Ve sorunun ne olduğunu bilmediğim gibi sorunun nasıl çözüleceğini de bilmiyordum. Sıkıntıyla derin bir nefes alıp yavaşça kucağımdaki oyuncağın kirli tüylerini okşamaya başladım. Yoldan geçip giden ağaçları tek tek sayarken, üzerime çöken uyku ile derince esnedim. İki yüz doksan dördüncü ağaç, seksen ikinci ışık direği sonrasında bilincimin artık tamamen kapandığını hissettim.
2.Bölüm: Oyuncak Bobi
“Baran’ın dedikleri aklımı çok kurcaladı açıkçası Beste. Bir şeyler düşünüyor benim hakkımda. Ama ne bilmiyorum.” dedim telefonumu cebime koyarken. “Bunların hepsi ilk karşılaşmanızda mı oldu yani?” diye sordu Beste tereddütle. “Evet.”
“İşte bu kafamı kurcalıyor. Bir kere sınava girmemiş, senin orada olduğunu da görmüş diyelim. Kadınlar tuvaletine girip sana ahkam kesecek bir nedeni olmalı. Kimse ilk kez gördüğü birine bu tarz ithamlarda bulunmaz.” dedi düşünceyle. “Bir şekilde öğrenmiş olmalı seni.”
“Belki Ceylin anlatmıştır…” dedim düşünceli bir sesle. “Ki Ceylin’in benden onlara bahsettiğini kendisi de söylemişti zaten.” diye de ekledim.
“Ceylin’in söylediğini düşünsek, anlattıklarına göre ona da bir açık vermemişsin ki. Bir şeyler eksik ama ne inan bilmiyorum Ada.” dediğinde iç çekerek karşılık verdim ona.
“Ayrıca, bilmiyorum... Biraz garip bir tanışma ve ilk izlenim oldu gibi. Her şey çok hızlı gelişti ve ben daha şimdiden kontrolü kaybetmek üzereyim. Bu kadar karıştırmamalıydı kafamı. Her şey çok basitti oysaki.” dedim telefonun diğer ucunda beni dinleyen kıza. Tam bir saat otuz sekiz dakikadır yaşadığım iki günün en ufak detayına kadar anlatıyordum ona.
Hayattaki her olay bir hikâyenin parçasıdır. Bazen mutlulukla başlar hikâyelerin başlangıcı, bazen bir rastlantı eseri yollarınız kesişir hikâyedeki dostlarınızla. Bazen ise planlı bir şekilde başlar, tuhaf bir şekilde gelişir. Her biri ne kadar farklı olursa olsun hepsinin tek orta noktası, sonlarıdır. Sonlar başlardan bağımsız fakat bir o kadar da bağımlıdır. Başlangıç vagonuyla aynı lokomotife bağlıdır sonlar vagonu ancak içindeki yolcular veyahut yükler bambaşkadır.
Açıkçası ben de öyle olsun istiyordum. Bir amaç uğruna oynadığım bu oyunda gerçek oyun arkadaşları edinerek sahneden ayrılmayı, can yakmak yerine can kazanmayı istiyordum. Fakat öyle inanmıştım ki bunun çok zor olabileceğine; böyle kolay kabul görmeyi, bu kadar hızlı sevilmeyi beklemiyordum. Afallamıştım. Evet, benim durumumum kelime anlamı tam olarak buydu.
“Olsun, kuzum. Böylesi daha doğal olmuş. Hem sıkma canını bunun için. Çok büyütüyorsun gözünde. Hem bak; kaç gündür dünü kuruyordun kafanda, ne nasıl olsun diye planlar yapıp duruyordun. Hiçbir şey plana göre gitmedi, akışına göre gitti. O yüzden rahatla biraz." dedi, Beste. Derin bir nefes aldı ve devam etti. “Ayrıca, ben ocağın başında İstanbul'a geliyorum.” dediğinde asık suratım anında otuz iki diş sırıtmaya terfi etti.
“Gerçekten mi?” diye sordum heyecanla. İtalya'da yaşıyordu Beste. Okulu, ailesi, hayatı oradaydı. Ben ise burada, İstanbul’un yorucu kalabalığında bir başıma mahsur kalmıştım. Ah, tabi birde babam ve Çınar'da vardı.
Beste, Çınar ve ben...
Bizim kaderimiz doğmadan önce birleşmiş, bu ana kadar da soyut olarak ayrılmamıştık. Evet, aramıza bazen insanlar, bazen yollar, bazen kilometreler ve hatta ülkeler girmişti ama biz üçümüzün kalpleri birdi. En küçüğüydüm ben onların. Çınar yirmi bir yaşındaydı, Beste de birkaç ay sonra on dokuza girecekti. Bense on yedimin yarısındaydım henüz.
“Gerçekten.”
“Çok varmış ama olsun. Hem ayın kaçında geliyorsun? Bizde kalıyorsun değil mi? Çınar'a da geçebiliriz istersen. Ben de gelirim. Güzel olur.” Cümlelerimi bir nefeste sıralanmıştım heyecanla. Çınar da İstanbul’daydı. Ancak o ailesi ile yaşamıyordu. Ailesi, Çınar üniversiteyi kazandığında hep hayalleri olan küçük bir sahil kasabasına yerleşme planıyla Muğla’ya taşınmışlardı. Çınar ise burada halinden gayet memnun bir şekilde takılıyordu kafasına göre.
Beste’nin gülme sesi ilişti kulağıma. “Tarihi tam belli değil kuzum, okula göre ayarlayacağım ama ortalarında olur diye düşünüyorum. Bir de Çınar'a sözüm var, onlardayım. Sen de gelirsin istersen.”
“Sorman hata, tabii ki geliyorum. O Çınar efendiye de söyle arada aramalarıma geri dönsün.” Onu her aradığımda fazla boş konuştuğum için bu son zamanlar çağrılarım sık sık cevapsız kalıyordu. Tamam, kabul. Sevdiğim insanlarlayken çenem fazla açılıyordu ama olacaktı o kadar. “Neden acaba, Ada?” dedi imayla. Sanki o görecekmiş gibi göz devirdim ve “Ne bileyim ben? Açmıyor işte telefonunu.” dedim.
“Açmıyor değildir ya bozulmuştur o, bozulmuştur. Yoksa senin gibi önemli bir şahsiyetin çok önemli sözlerini dinlemek için insanlar dakikaları sayıyor.” İkimizde koca bir kahkaha atarken telefonunda uzaklardan gelen bir kadın sesiyle Beste konuşmaya başladı. “Ada, benim kapatmam gerek. Daha sonra konuşuruz.” dediğinde yine görmeyeceğini bile bile başımla onayladım onu. “Tamam, görüşürüz o zaman.”
“Görüşürüz, küçük civciv.” Bana küçük civciv demesiyle yüzümde bir tebessüm oluştu. Bana çocukken de öyle diyordu Beste. Saçlarım sarıya çaldığı için ve onun görüşüyle kendisinin koyu kahve saçlarından çirkin olduğu için kıskanır ve öyle derdi bana. Oysaki o zamanlar bu haliyle adeta bir peri kızına benzediğinin farkında değildi. Sonra büyüdü ve kendi zihninde kurduğu güzellik algılarından kurtuldu ve yansımasıyla barışık yaşamaya başladı. Aynalar, zihnindeki yakıcı sorular değişti ama o alışagelmiş lakaplar bize armağan kaldı.
Cebimden çıkardım telefonumu ve bir şarkı açtım. Dün son iki dersi de uyuklaya uyuklaya geçirmiş, eve ulaşmayı başarmıştım. Yemekten sonra biraz ders çalışıp ardından da dizi izlemiştim.
Sabahsa uyandığım gibi okul için hazırlanmıştım. Babam yine erkenden çıkmıştı bu yüzden yalnız başıma yapmıştım kahvaltımı. Öğrendiğim kadarıyla yabancı bir mücevher firmasıyla yeni bir anlaşma yapmıştı ve o yüzdendi bu yoğunluğu. Olsun, işime gelirdi.
Babam, annem gittikten sonra benim üzerime çok yüklenmiş; özellikle dersler konusunda yapabileceğimin en iyisini benden beklemişti. Tabi bu da benim sevdiğim bir konu değildi. O yüzden koca evde yalnızlık birazcık koysa da şikâyet etmeye niyetim yoktu. Yokluğunda üzerimdeki baskı hafifliyordu.
Bir yandan aldığım poğaçayı yerken okula doğru yürümeye devam ediyordum. Diğer elimi telefonumla birlikte cebime sokmuştum. Hava pek sıcak değildi ama soğuk da değildi. Ama dışarıda kaldığında üşüyordu elim. Başımı hafifçe gökyüzüne doğru kaldırdım. Hava henüz yeni aydınlanıyordu. Gökyüzünde bulut yoktu ama güneşin gücü bizi yakmaya yetmiyordu. Severdim böyle havaları. Her şey dengeliydi ve bu da mutlu ediciydi.
Sabah kahvaltı hazırlamakla uğraşmak istememiş ve poğaça almak için pastaneye gitmiştim. Okulun tam tersi tarafındaydı pastane. Dolayısıyla da yol uzamıştı. Fakat normalde okul, evime yürüyerek yaklaşık on dakikalık bir uzaklıktaydı. Ancak eğer şiddetle karşı çıkmasaydım babamın şirketteki adamlarından biri de beni okula bırakırdı. Babam bunu bana defalarca kez teklif etmişti ancak hem yürüyerek on dakikada gidebileceğim yolu trafikle uzatmak istememiştim hem de yürüyüş yapmayı seviyordum. Sabahları bu serin havada yaptığım bu yürüyüş zihnimi açmama olanak sağlıyordu. Ayrıca yürüyüş yaparken düşünmeyi çok seviyordum. Her türlü şeyi yolda düşünürdüm. Önce kırmızı kablolu kulaklıklarımı kulağıma takardım, sonra zihnimin derinliklerinde kaybolurdum.
Bazen o gün yaptıklarımı düşünürdüm, bazen hayallerimi. Bazen geçmişimi, bazen ise ağabeyimi… Bazen de bugün olduğu gibi Beste’yi arar, onunla konuşarak yürürdüm tüm yolu. Beste aramızdaki saat farkına rağmen benden de erken uyanıyordu. Onu aradığımda ise okula hazırlanıyor oluyordu.
Bunları düşünürken okulun önüne geldiğimi fark edince montumun cebinden çıkardığım öğrenci kartımı kapıdaki turnikelerden birine okutup okulun bahçesine girdim.
🎭
İki elimi yanaklarıma dayamış ve tüm dikkatimi tahtadaki öğretmene vermiş şekilde dersi dinliyordum. Ders tarihti. Ve yirmi dakika sonra okul bitecekti. Öğretmenin dediklerini not almak üzere önüme dönmüştüm ki birden masama küçük, buruşturulmuş bir kâğıt parçası düştü. Kaşlarım hafifçe çatılırken kâğıdı alıp katlarını açmaya başladım. O sırada Ceylin’in arkaya doğru attığı kaçamak bakışları görünce bu kâğıdın ondan geldiğini olduğunu anlamıştım.
Kâğıdı açınca güzel bir el yazısıyla yazılan yazıyı okumaya başladım. “Ada, okul çıkışı bir şeyler yapalım diyoruz. İki sokak ötede geleneksel öğrenci kafemiz var. Ne dersin, bizim tayfa gidelim mi? (Bizim tayfa: Baran, Bartu, sen ve ben.)”
Yazının sonuna gelince dudaklarım hafifçe kıvrıldı. Öne doğru eğilip “Olur.” diye fısıldadım kulağına doğru. Başını sallayarak duyduğunu belirtince tüm dikkatimi tekrardan derse yönlendirdim.
Yirmi dakika sonunda üçümüz birden çantalarımızı toplamış, okulun bahçesinde Baran’ı bekliyorduk. Bu fırsatta babama kafeye gideceğimizi haber veren bir mesaj atmıştım. İki dakikayı geçmeden yanımıza geldiğinde birlikte kısa bir yürüyüş yapıp kafeye girdik. Tek katlı, küçük bir kafeydi. Sıcak bir atmosferi vardı. Kafenin içinde küçük bir şömine vardı ve ateşin çıtırtısı bize huzur veriyordu. Şömineye yakın bir masaya oturduk sırayla.
Henüz yeni yerleşmiştik ki genç bir garson masamıza gelip siparişimizi almaya başladı. Bartu buzlu karamelli mocha, Ceylin ise latte sipariş vermişti. Baran ise onlarca kahve seçeneği arasından sade bir Türk kahvesi istemişti. Fazla geleneksel gelmişti tercihi bana ama yüzümde bir gülümseme oluştu. Ben de sıcak çikolata almıştım. Bir tabak sıcak damla çikolatalı kurabiye eşliğinde geldi siparişimiz. “Şu kurabiyelere bayılıyorum!” dedi Ceylin elindeki kurabiyenin kokusunu içine çekerek. Kurabiyelerden birini yerken diğerleri de kahvelerini içmeye başladı.
Garip bir sessizlik oluşmuştu masada. Arada üçünün de kaçamak bakışlarını üzerimde hissediyordum. Beni daha çok tanımak istiyorlardı, bu bakışlar bu yönde gelişecek bir konuşma istediklerini anlatıyor olmalıydı. “Sen ne okumak istiyorsun Ada?” dedi Ceylin, bana yönelik bir soruyu dile getirerek. “Moda tasarım.” diyerek yanıtladım onu ve ağzımdaki kurabiyenin son parçasını da yutup “Siz?” diyerek ekledim. “Okul öncesi öğretmeni olacağım.” dedi Ceylin büyük bir gurur ve kararlılıkla. Yüz ifadesi küçük çocuklara bayıldığını ve hedefini ne denli istediğini gösteriyordu. Ona hafifçe gülümseyip Bartu’ya döndüm.
“Emin değilim ben henüz. Pazarlama okurum herhalde.” dedikten sonra ekledi. “Aile şirketinin başına geçerek devam edeceğiz. Dijital pazarlama, sosyal medya yönetimi ve reklamcılık üzerine bir şirket. Abim de işletme okuyacak zaten.” diyerek Baran’ın planlarını da belirtmişti ve ailesinin işi hakkında da bana bilgi vermişti. “O tam olarak ne oluyor?” diye sordum şirketleri hakkındaki sorularımı dile getirdim. Bartu hafifçe Baran’a dönüp ona baktığında sorumun cevabını ona bıraktığını anlamıştım. “Şöyle ki anlaştığımız çeşitli şirketler ve markalar için sosyal medya ve dijital yollar ağırlıklı reklam stratejisi geliştiriyor, sosyal medya hesaplarını düzenliyoruz. İlaveten şirketlerin tanıtımı ve kar arttırma konusunda strateji belirleyip yeni şirketlere de yol haritası oluşturuyoruz.” dedi tane tane.
Bu detaylı cevabı şirketlerine fazlasıyla hâkim olduğunu gösteriyordu bana. “Babanın mücevher tasarımcısı olduğunu duymuştum. Moda tasarımını aile şirketi gibi bir şey için mi istiyorsun yoksa kendi isteğin mi?” diye sordu Baran merakla. “Kendi isteğim. Çocukluğumdan beri resim yapmaya bayılıyorum.” diyerek yanıtladım sorusunu. “Bir ara çizimlerini göstersene bize Ada.” dedi Ceylin.
“Olur tabii. Yanımda defterim yok şu an ama yarın getiririm.” diyerek yanıtladım onu. Bana gülümseyerek karşılık verdikten sonra kahvesinden bir lokma aldı ve onu yuttuktan sonra da “Nasıl keşfettin resme yeteneğinin olduğunu?” diye sordu Ceylin merakla. Onun bu merakı veya sorusu Bartu’nun büyük bir kahkaha atmasına neden olurken Baran hafifçe sırıttı. “Ceylin yeteneksiz olduğunu bir türlü kabullenemiyor. Aksine henüz keşfedemediği konusunda diretiyor. Şu g üne kadar denemediği tek aktivite kalmadığın farkına ne zaman varacak çok merak ediyoruz.” dedi Bartu ve gülmeye devam etti. Yüzümde hafif bir tebessüm oluşurken Ceylin masadaki peçetelerden birini buruşturup Bartu’ya attı.
“Neyse Ada, takma sen onları.” dediğinde kahkaha atıp “Annem de çok güzel resim yapardı benim. Onunla yapa yapa teknikleri öğrenmeye başladım. Sonra da çok eğlendiğimi fark ettim. Hiç bırakmadım.” Cümlem bittiğinde o unutulmaya yüz tutmuş hislerin tekrardan hatırıma düşmesiyle sertçe yutkundum. Ancak ruh halimin bozulmasını anlamalarına izin vermeden yüzüme yalancı bir tebessüm kondurdum.
Artık annemle bir daha asla resim yapamayacak olmak canımı yakıyordu.
🎭
Evin kapısından içeri girdiğimde beni karşılayan bir bavul gördüm. Tanıdığımız öyle çok yakın bir akrabamız yoktu. Babam markasının dünya çapında ve oldukça önde gelen bir marka olduğundan dolayı hasımları olabileceğini söyler, güvenlik açısından uygun olmayacağını dile getirip yatılı misafirleri evde ağırlamıyor, onun yerine bir otelde karşılıyordu. Ya Beste erkenden gelmiş, bana sürpriz yapmıştı ya da babam bir yere gidecekti. Salona doğru yol alırken “Baba?” diye seslendim.
Kapıdan girdiğimde ise arka bahçeye bakan camın karşısındaki koltuğa sırtı kapıya dönük bir şekilde oturmuş olan bir erkek bedenini yani babamı gördüm. Benim sesim ile omzunun üstünden bana çevirdi kafasını. “Gel kızım, ben de seni bekliyordum.” dedi babam. Ben ise kurduğumuz göz temasını bozmadan yanına gittim ve koltuğa oturdum. “Bir yere mi gidiyorsun?” diye sordum yüzümü camdan tarafa çevirirken.
“İtalya’ya gitmem gerek. Önemli bir toplantım var,” dedi yorgun sesiyle. “Eğer iyi geçerse birkaç görüşme ve toplantı daha olacak gibi. Pazartesiye kadar gelirim diye düşünüyorum, ancak uzayabilir de,” diye ekledi. Ancak duraksamasından anlaşılacağı üzere bunu demeye son anda karar vermiş gibiydi.
Bir eliyle alnını ovalarken başımı anlayışla salladım. “Kolay gelsin,” dedim ve gülümseyerek ona döndüm. “Hafta sonu Çınar’a gidebilir miyim? Hem en azından hafta sonu evde yalnız kalmış olmam.” dedim tatlı tutmaya çalıştığım bir sesle.
Ben ondan gelecek cevabı dört gözle beklerken o ise sadece bana yandan bir bakış attı. Kocaman bir gülümseme belirdi yüzümde. Bu, evet demekti bizim dilimizde. “Evden çıkarken mutlaka Tolga yanında olsun.” Tolga Abi, babamın sağ koluydu. Benimle ve evle alakalı işleri o yapardı. Beni okula o götürürdü arabayla gideceğim zaman. Evin kapısındaki güvenlik kulübesinde kalırdı tüm gün. Yeri geldiğinde bir korumaymış gibi dibimden ayrılmazdı, yeri geldiğinde ise özel şoförümmüş gibi gittiğim yerlerin kapısına kadar götürürdü beni. “Zorunlu olmadıkça da çıkmamaya çalış. Sorumluluklarını da aksatma yokluğumu fırsat bilip.” dedi kuru bir sesle. “Tamam,” dedim sadece.
Dedikleri bitmiş olacak ki saatine bakarak ayağa kalktı. “Dikkatli ol, kızım.” dedikten sonra salondan ayrıldı. Bende onun peşinden giderken üzerindeki takım elbisesinin ceketini düzeltmesini izledim. Ardından hiçbir şey demeden bavulunu da alıp evden çıktı. Kapıyı kapattığı an derin bir nefes aldım.
Sonrasında hemen karşımda duran merdivenlerden üst kata, odama çıkıp kendimi yatağa bıraktım. Son iki dersimiz bedendi ve biz iki ders boyunca çekişmeli bir voleybol maçı yapmıştık ve ben yorgunluktan ölüyordum.
Ancak bu fırsat benim için kaçmazdı ve uykuyu erteleyebilirdim. Ayrıca derslerde oluşan açıklarımın büyük bir kısmını bitirmiştim. Okuldaki sınavlar ise iki hafta sonra başlayacaktı. O yüzden şu anda çalışmam gereken öyle çok ders yoktu. Beni rahatsız edecek, dikkatimi dağıtacak kimse de yoktu. Bu yüzden güzel bir beyin fırtınası yapabilir, aklımda oluşan soru işaretlerini kapatmak üzere çalışabilirdim. Dolabımın içindeki küçük kasanın şifresini girdim ve açılan kasanın içine göz attım. Aradığım büyük defteri alıp kasayı tekrardan kilitledim. Birkaç tane kalem ve bilgisayarımı da aldığım gibi doğruca aşağı, bahçeye indim. Kış güneşinin vurduğu bahçede hem soğuktan hem güneşten korunmak için köşedeki kamelya geçtim.
Eşyalarımı ortadaki masaya bırakıp etrafı cam ile çevrili kamelyanın kapısını kapattım. İçerideki minik ısıtıcıyı çalıştırdım ve rahat koltuklardan birine yerleştim.
Defterimi alıp boş bir sayfa açtım. Ne zaman kafam karışsa o konuya dair her şeyi yazar, göremediklerimi ve ihmal ettiğim gerçekleri görerek yüzleşir, aklımdaki kalabalıktan kurtulurdum. Ve bu defteri de o yüzden ayırmıştım kendime. İçinde türlü türlü konular ve iç dünyamı yansıtan gerçekler olduğu için kasamda saklıyordum bu defteri.
Elime aldığım mavi keçeli kalemi sağa sola saklarken bu işin başladığı ilk günü, Ceylin ile tiyatroda tanıştığımız günün detaylarını hatırlamaya çalıştım. Aklımda o güne dair bir şeyler canlanmaya başladığında elimdeki mavi kalem ile deftere kocaman harflerle ‘Ceylin Aksoy’ yazdım.
Sonrasında normal bir kalem alıp maddeler halinde bildiğim her şeyi yazmaya başladım.
1- Şu anda 17 yaşında.
2- Fazla cana yakın ve enerjik bir kişiliği var. Şimdiye kadar çok iyi anlaştık.
3- Tiyatroya gitmeyi çok seviyor.
4- Bartu Ilgaz ile yan yana oturuyor ve çok yakınlar.
Baran Ilgaz ile o kadar da yakın olmadıklarını fark ettim o an. Ceylin ile Bartu'nun ilişkisi, Beste ile benim ilişkimize benziyordu. Ancak Baran ile ilişkisi daha uzaktı. Baran da bu durumda Çınar'a benziyordu. Daha büyük, daha olgundu. Baran Ilgaz da aynı Çınar gibi bir kara kutuydu. Ve bu kara kutunun içini görme fikri beni fazlasıyla cezbettiği için Bartu Ilgaz’ı es geçip arka sayfaya ‘Baran Ilgaz’ diye bir başlık attım.
Kalemi kâğıda yaklaştırdım ve yazmak üzere bekledim ancak yazacak bir şeyler bulamayınca sıkıntıyla geri çektim. Çok şey düşünüyordum Baran Ilgaz hakkında ama hiçbir şey bir cümle olacak kadar bile net değildi. İlk karşılaşmamızı düşündüm. Işıkların gitmesi ve karanlığın içinden ortaya çıkışı özenle planlanmış gibiydi.
Peki, niye bu kadar uğraşmıştı ki böyle basit bir konu hakkında?
Ya ben olsaydım onunla tanışmak için böyle bir organizasyon yapan, o zaman basit mi olacaktı yoksa ustaca düşünülmüş bir plan mı?
Evet, benim planımın bir parçası olacaktı.
Benim bir planım vardı. Plan dahilinde bir oyun kurmuştum ve başrol oyuncusu bendim. Oyunumun oynanabilmesi için yardımcı oyunculara ihtiyacım vardı. Bunun için Ceylin’i kullanmış, Baran ve Bartu Ilgaz’a yakınlaşmıştım. Onlar benim oyunumda yardımcı oyuncu oluyordu ve ben başroldüm. Öyleydim değil mi?
Ama ya ben de bir başrol değil de yardımcı oyuncu isem? Hem de kendi oyunumda değil de başka birinin oyununda, bilinmeyen bir dünyada bilinmeyen bir çaba için kullanılan bir yardımcı oyuncu isem?
İşte bunu düşündüğün an içime büyük bir korku yayıldı. Ava giderken avlanma düşüncesi, tüm bedenimi yakarcasına ele geçirirken parçalar bir yapboz gibi birleşti zihnimde. Önce kendinden son derece emin bir şekilde bir amacım olduğu konusunda suçlamıştı beni. Ki bunu yaparken yanılma payı olmasından tek bir zerre korkmamış, kendinden emin bir şekilde yapmıştı bütün ithamlarını. Benim kafam karıştığı an konuyu kapatmış ve kolyemi vermişti bana. Sonra ise şaşkınlığımdan yararlanarak ortadan kaybolmuştu.
Kolyem! O gece gördüğüm rüya geldi aklıma. Ne zaman annemle alakalı bir rüya görsem rüyamın konusuyla alakalı bir olay gelirdi başıma. Sanki olacakları biliyormuş gibi bana bir işaret verir, beni uyarırdı. Genellikle rüya anında neler hissettiysem onun tersi olan hisleri yaşardım yakın gelecekte.
Kimsesiz, çaresiz kaldığımı hissetmiştim rüyamda. O kolye benim her şeyimdi. O kolyeyi bulan kişi benim her şeyim, tüm çarelerim mi olacak diyordu annem bana? Kolyem o sabah da ben fark etmeden kaybolmuştu ve onu bulan kişi mi eksik yanımı dolduracaktı? Bunu mu anlatıyordu annem? Peki o kişinin Baran Ilgaz olduğundan haberi var mıydı? Sahi, kimdi Baran Ilgaz?
Karmaşık düşüncelere, derinleri görme çabasına öyle odaklanmıştım ki en basit şeyleri gözden kaçırdığımı fark ettim. Bilgisayarımı açtım. Tarayıcıya girdim ve arama motoruna ‘Baran Ilgaz kimdir?’ yazdım.
Basit sonuçlar için basit düşünmek gerekirdi.
Arama tuşuna basıp sayfanın yüklenmesini bekledim. En sonunda yüklenen sayfa ile çıkan magazin sitelerinden birine tıkladım. Açılan sayfa ile beni bir fotoğrafı karşıladı. Bir etkinlikte çekildiğini düşündüğüm bir fotoğraftı bu. Üzerinde siyah takım elbise, içinde siyah bir gömlek ve yine aynı renk bir kravat vardı. Kumral saçları günlük hayatta kullandığı gibi dağınık bir model verilmişti. Çehresi sertti ancak kameraya sunduğu belli belirsiz gülümseme biraz olsun yumuşatmıştı onu.
Fotoğrafı biraz kaydırdım ve altta beni karşılayan büyük başlığı dikkatle okumaya başladım.
“Ilgazlar Grup’un genç varisi Baran Ilgaz, dün gece katıldığı bir etkinlikte görüntülendi...”
Başlık bundan ibaretti. Umarım boş bir yazı okumam diye düşünürken biraz daha alta kaydırdım ve önüme çıkan yazıyı da aynı dikkatle okudum.
“Ünlü iş insanı Okan Ilgaz ve Pınar Güneş'in büyük oğlu Baran Ilgaz, dün geceki ödül töreni çıkışı görüntülendi. Verdiği röportajda şu sözleri söyleyen Ilgaz, binicilik kariyeri hakkında bilgi verdi. İşte Ilgaz'ın sözleri: ‘Son altı aydır milli takıma girmek için çalışmalar yapıyorum. Binicilik kariyerimi milli takımda devam ettirmek, ülkem adına yarışmak istiyorum.’
Peki, Baran Ilgaz kimdir?”
Yeni haber başlığı ile duraksadım. Binicilik ile ilgilendiğini ve bunu profesyonel olarak yaptığını bilmiyordum. Defterime bunu not alırken okumaya devam ettim.
“27 Ekim 1998 tarihinde Bolu'da doğan Baran Ilgaz, Okan Ilgaz ve Pınar Güneş çiftinin büyük oğludur. Eğitiminin şimdiye kadarki kısmını Arısoy Koleji'nde tamamlamış, okul çapında da büyük bir başarı elde etmiştir. Henüz, beş yaşında binicilik ile tanışan Ilgaz, o günden beri hatırı sayılır başarılara imza atmış, milli takım için çalışmalara başlamıştır. Henüz yeni on dokuz yaşına giren Ilgaz, junior kategorisinde Avrupa Şampiyonluğunu elde etmiştir.”
Yazının sonuna geldiğimde dudaklarım beğeniyle kıvrıldı. Son olarak sitesin sonunda bir engelli parkurda, simsiyah bir atın üzerinde kırmızı ve bej rengi ağırlıklı binici kıyafetiyle poz vermiş olduğu bir fotoğrafı vardı. Fotoğraf birkaç sene önceden çekilmiş olmalı ki çok daha küçük gözüküyordu. Saçlarını sol tarafına yatırmış ancak dağınık görüntüsünü engelleyememişti. Yüzünde samimi bir gülümseme vardı. Yeşil gözleri fotoğraftan bile belli olacak kadar parlıyordu. Ve daha önce fark etmediğim gamzesi, sol yanağını süslüyordu.
Dürüst olmak gerekirse, onu sadece ailesinin isminden faydalanıp ve hiçbir başarısı olmayan, baba parası zenginlerinden zannetmiştim. Ilgaz ailesinin hatırı sayılır bir mal varlığı olduğunu biliyordum. Ancak onu tanıdığın kadarıyla öyle biri değildi aksine kendisine yaptığı bu yatırım ve istikrarlı ilerlemesi takdire şayandı.
Doğum tarihi ve yeri de dahil olmak üzere önemli gördüğüm tüm bilgileri deftere yazdım ve siteden çıktım. İşe yarar bir şeyler öğrenmek amacıyla biraz daha araştırma yaptım. Son zamanlarda isminin geçtiği magazin haberleri, yakın geçmişte kazandığı ödüller, yaklaşan yarışları da dahil olmak üzere birçok bilgi elde etmiş ve ana hatlarıyla not almıştım.
Doğum gününü güzel bir kafede arkadaşları ve ailesi ile kutlamış, akşamında ise birkaç arkadaşıyla bir bar çıkışında görüntülenmişti. Geçtiğimiz ay Fransa'da düzenlenen bir yarışa katılmış ve ikincilik ödülünü almıştı. Ayrıca 29 Ekim'de yapılan kutlama gösterisinde de rol almıştı. Bir sonraki müsabakası ise ocağın yirmi yedisinde, şehir içindeydi. İtiraf etmeliydim ki binicilik konusunda başarılıydı, en azından istatistiklere göre öyleydi ve ben fazlasıyla onun at üzerindeki hâlini fazlasıyla merak etmiştim. Kim bilir, belki izleme şansını yakalardım.
Araştıracak başka bir şeyin kalmadığını fark ettiğim an bilgisayarı kapattım. Evet, Bartu’yu atlamıştım ancak ona çok ihtiyacım olacağını sanmıyordum. Şirketle, babasıyla ve işlerle daha haşır neşir olan Baran’dı. Ayrıca daha dişli bir rakip olduğu da şüphesiz bir gerçekti. Belki basit düşünülürse neden zor yolu yani onu seçtiğimi anlaşılmazdı ancak ben karmaşık düşünmüş ve Baran Ilgaz üzerinden oynamaya karar vermiştim.
Karakter olarak zıt gibi gözüküyorduk ancak eğer o da benim gibi asıl kişiliğini saklamıyorsa çok benziyorduk. İkimiz de karmaşık düşünüp, derin bir bakış açısıyla hareket ediyorduk. Ben, ondan yararlanmayı istiyordum; o ise benim ne yaptığımı anlamayı. Birbirimizin sürekli açıklarını arayacak ve bir yarış halinde bulunacaktık. Bu da çok daha fazla bilgi ve yakınlaşmaya sebep olacaktı.
Bu yola başvurma kararını aldığım zamandan yani bir ay öncesinden beri onları kullanacak olma düşüncesi vicdanımı sızlatıyordu. Ancak bu duyguyu her seferinde savuşturuyordum. Onlara herhangi bir zarar gelmeyecekti fakat biz Yiğit Yalçın’a kavuşacaktık.
Ayrıca buna mecbur hissediyordum kendimi. Annemi kavuşturamamıştık oğluna fakat babamın da çok geç olmadan ona ulaşması, boynumun borcu gibi geliyordu bana. Birileri büyük bir günah işlemişti ve onun yerine yanmak görevimmiş gibi hissediyordum.
Belki de sevdiklerimin göz göre göre yanmasını izlemektense bizzat kendim yanmayı tercih ediyordum...
🎭
Odama çıktığımda kendimi doğruca banyoya attım. Küvetin tıpasını kapatıp sıcak suyu açtım. Bedenimin yatışmaya, ruhumun ise dinlenmeye ihtiyacı vardı. Küvete su yavaş yavaş dolarken banyo dolabından bebek gibi kokan bir banyo bombası aldım. Paketini açmadan küvetin kenarına koyup odama geri döndüm.
Telefonumu kapattım ve eski müzik çalarımı da alıp banyoya geri döndüm. Suyu kapatıp banyo bombasını paketinden çıkardım ve paketi çöpe attım. Elimdeki minik topu suya bıraktım. Bomba suda parçalanıp köpürürken müzik çalardan klasik bir parça açtım.
Müzik ruha iyi gelmezdi. Ruhtaki yaraları söküp atardı çoğu zaman. Ve bugün benim ruhumun iyileşmeye ihtiyacı vardı. Bir aydır gündemimde olan Ilgazlar mevzusuna sonunda giriş yapmıştım ve ayların yükü sonunda hafiflemişti. Ruhumdaki yorgunluğu atmaya da ihtiyacım vardı. Müziğin sesini çok olmasa da yüksek sayılabilecek kadar açıp müzik çaları lavabo tezgâhına bıraktım. Son olarak üzerimdeki tüm kıyafetlerden kurtulup kendimi sıcak suya attığımda yüzümde bir tebessüm belirdi.
Sıcak su tüm bedenime istila ederken; vanilya kokusu ciğerlerimi, yavaş ritimle çalan müzik ise kulaklarımı huzurla doldurdu.
Bir süre başımı arkaya yaslayıp gözlerimi kapattım. Hiçbir şey düşünmeden öylece bekledim. Acaba, burada uyusam ne olurdu?
Biraz daha kalırsam hasta olacaktım daha da kötüsü burada uyuyakalırsam hastanelik olacağımın farkındaydım. Ve benim çoktan uykum gelmeye başlamıştı. Bu yüzden hızlıca durulandım ve küvetten çıktım. Önce saçlarımı kuruttum her ne kadar üşensem de. Sonrasında ise yumuşacık bir pijama takımı giydim. Şimdi uyumak çok cazip bir fikirdi ancak daha akşam yemeği yememiştim bile. Karnım öyle açtı ki buzdolabında ne bulursam yiyebilirdim. Sahi, saat kaçtı ki?
Telefonumu alıp açma tuşuna bastım ve komodinin üzerine koyduktan sonra çekmeceden aldığım tarakla saçımı taramaya başladım onu beklerken.
Telefon açıldıktan sonra tarağımı geri çekmeceye koydum ve telefonumun şifresini girdim. Saatin neredeyse sekiz olduğunu görünce yutkundum. Yemek saati biraz geçmişti ve muhtemelen Serpil Abla çoktan evine gitmişti. Serpil Abla, evimizdeki yemek işleriyle ilgilenen genç bir kadındı. Henüz yirmilerinin ortasında gibi görünüyordu ancak dört yılı aşkın bir süredir bizim yanımızda çalışıyordu. Hem çok iyi kalpli ve sevecendi hem de çok güzel yemek yapıyordu.
Sabah ben gittikten biraz sonra gelirdi genellikle, akşam da yedi gibi giderdi. Kahvaltımı ben kendim halletsem de diğer yemekler ondaydı.
Telefonumu odamda bırakıp mutfağa indim. Dolapta bulduğum yemeklere bir göz attıktan sonra kendime bir şeyler ısıtıp karnımı doyurdum. Dağınıklığımı da topladıktan sonra tekrardan odama çıktım.
Okuduğum kitabı alıp yatağıma uzanmıştım ki telefonumun yanan ışığı dikkatimi çekti. Telefonumu elime aldım ve yeni uzandığım yerden doğruldum. Art arda gelen bildirimlerden birine tıklayıp mesaj uygulamasına girdim. Tolga Abi’dendi mesajlar.
“Ada, baban aradı şimdi.”
“Önemli bir belge lazımmış.”
“Tarabya’daki evde olan bir belge, bu. Mail atman gerekiyormuş.”
“Bahçede bekliyorum seni.”
Okuduğum mesajla sertçe yutkundum. Oraya gitmek istemiyordum. Ancak başka seçeneğimin de olmadığını bildiğim için yavaşça kalktım yataktan. Annem gitmeden önce Tarabya’da, büyük bir villada yaşıyorduk. Ancak annemden sonra şu anki evimize taşınmıştık. Her şeyimi anılarla birlikte bırakmıştım o evde, bir daha da gitmemiştim. Tam dokuz yıldır, on bir ay dört gündür yakınından bile geçmemiştim o evin.
Fakat her türlü güvenlik için babamın hiçbir adamı herhangi bir eve, yanında bir aile üyesi olmadan giremezdi. İşte bu yüzden gitmek zorunda olmam, içimi huzursuz etmeye yetiyordu. Benim için zor bir yer, zor hatıralar dolu bir yerdi. Sıkıntıyla nefes alarak küçük giyinme odama girdim. Kıyafetlerime göz gezdirip siyah bir tayt, gri ve büyük beden bir kapüşonlu alıp üzerime geçirdim. Saçlarımı rahat bir topuz yaptıktan sonra gelen uykumu açmak için yüzümü soğuk suyla yıkadım.
Spor ayakkabılarımı ve montumu da giydikten sonra, telefonumu ve kulaklığımı evden çıktım. Hemen kapının önünde beni bekleyen arabayı görünce oflaya oflaya arka koltuğa yerleştim. Tarabya’daki evimiz ormanlık alanda, merkezden uzakta olduğu için normalde yarım saat olan yol, yaklaşık bir saate çıkıyordu. Uykum fazlasıyla bastırdığı için trafiğin olmamasını umuyordum.
Kırmızı kablolu kulaklığımı kulağıma takıp güzel bir şarkı açtım. Ardından başımı cama yaslayıp hızla görüş açıma girip aynı hızla da gözden kaybolan ağaçları, etrafına ışık saçan sokak lambalarını, koca bir metal yığını halinde olan elektrik direklerini, yoldan geçen tek tük araçları izledim sessizce. Şehrin üzerine gece çökmüş; karanlığı ruhlara, sessizliği ise zihinlere işliyordu.
Geceleri çok severdim. İnsanların en yalın olduğu hâldi... Ve geceleri hiç sevmezdim. İnsanlar ruhlarını yansıtınca içlerindeki saf kötülük dışarı çıkardı. Kötü insanlar... Acaba şu anda mutlular mı? Acaba şu anda hayatları mahvedenler mutlu mu? Acaba Yeliz Tunç şu anda mutlu mu?
Çok merak ediyordum, ne geçmişti eline. Ermiş miydi muradına, kavuşmuş muydu takıntılı aşkına? İçi soğumuş muydu? Ya hiçbir şey olmamış gibi kendi hayatına baktıysa? Belki bir aile kurmuş, bir çocuk sahibi olmuş ve mutluysa? Peki ya aklı başına gelmiş ve pişman olmuşsa?
Bu saatten sonra da pişman olmasının bir anlamı yoktu. Son pişmanlık hiçbir işe yaramazdı. Ama eğer bir pişmanlık yaşamadıysa hâlâ, onu bulduğumuzda bunun bedelini de soracaktık ona. İntikam ateşiyle yanıp sönüyordu içim. Belki çocuk hâlimle benim gücüm yetmezdi ona ama babam her birimizin intikamını alabilirdi.
Ben bunları düşünüp yola daldığım esnada gelmiş olmalıyız ki araba durdu. Başımı camdan kaldırınca arabanın hemen önünde büyük, demir kapıyı fark ettim. Dikiz aynadan Tolga Abi’ye baktığımda sanki üzerindeki bakışları fark etmiş gibi bana döndü. “Araba dışarıda kalsın. Kapının açılması çok uzun sürüyor.” dedi sadece. Eski demir kapı zamanla paslandığı için sürgülü kısmının açılması artık çok uzun sürüyor olmalıydı. Bunu önemsemedim zira şu an yaşadığım iç mübadelemin yanında bu hiçbir şeydi. Çocukluğumu geçirdiğim bu evdeki tüm güzel anılarım annemin gittiği gece sonlanmıştı. Ve şimdi o geçmişimde bıraktığım küçük çocuğun sanrısı, kendi minik dünyamın ne denli büyük bir karanlığa gömüldüğü bana gösteriyordu.
Bununla yüzleşmek canımı yaksa da Tolga Abi’nin ardından dışarı çıkacak gücü kendimde bulabildim sonunda. Kapımın yavaşça kapatırken çıkardığı sesine, kuru çalıların ayaklarımızın altında ezilirken çıkardığı çıtırtısı eşlik etti.
Hava çok soğuktu. Ve ben kendimi bildim bileli çok üşürdüm. Bu yüzden titreyen bedenimi, iyice sarmaladım montumla. Birkaç adım sonrası demir kapıyla duraksadık. Tolga Abi cebinden bir anahtar çıkarıp bana uzattı. Onun neden kapıyı kendisinin açmadığını idrak edemesem de üstünde durmadım. Büyük, eski ve paslı anahtarı; kapının anahtar deliğine soktum ve tık sesi gelene kadar iki tur çevirdim. Anahtarı ona geri uzattığımda tekrardan cebine attı ve kapıyı ittirdi.
Kapı bahçeye doğru büyük bir gıcırtıyla açılınca yüzüm istemsizce buruşmuştu. İkimiz de temkinli adımlarla bahçeye girdik. Her ne kadar karanlık yüzünden önümü bile zor görsem de hayal meyal hatırladığım ön bahçeye merakla bakıyordum. Tüm heybetiyle karşımızda uzanan ev orta boyutlarda bir malikaneyi andırıyordu.
Kapının biraz ilerisinde ortasında üç katlı mermer kurnası ve tepesinde de fıskiyesi olan bir süs havuzu vardı. İçinde yıllardır su olmadığı çok açıktı ancak mermer yer yer yosun tutmuş ve sararmıştı. İçinde biriken yapraklar, geçtiğimiz gün yağan yağmurla ıslanmış ve çamurlu su birikmişti içinde. Bir zamanlar gösterişi temsil eden oymaların içini şimdi örümcek ağları doldurmuştu. Bu süs havuzu bile on yıldır bu eve uğranmadığını gösterirken ben niye babamın bu denli işine yarayacak belgelerinin hâlâ bu evde kaldığını anlamaya çalışıyordum.
Arabaların rahat geçebileceği yol, her iki tarafından dolaşıp bahçenin iki yanındaki minik garaj ve depolara uzanıyordu. Süs havuzunun solundan yürüyorduk ve her iki yol da birleşip şatafatlı evin büyük giriş kapısına çıkıyordu. Önünde durduğumuz ahşap kapıdan çektim bakışlarımı, Tolga Abi’ye çevirdim. Bu sefer pantolonunun cebine attı elini ve çıkardığı daha minik bir anahtarı tekrardan bana uzattı. Olabildiğince sessiz bir şekilde açtım kapıyı ve Tolga Abi'ye geri uzattım.
Önden o eve girip ışıkları açarken ben giriş kapısının önünde kalakaldım. Bu kapıdan çıktıktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamıştı. Ben annemle girdiğim bu evden öksüz bir çocuk olarak çıkmıştım yedi yaşımda. Sert yutkunuşumun sesi kulaklarıma çarparken öksüz bir çocuk olarak tekrardan girdim bu eve. Annemsiz olmak en çok da annemle anılarımızın olduğu yerlerde yakıyordu canımı. On sene evvel bu kapının ardında oyunlar oynayan çocuğu yaşayacaklarını bile bile izliyordum şu an. Sadece izliyordum ama. Ne çekip kurtarabiliyordum onu o evden ne de anlatabiliyordum olacakları ona önceden. Yaşayacaktı ve bir gecede büyüyecekti. Yine de ona ulaşma hayaliyle ilk adımımı attım eve.
Ben yıllar sonra tekrardan bu evin her köşesine sinen annemin kokusunu hissettim.
Ben yıllar sonra tekrardan bu evin içindeki anılarımızı gördüm.
Be ben yıllar sonra tekrardan koridorlarda yankılanan kahkahalarımızın sesini duydum.
Ve ben yıllar sonra tekrardan bu evin içinde bulundum.
Yaşadığım duygu silsilesin, bastırmaya çalışarak Tolga Abi’ye döndüm. “Ben gidip belgeyi alayım.” Arkamı dönüp hemen karşımızdaki merdivenlerin yanındaki koridora doğru yürümeye başladım. Kapıyla aramda birkaç adım kaldığında durakladım ve Tolga Abi'ye dönerek sordum. “Tam olarak, nasıl bir belge arıyorum?”
“Siyah bir zarfın içinde olması gerek.” Cevabımı aldıktan sonra tekrardan ona arkamı döndüm. Krem rengi kapının üzerindeki çıtalarda biriken tozları umursamayarak elimi kapının kulpuna yasladım. Açmadan önce bir süre bekledim. Hafızamdan silinmeye yüz tutmuş anılarım teker teker gözümün önünde canlanıyorken ben ısrarla arka plana atıyordum o annemli günleri. Artık geçmişti. Ve geçmiş, dünde kalmaya mahkûmdu.
Eğer şu anda, geçmiş var olursa şu anın anlamı neydi ki?
Gözümü kapatıp tek bir hamlede açtım kapıyı. Elimle hafifçe ittirip; büyük bir gıcırtıyla, içine yılların hapsolduğu odayı ortaya çıkarmasını bekledim. Önce odanın sol duvarını boydan boya kaplayan kitaplık girdi görüş açıma. Sonra kitaplığın hemen önündeki tahta şövalye ve yanında duran rengârenk boya tüpleri ile dolu bir servis arabası... Annem, ressamdı. Hem de çok yetenekliydi. Henüz çocukken bile anlayabiliyordum çizimlerinin ne denli güzel olduğunu.
O son gece de şövalyenin önündeki boyalarla lekelenmiş olan pufta oturmuş, bir şeyler çiziyordu. Ne çizdiğini hatırlayamıyordum ancak neredeyse yeni başladığı bilgisi hâlâ hafızamdaydı. Bitmiş olması zordu. Peki öyleyse, bu şövalye neden boştu?
O resmi görmek isterdim. Annemin elinin son değdiği şeylerden birine dokunmak, düşündüğü son şeylerin tuvale yansımasını görmek, onu hissetmek... En çok da o tabloyu tamamlamak isterdim. Onu yarım kalan hikâyesini olmasa da onun yarım kalan sanatını devam ettirmek isterdim. Ki bu benim en doğal hakkımdı da. Ancak şu an olmazdı. Şu an arayamazdım o tabloyu. Şu an sadece ihtiyacım olan o belgeyi alacak ve bu evi terk edecektim. Bu kadarı bile fazlaydı benim için. Daha sonra babamdan isteyebilirdim.
Karşımdaki camın hemen önünde duran ahşap masaya yaklaştım ve yanındaki kapaklı dolabı açtım. Üst rafı, boş birkaç kâğıt dışında tamamen boştu. Alt rafında ise bir kasa vardı. Muhtemelen içi boştu. Öyle olmasa bile şifresini bilmiyordum ve ihtiyacım olan şey orada olsaydı, kesinlikle şifreyi de söylerdi babam. Kapağı kapatıp masanın diğer yanındaki çekmeceyi açtım. İlk çekmecede birkaç kalem görünce geri kapattım. Bir altındaki çekmecenin ise tamamen boş olduğunu görünce sıkıntılı bir nefesi içime çektim. Etraf çok tozluydu ve ben tozdan dolayı öksürmeye başlamıştım.
Ayrıca; taşınırken, o zamanlar işine yaramayan şeyler hariç neredeyse tüm her şeyini yanına almıştı babam. Geriye de böyle tek tük şeyler kalmıştı. Ne olurdu da burayı arşiv olarak kullanmak yerine onları da alsaydı?
Masadaki son ve en büyük çekmeceyi açtığımda çekmecede gördüğüm açık kahverengi oyuncak ayı ile gözlerim kısıldı. Tam orta kısmında kalp olan bir oyuncak ayı, bana çekmeceden gülümsüyordu.
Birden yüzüme mahzun bir gülümseme yayıldı. “Bobi,” diye bir mırıltı döküldü dudaklarımdan. Sanki yeni doğan bir bebekmiş gibi dikkatle aldım onu ellerime. Çocukluğumdan kalmaydı bu eski ayıcık. Her yere götürdüğüm, hiçbir zaman yanımdan ayırmadığım bu tatlı dostumu, kaybettim sanmıştım. Kulağa komik geliyordu ama bu kadar değer verdiğim bir şeyi kaybetme düşüncesini gururuma yedirememiş ve bir kez olsun babama sormamıştım yerini. Öyle de gereksiz bir gururum vardı.
Onu ardımda bırakamazdım. Bu yüzden dikkatlice kollarımın arasına aldım ve çekmeceye tekrardan göz gezdirdim. Bunu yaparken de tozlar nedeniyle serçe öksürmüştüm. Orada, yerde duran siyah zarfa, zafer kazanmışçasına bakıp onu aldığım gibi çekmeceyi geri kapattım.
Yüzümde güller açarken odadan çıkıp beni bıraktığım yerde bekleyen adamın yanına gittim. Gözleri önce sağ elimdeki dosyayı, sonra ise sol elimle kucağımda tuttuğum ayıcığı görünce gülümsedi. “Bakıyorum, bulmuşsun yine onu.” dedi gözüyle ayıcığımı göstererek. Ona koca bir gülümseme sunup kapıya doğru ilerledim. Birlikte tekrardan arabaya binince kucağıma ayıcığımı bırakıp başımı da cama yasladım. Araba hareketlendiğinde odak noktam silikleşmişti.
Nedensizce üzgün hissediyordum bugün kendimi. Bu da daha fazla uykumun gelmesine neden oluyordu. İşin bana komik gelen yanı ise; daha birkaç dakika önce gülücükler saçarken, şimdi tekrardan depresif bir moda bürünmüştüm ve bunun geçerli tek bir nedeni yoktu. Yüzümde buruk bir tebessüm belirdi. İyi değildim.
Hiç iyi değildim.
Ve sorunun ne olduğunu bilmediğim gibi sorunun nasıl çözüleceğini de bilmiyordum. Sıkıntıyla derin bir nefes alıp yavaşça kucağımdaki oyuncağın kirli tüylerini okşamaya başladım. Yoldan geçip giden ağaçları tek tek sayarken, üzerime çöken uyku ile derince esnedim. İki yüz doksan dördüncü ağaç, seksen ikinci ışık direği sonrasında bilincimin artık tamamen kapandığını hissettim.
2.Bölüm: Oyuncak Bobi
“Baran’ın dedikleri aklımı çok kurcaladı açıkçası Beste. Bir şeyler düşünüyor benim hakkımda. Ama ne bilmiyorum.” dedim telefonumu cebime koyarken. “Bunların hepsi ilk karşılaşmanızda mı oldu yani?” diye sordu Beste tereddütle. “Evet.”
“İşte bu kafamı kurcalıyor. Bir kere sınava girmemiş, senin orada olduğunu da görmüş diyelim. Kadınlar tuvaletine girip sana ahkam kesecek bir nedeni olmalı. Kimse ilk kez gördüğü birine bu tarz ithamlarda bulunmaz.” dedi düşünceyle. “Bir şekilde öğrenmiş olmalı seni.”
“Belki Ceylin anlatmıştır…” dedim düşünceli bir sesle. “Ki Ceylin’in benden onlara bahsettiğini kendisi de söylemişti zaten.” diye de ekledim.
“Ceylin’in söylediğini düşünsek, anlattıklarına göre ona da bir açık vermemişsin ki. Bir şeyler eksik ama ne inan bilmiyorum Ada.” dediğinde iç çekerek karşılık verdim ona.
“Ayrıca, bilmiyorum... Biraz garip bir tanışma ve ilk izlenim oldu gibi. Her şey çok hızlı gelişti ve ben daha şimdiden kontrolü kaybetmek üzereyim. Bu kadar karıştırmamalıydı kafamı. Her şey çok basitti oysaki.” dedim telefonun diğer ucunda beni dinleyen kıza. Tam bir saat otuz sekiz dakikadır yaşadığım iki günün en ufak detayına kadar anlatıyordum ona.
Hayattaki her olay bir hikâyenin parçasıdır. Bazen mutlulukla başlar hikâyelerin başlangıcı, bazen bir rastlantı eseri yollarınız kesişir hikâyedeki dostlarınızla. Bazen ise planlı bir şekilde başlar, tuhaf bir şekilde gelişir. Her biri ne kadar farklı olursa olsun hepsinin tek orta noktası, sonlarıdır. Sonlar başlardan bağımsız fakat bir o kadar da bağımlıdır. Başlangıç vagonuyla aynı lokomotife bağlıdır sonlar vagonu ancak içindeki yolcular veyahut yükler bambaşkadır.
Açıkçası ben de öyle olsun istiyordum. Bir amaç uğruna oynadığım bu oyunda gerçek oyun arkadaşları edinerek sahneden ayrılmayı, can yakmak yerine can kazanmayı istiyordum. Fakat öyle inanmıştım ki bunun çok zor olabileceğine; böyle kolay kabul görmeyi, bu kadar hızlı sevilmeyi beklemiyordum. Afallamıştım. Evet, benim durumumum kelime anlamı tam olarak buydu.
“Olsun, kuzum. Böylesi daha doğal olmuş. Hem sıkma canını bunun için. Çok büyütüyorsun gözünde. Hem bak; kaç gündür dünü kuruyordun kafanda, ne nasıl olsun diye planlar yapıp duruyordun. Hiçbir şey plana göre gitmedi, akışına göre gitti. O yüzden rahatla biraz." dedi, Beste. Derin bir nefes aldı ve devam etti. “Ayrıca, ben ocağın başında İstanbul'a geliyorum.” dediğinde asık suratım anında otuz iki diş sırıtmaya terfi etti.
“Gerçekten mi?” diye sordum heyecanla. İtalya'da yaşıyordu Beste. Okulu, ailesi, hayatı oradaydı. Ben ise burada, İstanbul’un yorucu kalabalığında bir başıma mahsur kalmıştım. Ah, tabi birde babam ve Çınar'da vardı.
Beste, Çınar ve ben...
Bizim kaderimiz doğmadan önce birleşmiş, bu ana kadar da soyut olarak ayrılmamıştık. Evet, aramıza bazen insanlar, bazen yollar, bazen kilometreler ve hatta ülkeler girmişti ama biz üçümüzün kalpleri birdi. En küçüğüydüm ben onların. Çınar yirmi bir yaşındaydı, Beste de birkaç ay sonra on dokuza girecekti. Bense on yedimin yarısındaydım henüz.
“Gerçekten.”
“Çok varmış ama olsun. Hem ayın kaçında geliyorsun? Bizde kalıyorsun değil mi? Çınar'a da geçebiliriz istersen. Ben de gelirim. Güzel olur.” Cümlelerimi bir nefeste sıralanmıştım heyecanla. Çınar da İstanbul’daydı. Ancak o ailesi ile yaşamıyordu. Ailesi, Çınar üniversiteyi kazandığında hep hayalleri olan küçük bir sahil kasabasına yerleşme planıyla Muğla’ya taşınmışlardı. Çınar ise burada halinden gayet memnun bir şekilde takılıyordu kafasına göre.
Beste’nin gülme sesi ilişti kulağıma. “Tarihi tam belli değil kuzum, okula göre ayarlayacağım ama ortalarında olur diye düşünüyorum. Bir de Çınar'a sözüm var, onlardayım. Sen de gelirsin istersen.”
“Sorman hata, tabii ki geliyorum. O Çınar efendiye de söyle arada aramalarıma geri dönsün.” Onu her aradığımda fazla boş konuştuğum için bu son zamanlar çağrılarım sık sık cevapsız kalıyordu. Tamam, kabul. Sevdiğim insanlarlayken çenem fazla açılıyordu ama olacaktı o kadar. “Neden acaba, Ada?” dedi imayla. Sanki o görecekmiş gibi göz devirdim ve “Ne bileyim ben? Açmıyor işte telefonunu.” dedim.
“Açmıyor değildir ya bozulmuştur o, bozulmuştur. Yoksa senin gibi önemli bir şahsiyetin çok önemli sözlerini dinlemek için insanlar dakikaları sayıyor.” İkimizde koca bir kahkaha atarken telefonunda uzaklardan gelen bir kadın sesiyle Beste konuşmaya başladı. “Ada, benim kapatmam gerek. Daha sonra konuşuruz.” dediğinde yine görmeyeceğini bile bile başımla onayladım onu. “Tamam, görüşürüz o zaman.”
“Görüşürüz, küçük civciv.” Bana küçük civciv demesiyle yüzümde bir tebessüm oluştu. Bana çocukken de öyle diyordu Beste. Saçlarım sarıya çaldığı için ve onun görüşüyle kendisinin koyu kahve saçlarından çirkin olduğu için kıskanır ve öyle derdi bana. Oysaki o zamanlar bu haliyle adeta bir peri kızına benzediğinin farkında değildi. Sonra büyüdü ve kendi zihninde kurduğu güzellik algılarından kurtuldu ve yansımasıyla barışık yaşamaya başladı. Aynalar, zihnindeki yakıcı sorular değişti ama o alışagelmiş lakaplar bize armağan kaldı.
Cebimden çıkardım telefonumu ve bir şarkı açtım. Dün son iki dersi de uyuklaya uyuklaya geçirmiş, eve ulaşmayı başarmıştım. Yemekten sonra biraz ders çalışıp ardından da dizi izlemiştim.
Sabahsa uyandığım gibi okul için hazırlanmıştım. Babam yine erkenden çıkmıştı bu yüzden yalnız başıma yapmıştım kahvaltımı. Öğrendiğim kadarıyla yabancı bir mücevher firmasıyla yeni bir anlaşma yapmıştı ve o yüzdendi bu yoğunluğu. Olsun, işime gelirdi.
Babam, annem gittikten sonra benim üzerime çok yüklenmiş; özellikle dersler konusunda yapabileceğimin en iyisini benden beklemişti. Tabi bu da benim sevdiğim bir konu değildi. O yüzden koca evde yalnızlık birazcık koysa da şikâyet etmeye niyetim yoktu. Yokluğunda üzerimdeki baskı hafifliyordu.
Bir yandan aldığım poğaçayı yerken okula doğru yürümeye devam ediyordum. Diğer elimi telefonumla birlikte cebime sokmuştum. Hava pek sıcak değildi ama soğuk da değildi. Ama dışarıda kaldığında üşüyordu elim. Başımı hafifçe gökyüzüne doğru kaldırdım. Hava henüz yeni aydınlanıyordu. Gökyüzünde bulut yoktu ama güneşin gücü bizi yakmaya yetmiyordu. Severdim böyle havaları. Her şey dengeliydi ve bu da mutlu ediciydi.
Sabah kahvaltı hazırlamakla uğraşmak istememiş ve poğaça almak için pastaneye gitmiştim. Okulun tam tersi tarafındaydı pastane. Dolayısıyla da yol uzamıştı. Fakat normalde okul, evime yürüyerek yaklaşık on dakikalık bir uzaklıktaydı. Ancak eğer şiddetle karşı çıkmasaydım babamın şirketteki adamlarından biri de beni okula bırakırdı. Babam bunu bana defalarca kez teklif etmişti ancak hem yürüyerek on dakikada gidebileceğim yolu trafikle uzatmak istememiştim hem de yürüyüş yapmayı seviyordum. Sabahları bu serin havada yaptığım bu yürüyüş zihnimi açmama olanak sağlıyordu. Ayrıca yürüyüş yaparken düşünmeyi çok seviyordum. Her türlü şeyi yolda düşünürdüm. Önce kırmızı kablolu kulaklıklarımı kulağıma takardım, sonra zihnimin derinliklerinde kaybolurdum.
Bazen o gün yaptıklarımı düşünürdüm, bazen hayallerimi. Bazen geçmişimi, bazen ise ağabeyimi… Bazen de bugün olduğu gibi Beste’yi arar, onunla konuşarak yürürdüm tüm yolu. Beste aramızdaki saat farkına rağmen benden de erken uyanıyordu. Onu aradığımda ise okula hazırlanıyor oluyordu.
Bunları düşünürken okulun önüne geldiğimi fark edince montumun cebinden çıkardığım öğrenci kartımı kapıdaki turnikelerden birine okutup okulun bahçesine girdim.
🎭
İki elimi yanaklarıma dayamış ve tüm dikkatimi tahtadaki öğretmene vermiş şekilde dersi dinliyordum. Ders tarihti. Ve yirmi dakika sonra okul bitecekti. Öğretmenin dediklerini not almak üzere önüme dönmüştüm ki birden masama küçük, buruşturulmuş bir kâğıt parçası düştü. Kaşlarım hafifçe çatılırken kâğıdı alıp katlarını açmaya başladım. O sırada Ceylin’in arkaya doğru attığı kaçamak bakışları görünce bu kâğıdın ondan geldiğini olduğunu anlamıştım.
Kâğıdı açınca güzel bir el yazısıyla yazılan yazıyı okumaya başladım. “Ada, okul çıkışı bir şeyler yapalım diyoruz. İki sokak ötede geleneksel öğrenci kafemiz var. Ne dersin, bizim tayfa gidelim mi? (Bizim tayfa: Baran, Bartu, sen ve ben.)”
Yazının sonuna gelince dudaklarım hafifçe kıvrıldı. Öne doğru eğilip “Olur.” diye fısıldadım kulağına doğru. Başını sallayarak duyduğunu belirtince tüm dikkatimi tekrardan derse yönlendirdim.
Yirmi dakika sonunda üçümüz birden çantalarımızı toplamış, okulun bahçesinde Baran’ı bekliyorduk. Bu fırsatta babama kafeye gideceğimizi haber veren bir mesaj atmıştım. İki dakikayı geçmeden yanımıza geldiğinde birlikte kısa bir yürüyüş yapıp kafeye girdik. Tek katlı, küçük bir kafeydi. Sıcak bir atmosferi vardı. Kafenin içinde küçük bir şömine vardı ve ateşin çıtırtısı bize huzur veriyordu. Şömineye yakın bir masaya oturduk sırayla.
Henüz yeni yerleşmiştik ki genç bir garson masamıza gelip siparişimizi almaya başladı. Bartu buzlu karamelli mocha, Ceylin ise latte sipariş vermişti. Baran ise onlarca kahve seçeneği arasından sade bir Türk kahvesi istemişti. Fazla geleneksel gelmişti tercihi bana ama yüzümde bir gülümseme oluştu. Ben de sıcak çikolata almıştım. Bir tabak sıcak damla çikolatalı kurabiye eşliğinde geldi siparişimiz. “Şu kurabiyelere bayılıyorum!” dedi Ceylin elindeki kurabiyenin kokusunu içine çekerek. Kurabiyelerden birini yerken diğerleri de kahvelerini içmeye başladı.
Garip bir sessizlik oluşmuştu masada. Arada üçünün de kaçamak bakışlarını üzerimde hissediyordum. Beni daha çok tanımak istiyorlardı, bu bakışlar bu yönde gelişecek bir konuşma istediklerini anlatıyor olmalıydı. “Sen ne okumak istiyorsun Ada?” dedi Ceylin, bana yönelik bir soruyu dile getirerek. “Moda tasarım.” diyerek yanıtladım onu ve ağzımdaki kurabiyenin son parçasını da yutup “Siz?” diyerek ekledim. “Okul öncesi öğretmeni olacağım.” dedi Ceylin büyük bir gurur ve kararlılıkla. Yüz ifadesi küçük çocuklara bayıldığını ve hedefini ne denli istediğini gösteriyordu. Ona hafifçe gülümseyip Bartu’ya döndüm.
“Emin değilim ben henüz. Pazarlama okurum herhalde.” dedikten sonra ekledi. “Aile şirketinin başına geçerek devam edeceğiz. Dijital pazarlama, sosyal medya yönetimi ve reklamcılık üzerine bir şirket. Abim de işletme okuyacak zaten.” diyerek Baran’ın planlarını da belirtmişti ve ailesinin işi hakkında da bana bilgi vermişti. “O tam olarak ne oluyor?” diye sordum şirketleri hakkındaki sorularımı dile getirdim. Bartu hafifçe Baran’a dönüp ona baktığında sorumun cevabını ona bıraktığını anlamıştım. “Şöyle ki anlaştığımız çeşitli şirketler ve markalar için sosyal medya ve dijital yollar ağırlıklı reklam stratejisi geliştiriyor, sosyal medya hesaplarını düzenliyoruz. İlaveten şirketlerin tanıtımı ve kar arttırma konusunda strateji belirleyip yeni şirketlere de yol haritası oluşturuyoruz.” dedi tane tane.
Bu detaylı cevabı şirketlerine fazlasıyla hâkim olduğunu gösteriyordu bana. “Babanın mücevher tasarımcısı olduğunu duymuştum. Moda tasarımını aile şirketi gibi bir şey için mi istiyorsun yoksa kendi isteğin mi?” diye sordu Baran merakla. “Kendi isteğim. Çocukluğumdan beri resim yapmaya bayılıyorum.” diyerek yanıtladım sorusunu. “Bir ara çizimlerini göstersene bize Ada.” dedi Ceylin.
“Olur tabii. Yanımda defterim yok şu an ama yarın getiririm.” diyerek yanıtladım onu. Bana gülümseyerek karşılık verdikten sonra kahvesinden bir lokma aldı ve onu yuttuktan sonra da “Nasıl keşfettin resme yeteneğinin olduğunu?” diye sordu Ceylin merakla. Onun bu merakı veya sorusu Bartu’nun büyük bir kahkaha atmasına neden olurken Baran hafifçe sırıttı. “Ceylin yeteneksiz olduğunu bir türlü kabullenemiyor. Aksine henüz keşfedemediği konusunda diretiyor. Şu g üne kadar denemediği tek aktivite kalmadığın farkına ne zaman varacak çok merak ediyoruz.” dedi Bartu ve gülmeye devam etti. Yüzümde hafif bir tebessüm oluşurken Ceylin masadaki peçetelerden birini buruşturup Bartu’ya attı.
“Neyse Ada, takma sen onları.” dediğinde kahkaha atıp “Annem de çok güzel resim yapardı benim. Onunla yapa yapa teknikleri öğrenmeye başladım. Sonra da çok eğlendiğimi fark ettim. Hiç bırakmadım.” Cümlem bittiğinde o unutulmaya yüz tutmuş hislerin tekrardan hatırıma düşmesiyle sertçe yutkundum. Ancak ruh halimin bozulmasını anlamalarına izin vermeden yüzüme yalancı bir tebessüm kondurdum.
Artık annemle bir daha asla resim yapamayacak olmak canımı yakıyordu.
🎭
Evin kapısından içeri girdiğimde beni karşılayan bir bavul gördüm. Tanıdığımız öyle çok yakın bir akrabamız yoktu. Babam markasının dünya çapında ve oldukça önde gelen bir marka olduğundan dolayı hasımları olabileceğini söyler, güvenlik açısından uygun olmayacağını dile getirip yatılı misafirleri evde ağırlamıyor, onun yerine bir otelde karşılıyordu. Ya Beste erkenden gelmiş, bana sürpriz yapmıştı ya da babam bir yere gidecekti. Salona doğru yol alırken “Baba?” diye seslendim.
Kapıdan girdiğimde ise arka bahçeye bakan camın karşısındaki koltuğa sırtı kapıya dönük bir şekilde oturmuş olan bir erkek bedenini yani babamı gördüm. Benim sesim ile omzunun üstünden bana çevirdi kafasını. “Gel kızım, ben de seni bekliyordum.” dedi babam. Ben ise kurduğumuz göz temasını bozmadan yanına gittim ve koltuğa oturdum. “Bir yere mi gidiyorsun?” diye sordum yüzümü camdan tarafa çevirirken.
“İtalya’ya gitmem gerek. Önemli bir toplantım var,” dedi yorgun sesiyle. “Eğer iyi geçerse birkaç görüşme ve toplantı daha olacak gibi. Pazartesiye kadar gelirim diye düşünüyorum, ancak uzayabilir de,” diye ekledi. Ancak duraksamasından anlaşılacağı üzere bunu demeye son anda karar vermiş gibiydi.
Bir eliyle alnını ovalarken başımı anlayışla salladım. “Kolay gelsin,” dedim ve gülümseyerek ona döndüm. “Hafta sonu Çınar’a gidebilir miyim? Hem en azından hafta sonu evde yalnız kalmış olmam.” dedim tatlı tutmaya çalıştığım bir sesle.
Ben ondan gelecek cevabı dört gözle beklerken o ise sadece bana yandan bir bakış attı. Kocaman bir gülümseme belirdi yüzümde. Bu, evet demekti bizim dilimizde. “Evden çıkarken mutlaka Tolga yanında olsun.” Tolga Abi, babamın sağ koluydu. Benimle ve evle alakalı işleri o yapardı. Beni okula o götürürdü arabayla gideceğim zaman. Evin kapısındaki güvenlik kulübesinde kalırdı tüm gün. Yeri geldiğinde bir korumaymış gibi dibimden ayrılmazdı, yeri geldiğinde ise özel şoförümmüş gibi gittiğim yerlerin kapısına kadar götürürdü beni. “Zorunlu olmadıkça da çıkmamaya çalış. Sorumluluklarını da aksatma yokluğumu fırsat bilip.” dedi kuru bir sesle. “Tamam,” dedim sadece.
Dedikleri bitmiş olacak ki saatine bakarak ayağa kalktı. “Dikkatli ol, kızım.” dedikten sonra salondan ayrıldı. Bende onun peşinden giderken üzerindeki takım elbisesinin ceketini düzeltmesini izledim. Ardından hiçbir şey demeden bavulunu da alıp evden çıktı. Kapıyı kapattığı an derin bir nefes aldım.
Sonrasında hemen karşımda duran merdivenlerden üst kata, odama çıkıp kendimi yatağa bıraktım. Son iki dersimiz bedendi ve biz iki ders boyunca çekişmeli bir voleybol maçı yapmıştık ve ben yorgunluktan ölüyordum.
Ancak bu fırsat benim için kaçmazdı ve uykuyu erteleyebilirdim. Ayrıca derslerde oluşan açıklarımın büyük bir kısmını bitirmiştim. Okuldaki sınavlar ise iki hafta sonra başlayacaktı. O yüzden şu anda çalışmam gereken öyle çok ders yoktu. Beni rahatsız edecek, dikkatimi dağıtacak kimse de yoktu. Bu yüzden güzel bir beyin fırtınası yapabilir, aklımda oluşan soru işaretlerini kapatmak üzere çalışabilirdim. Dolabımın içindeki küçük kasanın şifresini girdim ve açılan kasanın içine göz attım. Aradığım büyük defteri alıp kasayı tekrardan kilitledim. Birkaç tane kalem ve bilgisayarımı da aldığım gibi doğruca aşağı, bahçeye indim. Kış güneşinin vurduğu bahçede hem soğuktan hem güneşten korunmak için köşedeki kamelya geçtim.
Eşyalarımı ortadaki masaya bırakıp etrafı cam ile çevrili kamelyanın kapısını kapattım. İçerideki minik ısıtıcıyı çalıştırdım ve rahat koltuklardan birine yerleştim.
Defterimi alıp boş bir sayfa açtım. Ne zaman kafam karışsa o konuya dair her şeyi yazar, göremediklerimi ve ihmal ettiğim gerçekleri görerek yüzleşir, aklımdaki kalabalıktan kurtulurdum. Ve bu defteri de o yüzden ayırmıştım kendime. İçinde türlü türlü konular ve iç dünyamı yansıtan gerçekler olduğu için kasamda saklıyordum bu defteri.
Elime aldığım mavi keçeli kalemi sağa sola saklarken bu işin başladığı ilk günü, Ceylin ile tiyatroda tanıştığımız günün detaylarını hatırlamaya çalıştım. Aklımda o güne dair bir şeyler canlanmaya başladığında elimdeki mavi kalem ile deftere kocaman harflerle ‘Ceylin Aksoy’ yazdım.
Sonrasında normal bir kalem alıp maddeler halinde bildiğim her şeyi yazmaya başladım.
1- Şu anda 17 yaşında.
2- Fazla cana yakın ve enerjik bir kişiliği var. Şimdiye kadar çok iyi anlaştık.
3- Tiyatroya gitmeyi çok seviyor.
4- Bartu Ilgaz ile yan yana oturuyor ve çok yakınlar.
Baran Ilgaz ile o kadar da yakın olmadıklarını fark ettim o an. Ceylin ile Bartu'nun ilişkisi, Beste ile benim ilişkimize benziyordu. Ancak Baran ile ilişkisi daha uzaktı. Baran da bu durumda Çınar'a benziyordu. Daha büyük, daha olgundu. Baran Ilgaz da aynı Çınar gibi bir kara kutuydu. Ve bu kara kutunun içini görme fikri beni fazlasıyla cezbettiği için Bartu Ilgaz’ı es geçip arka sayfaya ‘Baran Ilgaz’ diye bir başlık attım.
Kalemi kâğıda yaklaştırdım ve yazmak üzere bekledim ancak yazacak bir şeyler bulamayınca sıkıntıyla geri çektim. Çok şey düşünüyordum Baran Ilgaz hakkında ama hiçbir şey bir cümle olacak kadar bile net değildi. İlk karşılaşmamızı düşündüm. Işıkların gitmesi ve karanlığın içinden ortaya çıkışı özenle planlanmış gibiydi.
Peki, niye bu kadar uğraşmıştı ki böyle basit bir konu hakkında?
Ya ben olsaydım onunla tanışmak için böyle bir organizasyon yapan, o zaman basit mi olacaktı yoksa ustaca düşünülmüş bir plan mı?
Evet, benim planımın bir parçası olacaktı.
Benim bir planım vardı. Plan dahilinde bir oyun kurmuştum ve başrol oyuncusu bendim. Oyunumun oynanabilmesi için yardımcı oyunculara ihtiyacım vardı. Bunun için Ceylin’i kullanmış, Baran ve Bartu Ilgaz’a yakınlaşmıştım. Onlar benim oyunumda yardımcı oyuncu oluyordu ve ben başroldüm. Öyleydim değil mi?
Ama ya ben de bir başrol değil de yardımcı oyuncu isem? Hem de kendi oyunumda değil de başka birinin oyununda, bilinmeyen bir dünyada bilinmeyen bir çaba için kullanılan bir yardımcı oyuncu isem?
İşte bunu düşündüğün an içime büyük bir korku yayıldı. Ava giderken avlanma düşüncesi, tüm bedenimi yakarcasına ele geçirirken parçalar bir yapboz gibi birleşti zihnimde. Önce kendinden son derece emin bir şekilde bir amacım olduğu konusunda suçlamıştı beni. Ki bunu yaparken yanılma payı olmasından tek bir zerre korkmamış, kendinden emin bir şekilde yapmıştı bütün ithamlarını. Benim kafam karıştığı an konuyu kapatmış ve kolyemi vermişti bana. Sonra ise şaşkınlığımdan yararlanarak ortadan kaybolmuştu.
Kolyem! O gece gördüğüm rüya geldi aklıma. Ne zaman annemle alakalı bir rüya görsem rüyamın konusuyla alakalı bir olay gelirdi başıma. Sanki olacakları biliyormuş gibi bana bir işaret verir, beni uyarırdı. Genellikle rüya anında neler hissettiysem onun tersi olan hisleri yaşardım yakın gelecekte.
Kimsesiz, çaresiz kaldığımı hissetmiştim rüyamda. O kolye benim her şeyimdi. O kolyeyi bulan kişi benim her şeyim, tüm çarelerim mi olacak diyordu annem bana? Kolyem o sabah da ben fark etmeden kaybolmuştu ve onu bulan kişi mi eksik yanımı dolduracaktı? Bunu mu anlatıyordu annem? Peki o kişinin Baran Ilgaz olduğundan haberi var mıydı? Sahi, kimdi Baran Ilgaz?
Karmaşık düşüncelere, derinleri görme çabasına öyle odaklanmıştım ki en basit şeyleri gözden kaçırdığımı fark ettim. Bilgisayarımı açtım. Tarayıcıya girdim ve arama motoruna ‘Baran Ilgaz kimdir?’ yazdım.
Basit sonuçlar için basit düşünmek gerekirdi.
Arama tuşuna basıp sayfanın yüklenmesini bekledim. En sonunda yüklenen sayfa ile çıkan magazin sitelerinden birine tıkladım. Açılan sayfa ile beni bir fotoğrafı karşıladı. Bir etkinlikte çekildiğini düşündüğüm bir fotoğraftı bu. Üzerinde siyah takım elbise, içinde siyah bir gömlek ve yine aynı renk bir kravat vardı. Kumral saçları günlük hayatta kullandığı gibi dağınık bir model verilmişti. Çehresi sertti ancak kameraya sunduğu belli belirsiz gülümseme biraz olsun yumuşatmıştı onu.
Fotoğrafı biraz kaydırdım ve altta beni karşılayan büyük başlığı dikkatle okumaya başladım.
“Ilgazlar Grup’un genç varisi Baran Ilgaz, dün gece katıldığı bir etkinlikte görüntülendi...”
Başlık bundan ibaretti. Umarım boş bir yazı okumam diye düşünürken biraz daha alta kaydırdım ve önüme çıkan yazıyı da aynı dikkatle okudum.
“Ünlü iş insanı Okan Ilgaz ve Pınar Güneş'in büyük oğlu Baran Ilgaz, dün geceki ödül töreni çıkışı görüntülendi. Verdiği röportajda şu sözleri söyleyen Ilgaz, binicilik kariyeri hakkında bilgi verdi. İşte Ilgaz'ın sözleri: ‘Son altı aydır milli takıma girmek için çalışmalar yapıyorum. Binicilik kariyerimi milli takımda devam ettirmek, ülkem adına yarışmak istiyorum.’
Peki, Baran Ilgaz kimdir?”
Yeni haber başlığı ile duraksadım. Binicilik ile ilgilendiğini ve bunu profesyonel olarak yaptığını bilmiyordum. Defterime bunu not alırken okumaya devam ettim.
“27 Ekim 1998 tarihinde Bolu'da doğan Baran Ilgaz, Okan Ilgaz ve Pınar Güneş çiftinin büyük oğludur. Eğitiminin şimdiye kadarki kısmını Arısoy Koleji'nde tamamlamış, okul çapında da büyük bir başarı elde etmiştir. Henüz, beş yaşında binicilik ile tanışan Ilgaz, o günden beri hatırı sayılır başarılara imza atmış, milli takım için çalışmalara başlamıştır. Henüz yeni on dokuz yaşına giren Ilgaz, junior kategorisinde Avrupa Şampiyonluğunu elde etmiştir.”
Yazının sonuna geldiğimde dudaklarım beğeniyle kıvrıldı. Son olarak sitesin sonunda bir engelli parkurda, simsiyah bir atın üzerinde kırmızı ve bej rengi ağırlıklı binici kıyafetiyle poz vermiş olduğu bir fotoğrafı vardı. Fotoğraf birkaç sene önceden çekilmiş olmalı ki çok daha küçük gözüküyordu. Saçlarını sol tarafına yatırmış ancak dağınık görüntüsünü engelleyememişti. Yüzünde samimi bir gülümseme vardı. Yeşil gözleri fotoğraftan bile belli olacak kadar parlıyordu. Ve daha önce fark etmediğim gamzesi, sol yanağını süslüyordu.
Dürüst olmak gerekirse, onu sadece ailesinin isminden faydalanıp ve hiçbir başarısı olmayan, baba parası zenginlerinden zannetmiştim. Ilgaz ailesinin hatırı sayılır bir mal varlığı olduğunu biliyordum. Ancak onu tanıdığın kadarıyla öyle biri değildi aksine kendisine yaptığı bu yatırım ve istikrarlı ilerlemesi takdire şayandı.
Doğum tarihi ve yeri de dahil olmak üzere önemli gördüğüm tüm bilgileri deftere yazdım ve siteden çıktım. İşe yarar bir şeyler öğrenmek amacıyla biraz daha araştırma yaptım. Son zamanlarda isminin geçtiği magazin haberleri, yakın geçmişte kazandığı ödüller, yaklaşan yarışları da dahil olmak üzere birçok bilgi elde etmiş ve ana hatlarıyla not almıştım.
Doğum gününü güzel bir kafede arkadaşları ve ailesi ile kutlamış, akşamında ise birkaç arkadaşıyla bir bar çıkışında görüntülenmişti. Geçtiğimiz ay Fransa'da düzenlenen bir yarışa katılmış ve ikincilik ödülünü almıştı. Ayrıca 29 Ekim'de yapılan kutlama gösterisinde de rol almıştı. Bir sonraki müsabakası ise ocağın yirmi yedisinde, şehir içindeydi. İtiraf etmeliydim ki binicilik konusunda başarılıydı, en azından istatistiklere göre öyleydi ve ben fazlasıyla onun at üzerindeki hâlini fazlasıyla merak etmiştim. Kim bilir, belki izleme şansını yakalardım.
Araştıracak başka bir şeyin kalmadığını fark ettiğim an bilgisayarı kapattım. Evet, Bartu’yu atlamıştım ancak ona çok ihtiyacım olacağını sanmıyordum. Şirketle, babasıyla ve işlerle daha haşır neşir olan Baran’dı. Ayrıca daha dişli bir rakip olduğu da şüphesiz bir gerçekti. Belki basit düşünülürse neden zor yolu yani onu seçtiğimi anlaşılmazdı ancak ben karmaşık düşünmüş ve Baran Ilgaz üzerinden oynamaya karar vermiştim.
Karakter olarak zıt gibi gözüküyorduk ancak eğer o da benim gibi asıl kişiliğini saklamıyorsa çok benziyorduk. İkimiz de karmaşık düşünüp, derin bir bakış açısıyla hareket ediyorduk. Ben, ondan yararlanmayı istiyordum; o ise benim ne yaptığımı anlamayı. Birbirimizin sürekli açıklarını arayacak ve bir yarış halinde bulunacaktık. Bu da çok daha fazla bilgi ve yakınlaşmaya sebep olacaktı.
Bu yola başvurma kararını aldığım zamandan yani bir ay öncesinden beri onları kullanacak olma düşüncesi vicdanımı sızlatıyordu. Ancak bu duyguyu her seferinde savuşturuyordum. Onlara herhangi bir zarar gelmeyecekti fakat biz Yiğit Yalçın’a kavuşacaktık.
Ayrıca buna mecbur hissediyordum kendimi. Annemi kavuşturamamıştık oğluna fakat babamın da çok geç olmadan ona ulaşması, boynumun borcu gibi geliyordu bana. Birileri büyük bir günah işlemişti ve onun yerine yanmak görevimmiş gibi hissediyordum.
Belki de sevdiklerimin göz göre göre yanmasını izlemektense bizzat kendim yanmayı tercih ediyordum...
🎭
Odama çıktığımda kendimi doğruca banyoya attım. Küvetin tıpasını kapatıp sıcak suyu açtım. Bedenimin yatışmaya, ruhumun ise dinlenmeye ihtiyacı vardı. Küvete su yavaş yavaş dolarken banyo dolabından bebek gibi kokan bir banyo bombası aldım. Paketini açmadan küvetin kenarına koyup odama geri döndüm.
Telefonumu kapattım ve eski müzik çalarımı da alıp banyoya geri döndüm. Suyu kapatıp banyo bombasını paketinden çıkardım ve paketi çöpe attım. Elimdeki minik topu suya bıraktım. Bomba suda parçalanıp köpürürken müzik çalardan klasik bir parça açtım.
Müzik ruha iyi gelmezdi. Ruhtaki yaraları söküp atardı çoğu zaman. Ve bugün benim ruhumun iyileşmeye ihtiyacı vardı. Bir aydır gündemimde olan Ilgazlar mevzusuna sonunda giriş yapmıştım ve ayların yükü sonunda hafiflemişti. Ruhumdaki yorgunluğu atmaya da ihtiyacım vardı. Müziğin sesini çok olmasa da yüksek sayılabilecek kadar açıp müzik çaları lavabo tezgâhına bıraktım. Son olarak üzerimdeki tüm kıyafetlerden kurtulup kendimi sıcak suya attığımda yüzümde bir tebessüm belirdi.
Sıcak su tüm bedenime istila ederken; vanilya kokusu ciğerlerimi, yavaş ritimle çalan müzik ise kulaklarımı huzurla doldurdu.
Bir süre başımı arkaya yaslayıp gözlerimi kapattım. Hiçbir şey düşünmeden öylece bekledim. Acaba, burada uyusam ne olurdu?
Biraz daha kalırsam hasta olacaktım daha da kötüsü burada uyuyakalırsam hastanelik olacağımın farkındaydım. Ve benim çoktan uykum gelmeye başlamıştı. Bu yüzden hızlıca durulandım ve küvetten çıktım. Önce saçlarımı kuruttum her ne kadar üşensem de. Sonrasında ise yumuşacık bir pijama takımı giydim. Şimdi uyumak çok cazip bir fikirdi ancak daha akşam yemeği yememiştim bile. Karnım öyle açtı ki buzdolabında ne bulursam yiyebilirdim. Sahi, saat kaçtı ki?
Telefonumu alıp açma tuşuna bastım ve komodinin üzerine koyduktan sonra çekmeceden aldığım tarakla saçımı taramaya başladım onu beklerken.
Telefon açıldıktan sonra tarağımı geri çekmeceye koydum ve telefonumun şifresini girdim. Saatin neredeyse sekiz olduğunu görünce yutkundum. Yemek saati biraz geçmişti ve muhtemelen Serpil Abla çoktan evine gitmişti. Serpil Abla, evimizdeki yemek işleriyle ilgilenen genç bir kadındı. Henüz yirmilerinin ortasında gibi görünüyordu ancak dört yılı aşkın bir süredir bizim yanımızda çalışıyordu. Hem çok iyi kalpli ve sevecendi hem de çok güzel yemek yapıyordu.
Sabah ben gittikten biraz sonra gelirdi genellikle, akşam da yedi gibi giderdi. Kahvaltımı ben kendim halletsem de diğer yemekler ondaydı.
Telefonumu odamda bırakıp mutfağa indim. Dolapta bulduğum yemeklere bir göz attıktan sonra kendime bir şeyler ısıtıp karnımı doyurdum. Dağınıklığımı da topladıktan sonra tekrardan odama çıktım.
Okuduğum kitabı alıp yatağıma uzanmıştım ki telefonumun yanan ışığı dikkatimi çekti. Telefonumu elime aldım ve yeni uzandığım yerden doğruldum. Art arda gelen bildirimlerden birine tıklayıp mesaj uygulamasına girdim. Tolga Abi’dendi mesajlar.
“Ada, baban aradı şimdi.”
“Önemli bir belge lazımmış.”
“Tarabya’daki evde olan bir belge, bu. Mail atman gerekiyormuş.”
“Bahçede bekliyorum seni.”
Okuduğum mesajla sertçe yutkundum. Oraya gitmek istemiyordum. Ancak başka seçeneğimin de olmadığını bildiğim için yavaşça kalktım yataktan. Annem gitmeden önce Tarabya’da, büyük bir villada yaşıyorduk. Ancak annemden sonra şu anki evimize taşınmıştık. Her şeyimi anılarla birlikte bırakmıştım o evde, bir daha da gitmemiştim. Tam dokuz yıldır, on bir ay dört gündür yakınından bile geçmemiştim o evin.
Fakat her türlü güvenlik için babamın hiçbir adamı herhangi bir eve, yanında bir aile üyesi olmadan giremezdi. İşte bu yüzden gitmek zorunda olmam, içimi huzursuz etmeye yetiyordu. Benim için zor bir yer, zor hatıralar dolu bir yerdi. Sıkıntıyla nefes alarak küçük giyinme odama girdim. Kıyafetlerime göz gezdirip siyah bir tayt, gri ve büyük beden bir kapüşonlu alıp üzerime geçirdim. Saçlarımı rahat bir topuz yaptıktan sonra gelen uykumu açmak için yüzümü soğuk suyla yıkadım.
Spor ayakkabılarımı ve montumu da giydikten sonra, telefonumu ve kulaklığımı evden çıktım. Hemen kapının önünde beni bekleyen arabayı görünce oflaya oflaya arka koltuğa yerleştim. Tarabya’daki evimiz ormanlık alanda, merkezden uzakta olduğu için normalde yarım saat olan yol, yaklaşık bir saate çıkıyordu. Uykum fazlasıyla bastırdığı için trafiğin olmamasını umuyordum.
Kırmızı kablolu kulaklığımı kulağıma takıp güzel bir şarkı açtım. Ardından başımı cama yaslayıp hızla görüş açıma girip aynı hızla da gözden kaybolan ağaçları, etrafına ışık saçan sokak lambalarını, koca bir metal yığını halinde olan elektrik direklerini, yoldan geçen tek tük araçları izledim sessizce. Şehrin üzerine gece çökmüş; karanlığı ruhlara, sessizliği ise zihinlere işliyordu.
Geceleri çok severdim. İnsanların en yalın olduğu hâldi... Ve geceleri hiç sevmezdim. İnsanlar ruhlarını yansıtınca içlerindeki saf kötülük dışarı çıkardı. Kötü insanlar... Acaba şu anda mutlular mı? Acaba şu anda hayatları mahvedenler mutlu mu? Acaba Yeliz Tunç şu anda mutlu mu?
Çok merak ediyordum, ne geçmişti eline. Ermiş miydi muradına, kavuşmuş muydu takıntılı aşkına? İçi soğumuş muydu? Ya hiçbir şey olmamış gibi kendi hayatına baktıysa? Belki bir aile kurmuş, bir çocuk sahibi olmuş ve mutluysa? Peki ya aklı başına gelmiş ve pişman olmuşsa?
Bu saatten sonra da pişman olmasının bir anlamı yoktu. Son pişmanlık hiçbir işe yaramazdı. Ama eğer bir pişmanlık yaşamadıysa hâlâ, onu bulduğumuzda bunun bedelini de soracaktık ona. İntikam ateşiyle yanıp sönüyordu içim. Belki çocuk hâlimle benim gücüm yetmezdi ona ama babam her birimizin intikamını alabilirdi.
Ben bunları düşünüp yola daldığım esnada gelmiş olmalıyız ki araba durdu. Başımı camdan kaldırınca arabanın hemen önünde büyük, demir kapıyı fark ettim. Dikiz aynadan Tolga Abi’ye baktığımda sanki üzerindeki bakışları fark etmiş gibi bana döndü. “Araba dışarıda kalsın. Kapının açılması çok uzun sürüyor.” dedi sadece. Eski demir kapı zamanla paslandığı için sürgülü kısmının açılması artık çok uzun sürüyor olmalıydı. Bunu önemsemedim zira şu an yaşadığım iç mübadelemin yanında bu hiçbir şeydi. Çocukluğumu geçirdiğim bu evdeki tüm güzel anılarım annemin gittiği gece sonlanmıştı. Ve şimdi o geçmişimde bıraktığım küçük çocuğun sanrısı, kendi minik dünyamın ne denli büyük bir karanlığa gömüldüğü bana gösteriyordu.
Bununla yüzleşmek canımı yaksa da Tolga Abi’nin ardından dışarı çıkacak gücü kendimde bulabildim sonunda. Kapımın yavaşça kapatırken çıkardığı sesine, kuru çalıların ayaklarımızın altında ezilirken çıkardığı çıtırtısı eşlik etti.
Hava çok soğuktu. Ve ben kendimi bildim bileli çok üşürdüm. Bu yüzden titreyen bedenimi, iyice sarmaladım montumla. Birkaç adım sonrası demir kapıyla duraksadık. Tolga Abi cebinden bir anahtar çıkarıp bana uzattı. Onun neden kapıyı kendisinin açmadığını idrak edemesem de üstünde durmadım. Büyük, eski ve paslı anahtarı; kapının anahtar deliğine soktum ve tık sesi gelene kadar iki tur çevirdim. Anahtarı ona geri uzattığımda tekrardan cebine attı ve kapıyı ittirdi.
Kapı bahçeye doğru büyük bir gıcırtıyla açılınca yüzüm istemsizce buruşmuştu. İkimiz de temkinli adımlarla bahçeye girdik. Her ne kadar karanlık yüzünden önümü bile zor görsem de hayal meyal hatırladığım ön bahçeye merakla bakıyordum. Tüm heybetiyle karşımızda uzanan ev orta boyutlarda bir malikaneyi andırıyordu.
Kapının biraz ilerisinde ortasında üç katlı mermer kurnası ve tepesinde de fıskiyesi olan bir süs havuzu vardı. İçinde yıllardır su olmadığı çok açıktı ancak mermer yer yer yosun tutmuş ve sararmıştı. İçinde biriken yapraklar, geçtiğimiz gün yağan yağmurla ıslanmış ve çamurlu su birikmişti içinde. Bir zamanlar gösterişi temsil eden oymaların içini şimdi örümcek ağları doldurmuştu. Bu süs havuzu bile on yıldır bu eve uğranmadığını gösterirken ben niye babamın bu denli işine yarayacak belgelerinin hâlâ bu evde kaldığını anlamaya çalışıyordum.
Arabaların rahat geçebileceği yol, her iki tarafından dolaşıp bahçenin iki yanındaki minik garaj ve depolara uzanıyordu. Süs havuzunun solundan yürüyorduk ve her iki yol da birleşip şatafatlı evin büyük giriş kapısına çıkıyordu. Önünde durduğumuz ahşap kapıdan çektim bakışlarımı, Tolga Abi’ye çevirdim. Bu sefer pantolonunun cebine attı elini ve çıkardığı daha minik bir anahtarı tekrardan bana uzattı. Olabildiğince sessiz bir şekilde açtım kapıyı ve Tolga Abi'ye geri uzattım.
Önden o eve girip ışıkları açarken ben giriş kapısının önünde kalakaldım. Bu kapıdan çıktıktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamıştı. Ben annemle girdiğim bu evden öksüz bir çocuk olarak çıkmıştım yedi yaşımda. Sert yutkunuşumun sesi kulaklarıma çarparken öksüz bir çocuk olarak tekrardan girdim bu eve. Annemsiz olmak en çok da annemle anılarımızın olduğu yerlerde yakıyordu canımı. On sene evvel bu kapının ardında oyunlar oynayan çocuğu yaşayacaklarını bile bile izliyordum şu an. Sadece izliyordum ama. Ne çekip kurtarabiliyordum onu o evden ne de anlatabiliyordum olacakları ona önceden. Yaşayacaktı ve bir gecede büyüyecekti. Yine de ona ulaşma hayaliyle ilk adımımı attım eve.
Ben yıllar sonra tekrardan bu evin her köşesine sinen annemin kokusunu hissettim.
Ben yıllar sonra tekrardan bu evin içindeki anılarımızı gördüm.
Be ben yıllar sonra tekrardan koridorlarda yankılanan kahkahalarımızın sesini duydum.
Ve ben yıllar sonra tekrardan bu evin içinde bulundum.
Yaşadığım duygu silsilesin, bastırmaya çalışarak Tolga Abi’ye döndüm. “Ben gidip belgeyi alayım.” Arkamı dönüp hemen karşımızdaki merdivenlerin yanındaki koridora doğru yürümeye başladım. Kapıyla aramda birkaç adım kaldığında durakladım ve Tolga Abi'ye dönerek sordum. “Tam olarak, nasıl bir belge arıyorum?”
“Siyah bir zarfın içinde olması gerek.” Cevabımı aldıktan sonra tekrardan ona arkamı döndüm. Krem rengi kapının üzerindeki çıtalarda biriken tozları umursamayarak elimi kapının kulpuna yasladım. Açmadan önce bir süre bekledim. Hafızamdan silinmeye yüz tutmuş anılarım teker teker gözümün önünde canlanıyorken ben ısrarla arka plana atıyordum o annemli günleri. Artık geçmişti. Ve geçmiş, dünde kalmaya mahkûmdu.
Eğer şu anda, geçmiş var olursa şu anın anlamı neydi ki?
Gözümü kapatıp tek bir hamlede açtım kapıyı. Elimle hafifçe ittirip; büyük bir gıcırtıyla, içine yılların hapsolduğu odayı ortaya çıkarmasını bekledim. Önce odanın sol duvarını boydan boya kaplayan kitaplık girdi görüş açıma. Sonra kitaplığın hemen önündeki tahta şövalye ve yanında duran rengârenk boya tüpleri ile dolu bir servis arabası... Annem, ressamdı. Hem de çok yetenekliydi. Henüz çocukken bile anlayabiliyordum çizimlerinin ne denli güzel olduğunu.
O son gece de şövalyenin önündeki boyalarla lekelenmiş olan pufta oturmuş, bir şeyler çiziyordu. Ne çizdiğini hatırlayamıyordum ancak neredeyse yeni başladığı bilgisi hâlâ hafızamdaydı. Bitmiş olması zordu. Peki öyleyse, bu şövalye neden boştu?
O resmi görmek isterdim. Annemin elinin son değdiği şeylerden birine dokunmak, düşündüğü son şeylerin tuvale yansımasını görmek, onu hissetmek... En çok da o tabloyu tamamlamak isterdim. Onu yarım kalan hikâyesini olmasa da onun yarım kalan sanatını devam ettirmek isterdim. Ki bu benim en doğal hakkımdı da. Ancak şu an olmazdı. Şu an arayamazdım o tabloyu. Şu an sadece ihtiyacım olan o belgeyi alacak ve bu evi terk edecektim. Bu kadarı bile fazlaydı benim için. Daha sonra babamdan isteyebilirdim.
Karşımdaki camın hemen önünde duran ahşap masaya yaklaştım ve yanındaki kapaklı dolabı açtım. Üst rafı, boş birkaç kâğıt dışında tamamen boştu. Alt rafında ise bir kasa vardı. Muhtemelen içi boştu. Öyle olmasa bile şifresini bilmiyordum ve ihtiyacım olan şey orada olsaydı, kesinlikle şifreyi de söylerdi babam. Kapağı kapatıp masanın diğer yanındaki çekmeceyi açtım. İlk çekmecede birkaç kalem görünce geri kapattım. Bir altındaki çekmecenin ise tamamen boş olduğunu görünce sıkıntılı bir nefesi içime çektim. Etraf çok tozluydu ve ben tozdan dolayı öksürmeye başlamıştım.
Ayrıca; taşınırken, o zamanlar işine yaramayan şeyler hariç neredeyse tüm her şeyini yanına almıştı babam. Geriye de böyle tek tük şeyler kalmıştı. Ne olurdu da burayı arşiv olarak kullanmak yerine onları da alsaydı?
Masadaki son ve en büyük çekmeceyi açtığımda çekmecede gördüğüm açık kahverengi oyuncak ayı ile gözlerim kısıldı. Tam orta kısmında kalp olan bir oyuncak ayı, bana çekmeceden gülümsüyordu.
Birden yüzüme mahzun bir gülümseme yayıldı. “Bobi,” diye bir mırıltı döküldü dudaklarımdan. Sanki yeni doğan bir bebekmiş gibi dikkatle aldım onu ellerime. Çocukluğumdan kalmaydı bu eski ayıcık. Her yere götürdüğüm, hiçbir zaman yanımdan ayırmadığım bu tatlı dostumu, kaybettim sanmıştım. Kulağa komik geliyordu ama bu kadar değer verdiğim bir şeyi kaybetme düşüncesini gururuma yedirememiş ve bir kez olsun babama sormamıştım yerini. Öyle de gereksiz bir gururum vardı.
Onu ardımda bırakamazdım. Bu yüzden dikkatlice kollarımın arasına aldım ve çekmeceye tekrardan göz gezdirdim. Bunu yaparken de tozlar nedeniyle serçe öksürmüştüm. Orada, yerde duran siyah zarfa, zafer kazanmışçasına bakıp onu aldığım gibi çekmeceyi geri kapattım.
Yüzümde güller açarken odadan çıkıp beni bıraktığım yerde bekleyen adamın yanına gittim. Gözleri önce sağ elimdeki dosyayı, sonra ise sol elimle kucağımda tuttuğum ayıcığı görünce gülümsedi. “Bakıyorum, bulmuşsun yine onu.” dedi gözüyle ayıcığımı göstererek. Ona koca bir gülümseme sunup kapıya doğru ilerledim. Birlikte tekrardan arabaya binince kucağıma ayıcığımı bırakıp başımı da cama yasladım. Araba hareketlendiğinde odak noktam silikleşmişti.
Nedensizce üzgün hissediyordum bugün kendimi. Bu da daha fazla uykumun gelmesine neden oluyordu. İşin bana komik gelen yanı ise; daha birkaç dakika önce gülücükler saçarken, şimdi tekrardan depresif bir moda bürünmüştüm ve bunun geçerli tek bir nedeni yoktu. Yüzümde buruk bir tebessüm belirdi. İyi değildim.
Hiç iyi değildim.
Ve sorunun ne olduğunu bilmediğim gibi sorunun nasıl çözüleceğini de bilmiyordum. Sıkıntıyla derin bir nefes alıp yavaşça kucağımdaki oyuncağın kirli tüylerini okşamaya başladım. Yoldan geçip giden ağaçları tek tek sayarken, üzerime çöken uyku ile derince esnedim. İki yüz doksan dördüncü ağaç, seksen ikinci ışık direği sonrasında bilincimin artık tamamen kapandığını hissettim.