İçeriğe geç

Oyunbaz

Bölüm 1 · 28 dk okuma

Oyunbaz

Bölüm 1

1. Bölüm: Perdeler Açılınca Başlar Oyun

1.Bölüm: Perdeler Açılınca Başlar Oyun

Çok önceden başlamıştı her şey aslında. Böyle anlatınca dile kolaydı ancak yaşaması da hissettirdikleri de hiç kolay değildi. Hangi taraftan bakarsanız bakın bir yanan vardı bu hikâyede. En çok yanansa şüphesiz ben olmuştum.

Bir kadın bir adamı çok sevmişti, adam ise başka bir kadını... Ya da şöyle diyelim: Babam annemi, Yeliz Tunç denen o kadın ise babamı çok sevdi yıllar evvel. Güçlü ve tehlikeli bir kadın, aşk ve saplantı arasındaki o ince çizgiyi geçmişti ve sonuçları küçük bir kıyamet yaratmıştı.

Yaptığı şey aslında çok basitti.

Sustu. Sadece sustu. Annemle babam birlikteyken sustu, düğünlerinde sustu, hatta annem ağabeyime hamile iken bile sustu. Herkes bu sessizliği kaybediş zannetti ancak kimse o kadının; kendi içinde zafer andı içmiş olduğunu, yarasının daha derinini açacağını ve kurduğu planı için de bu kandırıcı sessizliğe gömüldüğünü düşünememişti. Kadın, yine sustu o gece. Dokuz mayıs gecesi, Yiğit Bebek doğdu ve sonunda kadın sessizliğini yine sessizce bozdu.

Doğumunu sezaryenle yapmıştı annem. Henüz baygın ve bebeğinden uzaktı. Ancak ne o ne de masum bebek bu uzaklığın ebediyete kavuşacağını bilmiyordu. Yeliz Tunç’un parayla satın aldığı bir hemşire annesinin sıcacık kollarına kavuşamadan ayırdı onu, cehennem ateşine attı. Sonrası savaş, kıyamet... Öfkeli baba oğlunu bulmaya çalışırken çaresiz annenin yıkılışına kayıtsız kalamamıştı. Böylece Yiğit Yalçın tamamen kayıplara karışmıştı. Baba her yerde aramıştı oğlunu ancak ne bir ipucu ne de bir yaşam belirtisi bulabilmişti. Aylar boyu devam eden aramalar sonrasında umutlar çaresizce sönmüş ve makus kadere boyun eğilmişti. İşte o an bir mektup gelmişti evlerine, evimize. Ne bir adres var ne de bir çözüm yolu... Sadece “Oğlun yaşıyor.” diye bir yazı ve Yeliz Tunç’a ait bir imza.

O gün bütün oklar, Yeliz Tunç’ta toplanmıştı. Lakin geç kalındığı gün gibi ortada olsa da didik didik edilmişti tüm ülke, hatta dünya. Tüm hastane kayıtları, karakollar, özel şirketler, oteller hatta mezarlıklar bile. Ancak yıllar sonra bulunabilen tek şey, aynı zamanda da en beklenmedik şey bir kardeşi olduğuydu. Pınar Güneş... Yeliz Tunç’un tek yumurta ikizi...

Okan Ilgaz’ın karısı, Baran ile Bartu Ilgaz’ın annesi...

Ve yıllar sonra oklar önde şehrin gelen ailelerinden biri olan Ilgazlara kaymıştı. Lakin babamın bile gücü bu aileye yetemeyeceği için bu arayış oyunlara gizlenmişti. İşte tam burada devreye sürpriz bir oyuncu yani ben giriyordum. Bu oyunda kaybedecek bir şeyi olmayan ancak kazanacak paha biçilemez bir ödülü olan ben, Ada Yalçın...

🎭

9 Gün Önce:

“Ada, emin misin? Bak böyle bir şey yapmak zorunda değilsin. Seni ilgilendiren bir durum değil bu. Ve senin yapabileceğin bir şey de değil ki.” dedi, endişeli sesi ile telefonun diğer ucundaki Beste. “Merak etme, bir sorun olmayacak. Ayrıca tam da beni ilgilendiren bir mesele, benim yapabileceğim bir çözüm bu. Ayrıca fazla büyütüyorsun. Altı üstü birkaç tane arkadaş edineceğim, en fazla ne olabilir ki?”

“Bunu diyenlerin sonu genelde pek de iyi olmuyor ama yine de sen bilirsin, İnatçı Keçi.” derken sesinin aldığı neşeli tını gülümsememe sebep olsa da sözleri, acı gerçeklerimi yüzüme bir kez daha vurduğu için gülümsemem acıyla söndü.

“Zaten başka şansım yok ki. Olmuyor, elimde küçücük bir bilgi var tutunacağım ve ben tüm benliğim ile ona tutundum. Ağabeyimi bulmak istiyorum, Beste. Onu çok özledim.” Cümlemin sonuna doğru sesim iyice kısılmış, gözlerim dolmuştu. “Kuzum, hiç görmediğin birini nasıl özleyebilirsin ki? Sen öyle hissediyorsundur bence. Tamam, git ve dene şansını.” Sesi anlayışlıydı ama o beni anlayamıyordu. Hiç anlayamıyordu hem de. Doğrusu istese de yapamazdı ki.

“Özlersin işte...” dedim fısıldayarak. “Benim şimdi kapatmam gerek, eve geçince konuşuruz.” diye de ekledim. “Peki... Ada, dikkatli ol.” Sesi yalvarırcasına çıkıyordu ve bu benim canımı yakıyordu. “Olacağım, Beste.” diye bir fısıltıyla karşılık verdim ona. Sonrasında ise telefonumu kapatıp omzuma astığım çantama koydum. Ellerimi de yıkayıp tuvaletten çıktım. Koridorun sonundaki tiyatro salonuna girdim. Karanlık salona ve ışıkların üzerinde toplandığı sahnenin yavaş yavaş açılan perdesine baktım.

Oyun başlıyordu...

Biletimi görevliye verip koltuğuma oturdum. Yanımdaki kız olacaklardan habersiz bana bakıp gülümseyince ona aynı şekilde karşılık verdim. Evet, arkadaş canlısı ve sosyal bir kızdı Ceylin Aksoy ve bu benim ekmeğime yağ sürüyordu.

O, Lauren Gunderson'un kaleme aldığı “Doğal Afet” isimli oyununu izlemek üzere gelmişti buraya. Ben ise kendi oyunumu başlatmaya.

🎭

Perdelerin kapanması ile ışıkların açılması bir oldu. Koltuklardaki kalabalık gitmek üzere ayaklanırken onun da ayağa kalkmasıyla ben de koltuğumdan kalktım. Sırayla ilerlediğimiz için kapıdan çıkma sırası bize gelmişti ki ben birden duraksayıp arkamı dönünce elimdeki su, arkamda bekleyen Ceylin'in üzerine döküldü.

“Çok özür dilerim.” dedim telaşlı ve üzgün çıkan sesimle. “Sorun değil, hemen kurur zaten.” derken ıslanmış kazağını çekiştiriyordu. “Eğer isterseniz size yardımcı olabilirim. Hava çok soğuk ve benim sakarlığım yüzünden hasta olmanızı istemem.” deyince göz ucuyla bana baktığını fark edip pişmanlık dolu bir gülümseme sundum ona. “Zahmet olmazsa...” dediğinde ise o mahcup bir şekilde gülümsüyordu. Fazla kibar ve anlayışlıydı ve bu da onun sevimli olmasına, böylece de insanlar ile kolay anlaşıp arkadaş olabilmesine yol açıyordu.

Kalabalığın dağılması ile onunla birlikte tuvaletlere girdik. Peçete alıp bebek mavisi kazağındaki ıslaklığa bastırdım. Peçeteyi o tutunca bende geriye çekilip kalçamı lavabo tezgâhına yasladım. “Gerçekten, çok özür dilerim.” dediğimde yine göz ucuyla bana bakıp bu sefer içtenlikle gülümsedi. “Önemli değil. Cidden bak hem sadece su, kurur şimdi.” Duraksadı ve göz ucuyla bana bakıp gülümsedi. “Ayrıca işin olumlu tarafından bak, yeni bir arkadaş edindin.” dedikten sonra gülüşünü daha da büyütüp elindeki peçeteyi çöp kutusuna attı. Sonra ise elini uzatıp “Ceylin ben.” dedi. “Ada Yalçın.” diyerek eli sıktım nazikçe.

Ardından kısa bir sessizlik oldu aramızda. O gidip ellerini yıkadı, ben de onu izledim bir süre. Bu sessizlik garip bir boyut kazandığında ise “Bir şeyler içmek ister misin?” diye sordum dan diye. Önce biraz düşünse de başıyla onayladı beni. Birlikte önce tuvaletten sonra da binadan çıkarken “Buralarda bildiğim güzel bir kafe var. Oraya gitmeye ne dersin?” dediğimde de “Olur.” diyerek yanıtladı beni.

Kısa bir yürüyüşün ardından kafeye gelmiş, siparişlerimizi vermiştik. Kahvemden bir yudum alıp onu incelemeye başladım. Açık kahverengi saçları ve aynı renkte gözleri vardı. Saçları, bebek mavisi kazağının açıkta bıraktığı boynuna ve köprücük kemiklerine zarif bukleler halinde dökülüyordu. Saf güzelliğini makyajla lekelememiş, sadece şeftali tonlarında bir dudak parlatıcısı ile hareket katmıştı ancak soğuk hava yüzünden yanakları ve burnu al al olmuştu. Ten rengi oldukça açıktı, boyu ise ortalamaydı. Tatlı bir kızdı. Hem görünüşü hem de karakteri öyleydi.

“Tiyatroları sever misin?” diye sordu ve ardından kahvesinden bir yudum aldı. “Fazla meraklısı değilim ancak kafa dağıtmak istediğimde sık tercih ederim. Sen?”

“Fazlasıyla.” Dudaklarına bulaşan kahvesini temizledi. “Bayılırım tiyatroya veya sinemaya gitmeye.” Gülümsedi ardından aklına bir şey gelmiş gibi samimi bir şekilde ekledi. “Özel değilse niye kafanı dağıtmak istedin? ‘Acılar paylaşıldıkça azalır’ derler...” Gülümsedim. Dedikleri yalandı. Hiçbir acı paylaşıldıkça azalmıyordu. Aksine paylaşıldıkça azalan mutluluk, çoğalan acılardı. İnsanlar yaraya tuz basar, mutluluğu katlederdi.

Biraz tereddüt ediyormuşum gibi düşündükten sonra başladım konuşmaya. “Aslına bakarsan gittiğim okulun sahibi iflas etti. Okul da apar topar kapatıldı. Yani anlayacağın dönem ortasında kalakaldım. Yeni okul arayışı, eksik kalan dersler, bir de yaklaşan sınav haftası derken iyice bunaldım.” Yalan değildi. Gerçekten de gittiğim okulun sahibi iflas etmiş, dönemin ortasında okulu kapatmak zorunda kalmıştı. “Kaçıncı sınıfa gidiyorsun?” diye sordu merakla.

“On bir.”

“Yaşıtız demek.” dediğinde onun da on birinci sınıfa gittiğini tasdik etmiş oldum. Oluşan küçük bir sessizlik sonrası konuyu devam ettirebilmek adına “Sen hangi okula gidiyorsun?” diye sordum.

“Arısoy Koleji’ni duydun mu hiç?” diye sordu düşünceli bir şekilde. “Evet.” diyerek onayladım onu. Şehrin en bilinen özel okullarından biriydi. “Orada okuyorum. Eğer yine özel okul istersen gözüm kapalı öneririm okulumuzu.” dedi heyecanla. Heyecanı okulunu sevdiğini gösteriyordu. Okulundan da öte, arkadaşlarını seviyordu Ceylin. Baran ve Bartu Ilgaz da bu okuldaydı ve Ceylin, onların yakın arkadaşıydı. Ben ise zaten o okula kaydımı çoktan yaptırmıştım. Bu sadece bir ön tanışmaydı.

“Bir arkadaşım da o okuldan mezun olmuştu. O da çok övmüştü orayı. Evimize de yakın sayılır. Büyük ihtimalle oraya geleceğim.” dediğimde bana gülümseyerek karşılık verdi. “Kendinden bahsetsene biraz. Hobilerin neler?" diye sordu merakla.

“Resimle ilgileniyorum ben. Müzik dinleyip çizim yaparım tüm boş zamanımda.” dedim. “Sen neler yaparsın?” Bir süre düşündükten sonra yanıtladı beni. “Ben daha çok film, dizi izlemeyi seviyorum. Tiyatroya falan gidiyorum böyle sık sık.” dedi.

🎭

“O zaman ben sana telefon numaramı vereyim, okulla ilgili bir sorunun olursa hiç çekinmeden sorabilirsin. Seni aramızda görmeyi çok isterim.” dediğinde telefonumu ona uzatırken “Ben de çok isterim sizin aranızda olmayı. Gerçekten tanıştığımıza çok memnun oldum.” dedim. Numarasını yazıp telefonumu bana geri uzattığında onunla sarılarak vedalaşıp taksiye binmesini bekledim.

O gittikten sonra bende bir taksiye binip evin adresini verdim taksiciye. Gerçekten hatırı sayılır bir yakınlaşma yaşamıştık. Tam üç saat boyunca onunla sohbet etmiş, hem güvenini hem de sevgisini kazanmayı başarmıştım. Zaten o okula gidecektim. Sadece onlara daha yakın olabilmek için bir ön izlenim kazanacaktım. Ve sonra onlarla çok yakın olacaktım. Yeliz Tunç'a dair bir şeyler öğrenecek kadar yakın... Evet, uzun sürecekti ve yine evet, riskliydi. Ancak hasret bu risklere değerdi.

Hiç görmediğiniz birini de özlerdiniz. Normal birini özler gibi özlerdiniz hem de. Daha da acısı bilmediğiniz varlığını özlerdiniz. Mümkünken o varlığı elde etmek için her şeyi yapardınız. Özellikle de bu konuda takatiniz kalmadıysa o zaman gözünüz hiçbir şeyi görmezdi. Benim de artık gücüm kalmamıştı. Bir yandan annemin, bir yandan ağabeyimin yokluğu ve babamın bu konudaki hala devam eden çıldırmış hallere son gücümü de tüketmişti.

Günümüz, 11 Aralık Pazartesi:

Ceylin ile konuşmuştum bugün okula geleceğim hakkında. Bol bol sohbet de etmiştik. İyice yakınlaşmıştık ve beni bekliyordu. Evet, beni bekliyordu. Normalde birileriyle bu kadar kısa sürede böyle yakın olabilir miydim bilmiyordum ancak şu anda bundan fazlasıyla hoşnuttum. Ne Ceylin'i yanına gitmeden önce görmüştüm ne de diğerlerini. Bildiklerim sadece Ceylin'in söylediklerinden ibaretti. O gün de yanına oturacağımı biletim sayesinde öğrenmiştim. Ne nasıl birisi olduğunu ne de nasıl gözüktüğünü biliyordum tıpkı diğerleri gibi. Ancak emindim ki Ceylin sayesinde onlarla çok kısa sürede tanışacaktım. Hem zaten onunla ve Bartu Ilgaz ile aynı sınıftaydım. Ben bunları düşünürken sınıfımın önüne gelmiştim. On birinci sınıfların 'E' şubesiydi yeni sınıfım.

Derin bir nefes alıp kapıyı açtım. İçeri çekingen adımlarla girdim ve gözlerimle boş bir yer aradım. Sınıftaki tek boş yer cam kenarındaki en arka köşeydi.

Ve bingo!

Tam ön sırada bana gülümseyerek bakan Ceylin duruyordu. Adımlarımı boş sıraya yönlendirdim ve Ceylin'in yanına geldiğimde ona selam verip yerime geçtim. Bana neşeyle şakıyarak karşılık veren Ceylin ile içimdeki korku tomurcuğu biraz olsun arka plana atılmıştı. Sıranın cam tarafında oturan koyu kahverengi saçlı ve tıpkı saçları gibi koyu kahverengi gözlü bir çocuk oturuyordu. Ondan izin isteyip yanına oturduğumda beni baştan aşağı süzüp hafifçe tebessüm etmekle yetinmişti.

Sınıfa giren öğretmen ile ayağa kalkan öğrenciler gibi bende kalktım. Yerimize oturup derse başladık direkt. Ders felsefeydi. Ve de saçma bir tanışma seremonisi yaşamamıştık. Açıkçası bundan memnundum çünkü tüm dikkatler üzerimdeyken fazla utanıyor ve geriliyordum. Teneffüste zaten tanışacaktım yeni arkadaşlarımla.

Dersin ilk yirmi dakikası sonunda öğretmen varlığımı ve yeni olduğumu fark etmişti. Sadece ismimi ve geldiğim okulu sorup kısa kesmişti iletişimimizi. Son beş dakikada ise sınıfın kapısı çalınmış ve içeriye gürültüyle bir çocuk dalmıştı. Kelimenin tam anlamıyla dalmıştı hatta dengesini sağlayamadığı için öne doğru sendelemişti. Son anda düşmekten kurtardı kendini ve hiçbir şey olmamış gibi öğretmene bakmaya başladı. “Geç kalmışım hocam ya, biliyorsunuz beni uykum derin...” dedi biraz sahte bir mahcubiyet taşıyan sesiyle. Dağınık kahverengi saçları ve uyku mahmurluğu ile bakan ela gözleri buna kanıt olarak ben buradayım diyordu. Bu ilk kez yaşanmamış olmalı ki öğretmen başını tabii canım der gibi sola eğdi. Sınıftan birkaç gülme sesi yayıldı ortalığa. “Geç oğlum, geç.” dedi öğretmen yüzünden bir gülümseme ile. Çocuk bizim olduğumuz tarafa doğru geldi ve Ceylin'in kalkması ile onun yanındaki, cam tarafındaki boş sıraya oturdu.

“Günaydın, uykucu.” dedi Ceylin kelimeleri uzatarak. Çocuk ise sadece hı hı demekle yetindi. Başını, sıraya koyduğu kollarına gömüp uykusuna devam ettiğinde yüzümde bir gülümseme belirdi.

Öğretmen tam tekrardan derse başlayacaktı ki zilin çalması ile sınıftan çıktı. Onun çıkması ile Ceylin arkasına döndü ve yanında uyuklamakta olan çocuğu gösterdi. “Ada, arkadaşım Bartu.” dedi. Açıkçası biraz afallamıştım. Bir taşla iki kuş vurmuş olmanın zaferi dudaklarıma yayıldı hafifçe. Ancak son anda gülüşümü gizlemeyi başardım. Tam önümde oturdukları için konuşmalarına kulak misafiri olabilirdim. Ve belki de işe yarar bir bilgi edinebilirdim. Ben Ceylin'e verebilecek bir cevap ararken Ceylin Bartu'nun kolundan çekiştirmekle meşguldü. En sonunda onu kafasını gömdüğü yerden kaldırmayı başardı ve konuşmaya başladı. “Tanıştırayım Bartu, Ada.”

“Evet, evet. O kim ki?” diye karşılık verdi Bartu. Ardından da başını sıraya geri gömdü. Ben kıkırdarken Ceylin sitemle “Geçenlerde tiyatroda tanıştığım bir kız vardı ya, o işte.” dedi.

“Tiyatroya mı gitmiştin?” dedi Bartu şaşkınca. Ceylin bunun üzerine Bartu'nun kolunu hafifçe çimdikledi. Bartu acıyla inleyip geri kalktı. Ceylin'e kötü kötü bakışlar atarken Ceylin yine sitemle “Sana anlamıştım!” dedi.

“Ah, evet hatırladım. Bir an aklımdan çıkmış.” dedi tamamen yalan konuşarak. Evet, bu masum bir yalandı ancak yalanın hiçbir türü kabul edilemezdi ki. Bu süreçte ne kadar yalan söyleyeceğimi, ne kadar yalana ortaklık yapacağımı düşündüm bir an. Belki de doğrumdan çok yalanım olacaktı. Peki ya bir gün yalanlarım ortaya çıkarsa, o zaman ne yapacağım diye düşündüm bu sefer de. Korkmadığım da söylenemezdi bilinmezden. Ne de olsa karşımdaki insanları tanımıyordum. Tepkilerini, davranışlarını bilmiyordum. Duyularını ve duygularını bilmiyordum.

O yüzden korkuyordum işte. Bilinmezdendi korkum. Ama yine de başıma gelecek her şeye razıydım. Hem çok da kötü bir şey yapmıyordum ki. Gerçekten arkadaş edinmek istiyordum burada. Belki bir amacı vardı bu tutumun ancak işin sonunda benim de çıkarım büyüktü. Onlar hiçbir şey hissetmeyecek, kaybetmeyecekti. Ve belki de bir dost kazanacaktı her iki tarafta. Ama benim bir artım daha vardı: Ağabeyimi bulacaktım. Belki onlar benim kaderimle oynayan kişiyi, Yeliz Tunç’u tanımıyordu bile. Ki yıllar önce kayıplara karıştığı için bu çok olasıydı, ama ben hayatımın iplerini elime alacaktım.

Dersler birbirini kovaladı, öğlen arası için zil çaldı. Ceylin ve Bartu ile okulun yemekhanesinde yemiştim yemeğimi. Beni tüm sınıfla tanıştırmışlar, hiç yalnız bırakmamışlardı. Yemek yerken birbirimizi tanımaya yönelik sohbetler etmiştik. Ayrıca gün içinde geçen boş sohbetin arasında da Baran Ilgaz'ın bugün okulda olmadığını da öğrenmiştim. Ceylin beni Bartu'ya da sevdirmişti resmen birkaç saatte. Bartu Ilgaz kolay gibiydi ancak o pek de bir şey bilmiyordu. Ve anlattıklarından anladığım kadarıyla Baran Ilgaz aile işlerini daha iyi biliyor, ailenin derin sırlarına daha hâkim gözüküyordu. Onun üzerinde ilerlemem benim için daha kolay olacak gibiydi. Okula geldiği gibi Baran Ilgaz ile tanışacağımı ve çok iyi anlaşacağımı ise Ceylin fazlasıyla belirtmişti. Hoş, benim işimi kendisi hallediyordu.

Şanslıydım...

Günün sonunda Ceylin ile de vedalaşıp eve doğru yürümeye başladım. Yürümek bana huzur veriyordu ve düşünmemi sağlıyordu. Cebimden çıkardığım kırmızı kablolu kulaklıklarımı telefonuma takıp bir şarkı açarken saate de göz attım. Dörde geliyordu ve yorulmuştum. Hem dilimle hem de düşüncelerim ile sustum tüm yol boyu. Günün geri kalanı da cabası... Tüm gün çalışma masamda kalmış, ders çalışmıştım. Kapatmam gereken eksiklerim oluşmuştu okuldan ayrı kaldığım sürede ve benim konulara yetişmem gerektiği için ekstra bir çaba göstermem gerekiyordu.

Saat yedide yemek için mola verip sonrasında gücüm tükenene kadar çalışmaya devam ettim. Saat sonunda ona gelirken ben de artık bittiğimi hissediyordum. Son üç saattir bu odada tek başımaydım. Ne verdiğim minik molalar beni dinlendirmişti ne de zihnimi yoran dersler korktuğum düşünceleri arka plana atmaya yetmişti. Gerildiğimi hissettim tekrardan bunu düşündükçe. Ellerim sıkı bir yumruk şeklini alırken masadan kalktım. Üst kattaki yatak odama gittim ve yatmak için hazırlıklarımı tamamladım.

En sonunda kendimi yatağa bıraktığımda saatin kaç olduğunu bile bilmiyordum. Zihnimde ki düşünceleri susturmak benim için en zoruydu ama bunu da bir şekilde başarmıştım. Kısa sürede uykunun rahatlatıcı kollarına çekildim.

Gözüme giren güneş ışığı ile araladım gözlerimi. Islak toprak kokusu ciğerlerime dolarken gözüme ilişen sararmış yaprakların üzerinde yattığımı fark ettim.

Yattığım yerden doğrulurken tek bir soru vardı aklımda: Buraya nasıl gelmiştim? Hızlıca ayağa kalktım. Etrafımı saran uzun ağaçların yaprakları karanlık gökyüzünü süslüyordu. Kabukları yosun tutmuştu bu asırlık ağaçların. Havada soğuk, içimde korku vardı. Sarsak adımlarla ilerlemeye başladım çok sık olan ağaçların görünen en seyrek bölgesine doğru.

Birden içime doğan bir his ile parmaklarım boynumun biraz altına, kolyeme kaydı. Soğuk metale dokunmayı beklerken ellerimin sıcak ve kadifemsi bir dokuya temas ettiğini fark ettiğimde korkuyla gözlerimi çevirdim boynuma. Boynumda olması gerek kolye orada yoktu. “Anne...” diye bir mırıltı döküldü dudaklarımdan. Boynumdan hiç çıkarmadığım sola yatık hilal desenli kolyeyi annem vermişti bana, henüz gitmeden önce. Ada'nın A'sını ve Yalçın'ın Y'sini yani AY kelimesini temsil ediyordu. Ay anneyi, kadınları temsil ederdi. Benim içimde ise tanıdığım en güzel kadını, annemi temsil ediyordu ay. O kolye bana annemin varlığını hissettiriyordu ve ben şimdi annesiz kalmıştım.

“Anne...” diye fısıldadım önce rastgele sağa sola koşuşturarak. “Anne!” diye bağırdım bu sefer de tüm gücümle. “Neredesin anne?” Sesim boğazımı yırtarcasına güçlü çıkıyor, ormanın ve gecenin sessizliğini bölerek kuşları uyandırıyordu. Kulakları delercesine öterek uçuşmaya başlıyordu uyanan kuşlar. “Ne olur anne... Yeniden gitme...” dedim güçsüzleşen sesimle. Ormanın derinlerine doğru koşuyor, dalları ve yaprakları yararak geçmeye çalışıyordum. Dal parçaları yüzüme, vücuduma çarpıyor, yaralar açarak kanların süzülmesine neden oluyordu. Bu bile umurumda olmamış, beni durduramamıştı. Aralıksız koştum ormanda, aralıksız bağırdım. Ne sesimi duyacak birisi vardı ne de varacak bir son... Ama ben bunu bile bile savaşmaya devam ettim. Ta ki takatim kalmayıp, ayaklarım bedenimi taşımayı bırakana kadar...

Yere yığıldı bedenim sertçe. Kolum başımın altında uzanmış, sol tarafıma doğru vermiştim ağırlığımı. “Bir kez daha dayanamam.” dedim fısıldayarak. Gözümden bir damla sızdı yanağıma doğru. Oradan boynuma ve kollarıma düşerken geçtiği yerlerde ince bir çizgi bıraktı.

Dayanılmaz bir acı hissettim o an. Sanki o ıslak patika alev almış da yanıyormuş gibi bir acı. Fiziksel değil de ruhani bir acı. Derinden bir ses duydum. Bir kadın sesi… Çok tanıdık bir sesti bu ama sahibi yoktu zihnimde. Belki de sesin sahibini unutmuştum ben çoktan. “Ağlama kızım.” dedi ses. Cümlesi bitti ve zihnimde bir fırtına yaratıp çekip gitti.

Ardından sol göğsümden, tam kalbimin üzerinden bir ışık huzmesi çıkıp ormanın derinliklerine gitti. Kendimde biraz olsun güç bulduğumda ayağa kalkıp ışığın gittiği yolu takip ettim. Ben ilerledikçe o hızlandı, o hızlandıkça ben koştum peşinden. Koştukça nefesim kesildi, başım dönmeye başladı. Birkaç metre ileride durdu ve yere doğru süzülmeye başladı. Ben yanına gidene kadar yere, yaprakların üzerine, ayaklarımın dibine düştü.

Yaprakların arasında gördüğüm bir parıltı ile yere çöktüm. Hâlâ dönen başıma rağmen parıltının sahibi metal parçasını buldum ve elime aldım. Hilal şeklini çevreleyen pırlantalar çamurla kaplansa bile seçebilmiştim kolyemi. Kalbime bastırdım. Sanki görünmez bir elin tuttuğu ve tüm gücüyle sıktığı kalbim kolyemin varlığını hissetmişçesine rahatladı. Ancak bu sefer de ayaklarım bedenimi taşıyamaz, zihnim çalışmayı devam ettiremez oldu ve ben kendimi bir kez daha yerde buldum.

Nefes nefese uyandım uykumdan. Ellerim boynuma gitti refleksle. Kolyeme temas edince derin bir nefes alıp yatağa bıraktım kendimi. Neydi bu şimdi? Bir rüya? Bir kâbus?

Hem de ne kâbus...

Beş dakika boyunca öylece yattım yatakta. Düşünmedim, konuşmadım, görmedim... Sadece tavana baktım belki de hiçliğe… Üzerimden tır geçmiş gibi hissediyordum. Kendimi zorlayarak duşa attım.

Duştan çıktıktan sonra formalarımı giydim üstüme. Lacivert, pileli eteğim kısaydı ve üşümemek için çorap giymiştim içime. Beyaz gömleğimin üzerinde lacivert bir yelek ve ceket vardı bedenimi sıcak tutan. Saçlarımı taradım ve öylece bıraktım. Gözaltlarımda çok yoğun olmasa da varlığını belli eden mor halkaları kapatıcıyla kapatıp pudrayla sabitledim. Ardından kaş şekillendiricisiyle kaşlarımı sabitledim ve hafif tonlarda bir ruj sürüp rujumu da çantama attım. Telefonumu aldım, saat kaçtı veya tarih neydi bilmiyordum. Tek bildiğim mevsim kıştı ve hava soğuktu.

Mevsimim kıştı ve havam soğuktu...

Mutfağa inip kendime bir kahve ve yiyecek bir şeyler hazırladım. Yemeğimi yedikten sonra telefonuma baktım. On iki Aralık, salı, saat yediyi yirmi sekiz geçiyordu. Sık sık kâbus görmezdim ancak gördüğümde de kolay çıkamazdım tesirinden. Onun sersemliği vardı üzerimde. Ve onun yorgunluğu vardı hâkimdi bedenime.

Dişlerimi fırçaladıktan sonra okul saatinin yaklaştığını fark edince çıktım evden. Bir kez daha kulaklıklarımı taktım kulağıma ve yeşillikler arasından yol aldım. Yaklaşık on beş dakika sonra okuluma varmıştım. Doğrudan sınıfa geçtim. Ceylin de Bartu da sınıfa gelmişlerdi çoktan.

Sırama oturduğum an bana doğru dönen Ceylin ile yüzüme bir gülümseme yayıldı. Bu kızın bitmek bilmeyen enerjisi bana da geçiyordu.

“Günaydın” dedim kendimden beklemeyeceğim kadar enerjik bir şekilde. Kendi halime de kıkırdadım. “Günaydın da matematik testlerinin açıklanacağı bir gün ne kadar aydın olursa artık.” dedi Ceylin. “Ne testi?” diye sordum çantamı bırakırken. “Geçen hafta bir test olmuştuk, sonucu sözlü notumuzu belirliyor. O bugün açıklanacak ama rezalet geçmişti. Kesin otuz falan alacağım.” dedi sitemle. Hemen sonra ekledi. “Hangi akla hizmet bu kadar zor hazırlıyorlar ki bu sınavları ya?” Aklına bir şey gelmiş olacak ki duraksadı. “Bartu, bana bak yoksa sen mi hocayla bu kadar zorlaması için konuştun?” dedi birden olayla tamamen alakasız telefonuyla ilgilenen Bartu’ya dönerek.

Hemen sonra bana dönüp ekledi. “Murat Hoca yani matematik öğretmeni Bartuların aile dostu ve beyefendinin matematiği en iyi dersi. Sırf bize inadını zorlamasını istemiştir. Doğruyu söyle, bu işte bir parmağın var mı?”

Zavallı çocuk daha neyden konuşulduğunu bile bilmiyordu ve Ceylin'in sesi tehdit doluydu. Bartu'nun şaşırmış ve Ceylin'in ciddi ifadesi ile tekrardan bir kahkaha attım. “Ne diyorsun kızım, yine?” dedi Bartu şaşkınlıkla. Ceylin birden kollarını belinin iki tarafına koydu ve kaşlarını çatıp Bartu'ya kötü kötü bakışlar atmaya başladı. “Yine ne dedim ben?” diye sitem etti Bartu çıldırmış bir şekilde. Açıkçası sorunun ne olduğunu ben de anlayamamış ancak merak etmiştim. “Daha kaç kere daha bana kızım deme diyeceğim?” dediğinde Bartu'nun ona attığı inanamıyormuş bakışı unutulmazdı. Bartu tam bir cevap verecekti ki bir öğretmenin sınıfa girmesi ile susmak zorunda kaldı. Bu bahsettikleri Murat Hoca olmalıydı.

Elindeki kâğıtları masasının üzerine koydu ilk olarak ve sınıfa döndü. “Oturun çocuklar.” dedi ardından masasına oturdu. Elindeki kâğıtları sınıfa gösterip “Çok sıkıldınız mı sınav boyu?” diye sordu alayla karışık bir sitemle. Sınıfta birkaç kişi birbirlerine baktığında hoca devam etti. “İşlem yapılmış birkaç kâğıt görünce acaba dedim yanlış şeyleri mi okuyorum. Ama yok, kâğıt israfı olmasın diye kalem değdirmeden bırakmışsınız kâğıtları.” dedi. Sonrasında notları okuyup kâğıtları da bakması için sahiplerine verdi. Otuz-kırk ortalamasında ilerleyen sınıfta tek yüksek alan Bartu gururla kâğıdına bakıyordu. Ceylin’in adını okuduğunda ise altmış aldığını duyunca kâğıdını aldığı gibi yerine geldiğinde heyecanla bana sarılmıştı.

Onun bu sevinci beni şaşırtmakla kalmamış sınava karşı da büyük bir önyargı beslememe neden olmuştu.

🎭

Öğlen arasının başlangıcını belirten zilin çalması ile sınıftan ayrılan kalabalığa katıldım. Okulu, kayıt yaptırdığım zaman gezmiştim ve o zaman fark etmiştim en az sınıf olan kat en üst katın olduğunu. On ikinci sınıfların katıydı ve sınav takviminden öğrendiğim üzere şu an bir deneme sınavının tam ortasındaydılar. Bu da demek oluyordu ki tuvalette kimse, bunun getirisi olarak da sıra yoktu.

Adımlarımı zemin kattaki yemekhaneye ulaşmaya çalışan insan selinden ayırdım ve yukarı çıkan merdivenlere yöneldim. Merdivenlerin sonunda beni çıt çıkmayan bir koridor karşıladı. Okulun geri kalanı gibi burası da kırmızı ve beyaz renkleri ağırlıklı tasarlanmıştı.

Okul U şeklindeydi ve iki taraftaki koridorlarda sınıflar vardı. En ortada ise büyük bir konferans salonu bulunuyordu. Salonun karşısında ise tuvaletler vardı. Adımlarımı sessiz tutmaya çalışarak girdim tuvalete.

Dekorasyonda koyu gri tonları tercih edilmişti daha çok. Loş, sarı aydınlatma doğrudan büyük aynaya vurduğu için son derece şık ancak karamsar bir görüntü oluşturuyordu ve bu da gizemli bir hava katıyordu aynadaki yansımama. Ellerime sıktığım sabunu köpürtürken aynadan arkamda kalan koyu gri, dikdörtgen fayanslara göz gezdirdim. Genel olarak çok güzeldi okulun dekorasyon tarzı.

Ellerimdeki köpüğü suyla arındırırken birden ışıkların sönmesi ile irkildim. Belki hareket sensörlüdür diye düşünüp olduğum yerde hareketlendiğim ve ışıklar tekrar geldiğine ellerimin arasında kalan köpüğü temizlemeye devam ettim. Bakışlarımı sudan ayırıp aynaya çevirdiğimde gördüğüm şeyle bir anlığına nutkum tutuldu. Arkamda, duvara yaslanmış bir erkek silüeti duruyordu. Korku dolu bir nida çıktı boğazımdan, ona doğru dönmeden birkaç adım sola giderek mesafe koydum aramıza. Hiçbir tepki vermemesi ve hareketsiz duruşu ile biraz olsun sakinleşince aynadaki aksini inceledim hızlıca.

Işık nedeniyle vücudu gölge de kalsa da ana hatlarından anladığım kadarıyla bir ayağını kırarak duvara yaslamış, diğer ayağını ise öne doğru bir eğimle uzatmış; kollarını kavuşturmuş, başı önek eğik bir şekilde duruyordu. Yaşadığım şoku atlattığımda soğukkanlılıkla konuşmaya başladım hala elim suyun altındayken. “Burası kadınlar tuvaleti.” dedim tereddütle. Doğru geldiğimden emindim ve onun da tepkisizliği bir yanlışlık olmadığını gösteriyordu.

“Biliyorum.” Umursamaz tavrı ile afallasam da ona bakmadım ve bir yanıt da vermedim. Bir peçete aldım ve elimi kuruladım aheste aheste. Peçeteyi çöp kutusuna attıktan sonra yavaşça ona doğru dönüp kalçamı lavabo tezgâhına, ellerimi ise kalçamın her iki yanından siyah mermere yasladım. “Biliyorsun ve hâlâ buradasın? Sapık damgası yemeden çık git şuradan!” dediğimde sesim hafif sert ve normalden yüksek çıkmıştı ancak onun başı hâlâ başı öne eğikti, kayıtsızlığını koruyordu. Öne eğdiği başı nedeniyle kumral saçları önüne düşmüş, bakışlarını kapatmıştı.

“Sapık mı? Yanlış bir şey yapmadım ben Ada.” dediğinde içimde, derinlerden bir korku dalgası yayılmaya başlasa da bastırmaya çalıştım. “Yaptım mı?” dedi alayla. “Adımı nereden biliyorsun?” dediğimde dudaklarının hafifçe kıvrıldığını fark ettim. “Bilirim ben.” Duraksadı. “Ama bilmediğim bir şey var. Neyi amaçlıyorsun?” derken başını kaldırdı yavaşça. Göz göze geldiğimiz an görünmez bir elin boğazımı sıktığını hissettim. Gözleri yeşildi. Ama öylesine bir rengi vardı ki irislerinin, bir yerden tanıdık geliyordu. Gözleri canımı, derin fakat duygusuz bakışları ise ruhumu yakıyordu. Bedenimin verdiği bu ani tepkinin tesirinden çıkmayı gözlerimi kaçırarak başardım. Ondan değil, gözlerinden kaçırdım bakışlarımı. “Anlamadım.” dediğimde kaşları çatıldı.

“Ben anlatamadım sanırım.” dediğinde sesinde sabırlı, anlayışlı ve biraz da mahcup bir ifade vardı. Açık konuşmadığı için mi mahcup olmuştu? Ancak birden yüzünde öyle bir değişim oldu ki şu anda ruh halim güneşliyse konuştukça fırtınalar koparacağını hissettiriyordu. “Sen bizi kandırabileceğini mi zannettin? Amacın ne bilmiyorum ama kim olduğunu ikimiz de çok iyi biliyoruz.” Sesi normal bir yükseklikteydi ancak tınısına karışmış tehdit, ürpermeme neden olmuştu. Tavrı değil sözleri ürpertmişti beni. O kimdi ve kim olduğumu düşünüyordu bilmiyordum. Ve bir şey açığa vurmadan neyi ima ettiğini anlamamın tek yolu masum ayaklarına yatmaktı.

“Ne saçmalıyorsun sen ya?” diye çıkıştım yaslandığım yerden doğrulurken. Biraz asabiyet ve bilmemezlik en garanti çıkıştı benim için şu anda. Kim olduğunu bile bilmediğim birinin bir amaçtan bahsederken neyi kastettiğini anlamam mümkün değildi. O ise istifini bozmadan “Aynaya baksana.” dedi. Kaşlarım çatılırken tereddütle arkamı dönüp aynadaki aksime baktım. Ben anlamsızca bir kendi yansımamı bir de onunkini süzerken o ise birkaç yavaş adımla bana doğru yaklaşmaya başladı. Ve tam arkamda aramızda bir nefes mesafesi bırakarak durdu. Sıcak nefesi ensemi okşarken gergince aynaya odaklandım. Boyu benden biraz daha uzundu. İkimiz de öylece aynaya bakıyorduk. Ancak o an anlayabildim ne demek istediğini. İkimizin de kumral saçlarında hafif bir dalga var, saçlarımızdaki tek fark, benimkinin daha açık bir kumral olmasıydı.

Gözlerine kaydı bakışlarım. Yeşildi. Kendiminkilere kaydırdım bakışlarımı. Yeşildi. Badem şeklinin içini açık ve parlak yeşil irislerimiz dolduruyordu. İkimizin teni de buğday tonlarındaydı. Vücut tipimiz bile cinsiyetlerimizle oranlarsak aynı gibiydi. Neredeyse her şeyimiz aynıydı ve bu benim kanımı dondurdu. Kalbimin atışı hızlanırken erkeksi parfümünün derinlerinden gelen ve masumluk katan süt kokusunun zihnimdeki bir notayla aynı olmasıyla buz kesildim.

Kimdi bu çocuk?

Ne kadar süre öylece kaldım bilmiyordum ancak sesiyle kendime gelip zihnimi onun tesirinden kurtardım. “Herhalde oyunun başlamadan bittiği içindi bu korkun.” dedi alayla. Fiziksel benzerliğimizin ardında başka bir şeyler arıyordu ve bunu imalarıyla açığa vurmaktan da hiç gocunmuyordu. Üstelik böyle bir şüphenin içine düşmesine neden olacak bir dayanağı olmalıydı. Çünkü sırf biri birine benziyor diye ondan hesap sormak, bir amaçları olduğunu iddia etmek çok saçmaydı. Ancak ben o an bambaşka bir mevzudaydım. “Kimsin sen?” diye sordum adeta fısıldayarak. Bakışlarım aynadan bana bakan ifadesiz gözlerdeydi. Fazlasıyla ifadesizdi bakışları ancak bu ifadesizliğin bariz nedeni tepkimi ölçmek, aklımdan geçenlere ulaşmaktı.

“Baran.” dedi benim gibi fısıldayarak. Anlamadığımı belirtircesine kaşlarımı çattım. İsmi miydi? O an aklıma gelen ihtimalle gözlerim kısıldı. “Ben Baran Ilgaz.” dedi aklımdan geçenleri onaylarcasına. O an bir üşüme esir aldı bedenimi. Baran Ilgaz, yani oyunumun kilit taşlarından biri bu arkamdaki bedenin sahibi miydi? Aklındaki şüpheler neyin nesiydi peki? Henüz hata yapacak vaktim bile olmamıştı, nasıl bir şeylerden şüphelenmişti. Veya beni hiç görmeden nasıl kim olduğumu biliyordu. Kim derken neyi kastediyordu. Ada’yı mı, Ada Yalçın’ı mı?

İkisi arasında çok fark vardı aslında. Ada, sıradan bir kızdı. Bir lise öğrencisinden ibaretti. Ama Ada Yalçın, babasının kızıydı. O, oyunlar oynayan bir oyunbazdı. Bir yalancıydı belki ve planları vardı, sıradan bir kızdan çok ötesiydi.

“Zaten biliyorsun ama ismim Ada.” dedim yaşadığımız bu gerginliği dağıtmak adına. İnsanların dış görünüşü birbirine benzeyebilirdi, bu normal bir şeydi. Ama karşımdaki çocuğun bunu bahane ederek karşıma çıkması ve beni bu denli köşeye sıkıştırması başka bir şeyler olduğunu sezmeme neden oluyordu. Bir şeylerden şüpheleniyordu. Benden şüpheleniyordu. İtiraf etmem gerekirdi ki tahminimden çok daha fazla zekiydi. Kafamı karıştırmayı başardığını ona göstermedim. Korkacak bir şeyim, sakladığım gerçeklerim yokmuşçasına dediklerinin benim için tamamen anlamsız olduğunu yansıttım yüzüme.

“Şimdi neden burada olduğunu ve ne demek istediğini açıklar mısın?” dedim aynadaki aksine bakarak. Boyu benden iki karış kadar uzundu. Gözleri ayna yardımıyla üzerimde dolanıyordu. Düz bakıyordu. Dümdüz bakışları aynadaki gözlerimi bulduğunda bir an olsun ayırmadan konuşmaya başladı. “Selam vermek istedim.” dedi önce. Kaşlarım usulca çatıldı. “Ceylin yeni arkadaşımızın haberini verdi bize.” dediğinde Ceylin’in yaşadıklarımızı ona anlattığını anlamıştım. Ancak anlayamadığım şey şuydu ki niye böyle bir karşılaşma yapma gereği duymuştu. Asıl o neyi amaçlıyordu? Sırf bana selam vermek için kızlar tuvaletine geldiğine inanmayacağımı ikimiz de gayet iyi biliyorduk.

Kuşku, ikimizin gözlerinde yer edinirken susmayı tercih ettik. Ben açık vermemek için susarken belki onun da sessizliğinin nedeni açık aramaktı. En sonunda bu sessizliği ve garip anı sonlandırıp gitmek için arkamı döndüm. Ancak tam arkamda durması nedeniyle burun buruna geldiğimizde hafifçe yutkundum. Fakat hiç beklemeden sola doğru bir adım atıp aramızdaki mesafeyi tekrardan açtım. Gözlerimiz birbirine kenetlenirken yanından geçip gitmek için ileriye doğru bir adım attığı an kolumdan tutarak durdurdu beni. Bakışlarımı gözlerinden çekip koluna indiremedim ama dudaklarında oluşan bir gülümseme gözlerimin kuşkuyla kasılmasına neden oldu.

Boşta kalan sağ eli hareketlenip pantolonunun cebine girerken gözlerini gözlerimden ayırmamak için üstün bir çaba sarf ediyordu. Gözlerimizin çıkardığı üstünlük savaşını cebinden çıkarıp kafamızın hizasında salladığı bir zincir sayesinde kazanmıştı. Gördüğüm gümüş renkli kolye ile hafifçe yutkundum. “Bu senin olmalı.” dedi zinciri lavabo tezgahına bırakmadan hemen önce. Gördüğüm hilal şeklindeki kolyeyle şok içinde bedenime, boynumun hemen altındaki bölgeye baktım. Kolyemin olması gerektiği yerde gördüğüm boşlukla hayretler içinde yutkunup tekrar kolyeme baktım. Kafamı nasıl dercesine eğdiğimde hafifçe gülümsedi ve gözlerimin içine baka baka çıkıp gitti tuvaletten.

Kolyemi aldığım gibi dışarı attım bedenimi. Koridorda tereddütle etrafa bakındım ancak göremediğim tek bir beden ile iyice gerildim. Sanki bir anda ortadan kaybolmuştu. Zihnim bedenime tehlike sinyalleri verirken arkasından bakakaldım bir süre. Ardından kolyemi boynuma takarken koridorda yürümeye başladım. Kolyem onun ellerine nasıl geçmişti? Aklıma gece gördüğüm rüya gelince kalbim tekledi kısa bir an için. Koridorda hafifçe duraksayıp arkama dönüp çıktığım kapıya bakınca gördüğüm boşluk ile gülümsedim. Baran Ilgaz, kolay bir piyon olmayacaktı. Bu oyunu eğlenceli kılan kısımdı ama zihnimi derbeder edecek kadar da karmaşık konuşması ile afallamıştım. Ancak artık toparlanmam gerektiğini kendime hatırlatıp bahçeye doğru yönlendirdim adımlarımı.

Sabah kahvaltı yapmamıştım ve bu yüzden iki teneffüs önce bir şeyler yemiştim. Dolayısıyla karnım henüz yeniden acıkmamıştı. Ceylin ve Bartu yemekhaneye gitmişlerdi ve yemekten sonra bahçedeki çardaklardan birinde buluşmak konusunda sözleşmiştik. Onları kamelyada bekleyebilirdim.

Bahçeye çıktığımda soğuk ama güneşli bir hava karşıladı beni. Kış güneşi kendine yer edinmişti gökyüzünün en tepelerinde. Küçük adımlarla ağaçların ve çardakların olduğu alana doğru yürürken cebimden telefonum ile kırmızı kablolu kulaklığımı çıkarıp bir şeyler dinlemeye başladım. Ağaçlar gölgede bıraktığından serin olan yedi çardaklardan sadece iki tanesi boştu.

En solda kalana geçip oturduğumda olanları düşünmemeye çalıştım ama Baran Ilgaz’ın üzerimdeki tesiri tahminimden de yüksekti. Aklımdan çıkmıyordu. Onun aynaya yansıyan görüntüsü aklımda canlanırken ettiği ima aklıma çok takılmıştı. Özellikle benzerliğimiz konusunda dedikleri karman çorman yapmıştı kafamı. Yaşadıklarımızı daha iyi gözümde canlandırabilmek adına gözlerimi kapadım sımsıkı. Önce sesi tekrarladı kulaklarımda. Sonra görüntüsü düştü gözlerimin önüne. Ve en sonunda kokusu ciğerlerime salındı. İfadesiz bakan boş bakışlarının benim yakalanma korkusunu bastırmaya çalıştığım gözlerimle buluştuğunda hissettiğim minik kalp çarpıntısını hissettim tekrardan.

Tam o sırada uzaklardan duyduğum sesler ile Ceylin ve Bartu’nun geldiklerini duydum. “Dilim kopaydı da demeseydim ‘kızım’ diye. Ne bitmek bilmez tripin varmış böyle ya.” diye isyan ediyordu Bartu. Gözlerimi açmadım çünkü onlar gelene kadar aklımda çevirdiğim anılar sonlanacaktı. Bölmeye gerek yoktu. Ve bir de ciğerlerime dolan o kokudan ayrılmak istemiyordum. Derinlerinde saklı bir bebeğin kokusunu andıran kokuyu solumak için iyice çekiyordum kokusunu içime ve çektikçe daha yoğun gelen koku bir döngüye düşürüyordu beni.

Adım sesleri yaklaştı. Ceylin’in hâlâ sabahki mevzuda olduğunu anlayınca Bartu’nun haklı isyanına hafifçe gülümsedim. “Ne yapıyorlar onlar öyle?” Bartu’nun şaşkın sesini duyunca gözlerimi araladım hafifçe. İkisi de çardağın kapısında dikilmiş afallamış bir şekilde benden tarafa bakıyorlardı. “Abi? Siz tanışmış mıydınız?” diye sordu Bartu merakla. Kaşlarım çatılırken biraz soluma kayan bakışlarını takip ettiğimde çardağın ahşap direklerinden birine yaslanmış Baran’ı görünce şaşkınlığımı gizleyemedim. Nasıl da bana fark ettirmeden gelmişti buraya.

Usulca gelmişti çardağa; sol omzunu direğe yaslamış, çatık kaşlar ve sorgulayıcı gözlerle beni izliyordu. Tabii dışarıdan biraz farklı görünüyordum ve açıkçası bunu hiç umursamamıştım ama bana uzaylı görmüşçesine attığı bakışlar kendimi kötü hissetmeme neden olmuştu.

“Sabah karşılaşmıştık.” demekle yetindi Baran gözlerini gözlerimden ayırmadan. “Ve evet, biz ne yapıyoruz?” dedi merakla. Utandığımı hissediyordum. Başımı havaya dikmiş, gözlerim kapalı ve gülümsüyordum birkaç dakika öncesine kadar. Ve kim bilir Baran ne zamandır beni izliyordu.

“Önemsiz bir şey.” diyerek geçiştirdim hepsini ama gülüşlerini zor tutuyor gibiydi üçü de. Onlar da bir yere oturduğunda konuyu kapatmış olmalarına minnettardım. Öte yandan Baran’ın tanışmamızı anlatmak yerine soruyu geçiştirmesiydi. Baştan ayağa süzdüm onu. Lacivert pantolonu ve aynı renk ceketi ona yakışıyordu. Pantolonundaki ütü izinden midir yoksa gerçekten de uzun olduğundan mıdır bilinmez ama bacakları oldukça uzun gözüküyordu. Kumral saçları güneş ışığında sarı yansımalar saçsa da gölgede açık kahveye daha yakındı. Yeşil gözlerini yere dikmişti. O yerde ne görüyordu bilmiyordum ama ben onda karmaşa görüyordum. Bartu’da olmadığı kadar çok soru işareti süslüyordu zihnimi. Ve daha ilk anımızdan anlamıştım onunla kat edecek uzun yolumuz, çözülecek çok bilinmeyenli denklemlerimiz vardı. Uzayıp gidecek bir oyun bugün başlamış bulunuyordu. Evet, beni amacıma götürecek Bartu değildi, Baran’dı. Ve Baran, öyle tiye alınacak birisi değildi. Şüpheleri vardı, haklı mıydı tartışılırdı ancak onu ciddiye almam gerektiğini açıkça bana yansıtıyordu.

Bir oyun başlıyordu bugün, maskeler takılmıştı ve perde açılmıştı. Oyunu babam sunuyordu, kötü karakteri Yeliz Tunç’tu. Başrolüne beni yazmışlar, yanıma Baran’ı koymuşlardı. Dost değildik. Düşman hiç değildik. Çıkarları için mücadele eden iki yabancıdan ibarettik.

Zaman gösterecekti diğerlerini. Zamanı gelecekti, yeni karakterler girecekti oyunumuza. Yeri gelecekti sunucu girecekti devreye. Yeri gelecektik eksilecektik, yeri gelecekti artacaktı sayımız. Bilinmeyenler artacak ve ilerlenen yol artacaktı. Ama bir şekilde ilerleyecektik. Bilinmezler arasında yürüye yürüye bilinene çıkacaktık.

Bilinen ağabeyimdi. Yönetmen ise kader. Bizi neler bekliyordu bilinmez ama ilk perdenin sonuna gelinmişti. İlki kolaydı ancak perde tekrar ve tekrar açıldığında değişen şeyler artık öyle ufak tefek şeyler olmayacaktı. Değişim için, başlangıç şarttı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.