İçeriğe geç

OYUN

Bölüm 2 · 6 dk okuma

OYUN

Bölüm 2

Bölüm 2

​Türkiye'nin en köklü ve en büyük üniversitesinin kampüsünde o sabah, zaman adeta durmuştu. Koridorlar boşalmış, amfiler sessizliğe gömülmüş, normalde iğne atsan yere düşmeyecek olan kantinler bile terk edilmişti. O gün kimse derse girmemişti; çünkü herkes o tarihi ana tanıklık etmek için kampüsün devasa kültür merkezine doğru akın etmişti.

​Kültür merkezinin binlerce kişilik büyük konferans salonu, basamaklardan koridor boşluklarına kadar hıncahınç doluydu. En ön sıralarda oturan profesörler, akademik unvanlarını bir kenara bırakmış, sahnedeki bu dahi adamdan tek bir cümle, yeni bir perspektif kapabilmek için nefeslerini tutmuş bekliyorlardı. Arkadaki öğrenci kalabalığının kimi saf bir hayranlıkla, kimi yoğun bir merakla gözlerini sahneye dikmişti; tabii aralarında sadece o günkü ağır dersleri asabilmek için arkalara sığınanlar da vardı. Hatta normalde bu tarz etkinliklerin yanından bile geçmeyen temizlik personelleri bile kapı eşiklerine dikilmiş, salonun büyüleyici sessizliğine ortak olmuştu ki, bu kampüs tarihinde eşine nadir rastlanan bir durumdu.

​Tüm salon katran karası bir karanlığa gömülmüştü. Ancak sahnenin tam ortasına vuran tek bir spot ışığı vardı ve o ışık, sahnede adeta devleşen genç bir adamı aydınlatıyordu: Selim Sertel.

​Selim, üzerinde milimetrik bir dikimle oturan kömür karası İtalyan takım elbisesi, el yapımı kösele ayakkabıları ve tek bir kırışık bile barındırmayan kolalı beyaz gömleğiyle sahnede pürüzsüz bir anıt gibi duruyordu. Kusursuz tıraşı, keskin yüz hatları ve kendinden emin, sarsılmaz duruşuyla tüm salonu tek bir bakışıyla domine ediyordu. Fakat onun bu büyüleyici kusursuzluğu ne üzerindeki lüks kıyafetlerden ne de dış görünüşünden geliyordu; salondaki binlerce insanı hipnotize eden şey, tüm dünyanın önünde saygıyla eğildiği o dahi zekasıydı. O birşeye baktığında kimsenin göremediği ayrıntıları ve karanlık bağlantıları gören o zihin, şu an salondaki en kibirli profesörleri bile büyülemişti.

​Selim Sertel sahnede sakin, tane tane ve adeta jilet gibi keskin sesiyle konuşmasına devam ederken, koca salondan çıt bile çıkmıyordur. Binlerce insan, karanlığın içinde sadece onun zekasının parıltısını izliyordu.

Selim, sahnede yavaş adımlarla spot ışığının sınırına doğru yürüdü. Sol elini kumaş pantolonunun cebine koydu, sağ elindeki lazer işaretçiyi kapatıp salonun derin karanlığına dikti gözlerini. Ses tonu, kendinden emindi

"İnsanlık, cinayeti her zaman fiziksel bir eylem olarak gördü," diyerek başladı söze. Salondaki binlerce insan, sanki nefes almayı unutmuş gibi onu dinliyordu.

"Eski dünyada, yani analog çağda katiller vahşi birer avcıydı. Kurbanlarıyla fiziksel bir bağ kurmak, onların çığlıklarını duymak, kan kokusunu hissetmek isterlerdi. Örneğin 1970'lerin Amerika'sında Ted Bundy, o kibirli dehasıyla kadınları kandırıp arabasının arka koltuğuna kilitlerken gücü tamamen kendi ellerinde hissetmek istiyordu. Ya da Zodiac, gazetelere şifreli mektuplar gönderirken tamamen analog bir manipülasyon yapıyordu; mürekkep, kağıt ve kan kullanıyordu. O dönemin seri katilleri arkalarında fiziksel imzalar bırakırlardı: Bir düğüm çeşidi, kurbanın vücuduna kazınmış bir sembol ya da olay yerinde bilerek bırakılmış bir eşya..."

Selim duraksadı. Gözlerini salondaki profesörlerin üzerinde gezdirdi. Yüzünde, cehalete karşı duyduğu o hafif, kibirli tebessüm belirdi.

"Ama o dünya öldü," dedi, sesinde en küçğk bir tereddüt yoktu ,net çıkmıştı. "Günümüzde teknoloji, suçun felsefesini de evrimleştirdi. Artık yeni nesil katiller ellerini kana bulamıyorlar. Kurbanlarının boğazını sıkmıyorlar, onlara dokunmuyorlar bile. Çünkü bugünün katilleri birer yazılımcı, birer veri analisti bşrkwç düğmeye basarak belkide bambaşka bir ülkedeki hiç görmedikleri tanımadıkları adını adresini bile bilmedikleri birini öldürüyor"

Salondan hafif bir fısıltı yükselir gibi oldu ama Selim'in elini hafifçe kaldırmasıyla yeniden mutlak bir sessizlik hakim oldu.

"Şimdiki katiller, kurbanlarını sokak aralarında değil, internetin karanlık algıritmesınfaki şifreli odalarında, algoritmalarda ve sosyal medya analizlerinde avlıyorlar. Kurbanın tüm zafiyetlerini, psikolojik haritasını büyük veriyi işleyerek çıkarıyorlar. Fiziksel bir bıçak yerine, kurbanın zihnine siber bir sızma gerçekleştiriyorlar. Onları kendi rızalarıyla, kendi ayaklarıyla ölüm odalarına sokacak kadar kusursuz bir manipülasyon ağı kuruyorlar. Üstelik bunu yaparken arkalarında ne bir parmak izi bırakıyorlar ne de DNA. Tek bıraktıkları şey, saniyeler içinde sunuculardan silinen şifreli veri paketleri..."

Selim, pürüzsüz İtalyan ayakkabılarının üzerinde hafifçe döndü ve sahnede parıldayan tek ışığa doğru fısıldadı:

"Yani dostlarım... Eskiden bir katili yakalamak için onun ayak izlerini takip ederdiniz. Bugün ise onun düşünce biçimini kurduğu algoritmadaki kusursuz hatayı bulmak zorundasınız. Aksi takdirde, o katil siz ekran başında kahvenizi yudumlarken birinin hayatını bir 'tık' ile bitirebilir. Ve siz buna sadece... intihar dersiniz."

Bu son kelime, koca salonda buz gibi bir etki yarattı. Selim konuşmasını bitirdiğinde, en ön sıradaki profesörlerin bile tüyleri diken diken olmuştu. Salon, tarihin en sessiz ama en derin aydınlanmasını yaşıyordu.

Selim, sahnenin ucuna kadar gelip durdu. Gözlerini salonun en ön sırasındaki hukuk profesörlerine ve emniyetten gelen üst düzey konuklara dikti. Sorusunu sormadan önce saniyeler süren o ağır, manipülatif sessizliği kullandı. Salonun havası bir kez daha ağırlaştı.

"Peki, asıl soruya gelelim," dedi, sesi bu kez fısıltı kadar alçak ama tüm salonda yankılanacak kadar netti. "Yürürlükteki yasalarınız, bu yeni nesil suç çeşidi için sizce yeterli mi?"

Sorunun ağırlığı en ön sıradaki akademisyenlerin koltuklarında kıpırdanmasına neden oldu. Selim, sol elini cebinden çıkarıp havada milimetrik bir çizgi çizerek devam etti:

"Bir insan düşünün. Kurbanına elini bile sürmüyor. Ona temas etmiyor, onunla aynı odada bile bulunmuyor. Sadece bir yazılım, şifreli bir mesaj ya da bir algoritma kullanarak kurbanın zihnindeki en karanlık kapıyı aralıyor. Onu kendi rızasıyla bir deponun ortasına oturtuyor, kendi elleriyle sonunu hazırlatıyor ve sonra da bir pencereden aşağı bırakıyor. Şimdi bana söyleyin... Bu ölümün sebebi kim? Katil kim?"

Selim sahnede yavaşça sola doğru adımladı, spot ışığı onu gölge gibi takip ediyordu.

"O tetiği çeken kod satırları mı? Veriyi ileten fiber optik kablolar mı? İnternetin kendisi mi, yoksa o yazılımlar mı? Ceza hukukunuz, fiziksel bir fail aramak üzere tasarlandı. Kanununuz diyor ki; 'Cinayet için illiyet bağı gerekir, failin maktule fiziksel bir etkisi olmalıdır.' Peki ya fail maktulün iradesini bir bilgisayar virüsü gibi ele geçirmişse? Kodlarla örülmüş bir labirentte kurbana intihardan başka çare bırakmamışsa?"

Yüzündeki o meydan okuyan, kibirli ifade iyice belirginleşti.

"Eğer yasalarınız ve siber şubeleriniz suçu hala sadece fiziksel kanıtlarla, parmak izleriyle açıklamaya çalışıyorsa; arkasında hiçbir iz bırakmayan, sadece kurbanın zaaflarını bir enstrüman gibi çalan bir deha karşısında çaresizsiniz demektir. Çünkü günümüz dünyasında en kusursuz cinayetler, maktulün bizzat katilin yazdığı senaryoyu kendi elleriyle oynamasıyla işleniyor. Ve adalet sistemi, katilin yüzündeki o maskeyi düşüremediği sürece... her cinayet bir intihar süsüyle örtbas edilmeye mahkum kalıyor."

Selim sözlerini bitirip mikrofondan uzaklaştığı an, salondaki sessizlik artık bir hayranlıktan ziyade, çıplak bir dehşetin eseriydi. Kimse ne alkışlayabiliyor ne de gözünü sahneden ayırabiliyordu.

Selim, salonda yankılanan o ağır sessizliğin ve üzerindeki hayran bakışların keyfini çıkararak hafifçe gülümsedi. Bu sessizlik, onun zekasının koca bir kitle üzerindeki mutlak zaferiydi. Sağ elini hafifçe düzelterek bakışlarını salonun basamaklarında, koltuklarında yavaşça gezdirmeye başladı. İnsanların gözlerindeki o büyülenmiş, hipnotize olmuş ifadeyi izlemek, onun kibrini pürüzsüz bir biçimde besliyordu.

​Ancak bakışları salonun orta sıralarına, çıkış kapısına yakın loş bir noktaya geldiğinde duraksadı.

​Orada, salonun geri kalanından tamamen soyutlanmış gibi duran bir genç vardı. Bakışları, oturuşu, omuzlarının çöküşü salondaki hiç kimseye benzemiyordu. Diğerleri Selim'i dahi bir akademisyen, parıldayan bir yıldız gibi izlerken; bu genç adam ona sanki son umuduymuş gibi, dipsiz bir keder ve amansız bir öfkeyle bakıyordu.

​Gözleri kan çanağına dönmüştü ve yüzünde az önce duyduğu "intihar süsüyle örtbas edilen cinayetler" cümlesinin bıraktığı o çiğ, taze acı okunuyordu.

Herkes Selim'in teorilerine hayran kalırken, bu genç adam o teorilerin bizzat kurbanı olduğunu haykırır gibi bakıyordu.

​Selim, hayatı boyunca insanları birer veri tablosu gibi okumuştu. Ancak karşısındaki bu gencin duruşundaki o sarsıcı tezatlık, onun milimetrik dünyasında bir şeyleri tetikledi. Salonun geri kalanındaki binlerce kusursuz hayran bakış bir anda flulaştı; Selim'in gözleri, o loş ışıkta dikilmiş gencin üzerinde çakılı kaldı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.