Kültür merkezinin devasa salonu tamamen karanlığa gömülmüştü. Yüzlerce insanın nefes alıp verişi dışında içeride çıt çıkmıyordu. Koskoca amfide yanan tek bir ışık vardı; o da sahnenin tam ortasında duran Selim Sertel'i aydınlatan beyaz spot ışığıydı.
Selim, üzerine kusursuzca oturan kömür karası özel dikim takım elbisesi, kar beyazı kolalı gömleği ve her sabah saat tam 07:00'de sinekkaydı tıraşını olduğu pürüzsüz yüzüyle zamanın ötesinden gelmiş bir beyefendi gibiydi. Işığın altında dururken, ses tonu salondaki karanlığı yırtan bir bıçak kadar keskin ve sakindi:
"Tarih boyunca katiller hep aynı şeyi aradı: Güç," dedi Selim, sahnede yavaş ve ölçülü adımlarla yürürken. "Ted Bundy kurbanlarının savunmasızlığından beslenirdi. Jeffrey Dahmer, kurbanlarını tamamen kontrol edebilmek için onların zihnini yok etmeye çalıştı. Cinayet psikolojisi bize der ki; bir insanı öldürmek sadece fiziksel bir eylem değildir, o insanın iradesini tamamen teslim alma arzusudur. Gerçek katil, kurbanının son nefesini ne zaman alacağına karar veren bir tanrı olduğunu düşünen kişidir."
Selim konuşmasına devam ederken, gözleri alışkanlık gereği salonun arkalarındaki karanlık sıraları taradı. İşte tam o an, en arka sıranın köşesinde oturan bir genç dikkatini çekti.
Genç adamın üzerinde salaş gri kapüşonlu bir hırka vardı, omzundan bir sırt çantası sarkıyordu. Ama Selim'in dikkatini çeken kıyafetleri değil, yüzüydü. Salondaki herkes Selim'in anlattığı vahşet örnekleriyle ürperirken, bu genç adam Selim'e bambaşka bakıyordu. Gözlerinde ne bir merak vardı, ne korku, ne de bir şaşkınlık... Sadece derin, dipsiz ve bomboş bir bakışla Selim'e kilitlenmişti. Bir heykel gibi donuktu.
Selim, profesyonelliğini bozmadan konuşmasını bitirdi: "Ve unutmayın, modern dünyada katiller artık kapınızı çalmıyor. Sizi izliyorlar."
Işıklar yandı. Salonda alkış tufanı koptu. Selim sahneden inerken gözü gayriihtiyari en arka sıraya kaydı. O genç ayağa kalkmıştı, alkışlamıyordu; sadece boş gözlerle Selim'in sahneden inişini izliyordu.
Kültür merkezinin fuaye alanına geçildiğinde rektör, Selim'e teşekkür ederek büyük bir plaket ve çiçek takdim etti. Selim, kameralara kendinden emin bir gülümsemeyle poz verirken, kalabalığın arkasında, bir sütunun gölgesine sığınmış olan o gri kapüşonlu genci tekrar gördü. Çocuk hâlâ oradaydı. Hiç kıpırdamadan, o ruhsuz bakışlarıyla Selim'i izlemeye devam ediyordu.
Selim'in göz kapakları huzursuzlukla hafifçe seğirdi. Düzenine sızan bu tekinsiz gölgeden hoşlanmamıştı.
Tören biter bitmez Selim, çiçeği ve plaketi rektörlüğün görevlisine bırakıp hızla binadan çıktı. Dışarıda hafif bir yağmur çiseliyordu. Saçının tek bir telinin bile ıslanmasına izin vermeden, kapıda bekleyen sarı taksiye doğru yürüdü. Tam taksiye binerken arkasına baktı; genç adam üniversitenin demir kapısının önünde durmuş, yağmurun altında sırılsıklam bir halde yine ona bakıyordu.
Selim taksiye bindi, kapıyı kapattı. "Nişantaşı, lütfen," dedi şoföre.
Ancak taksi daha hareket etmeden, karşı kapı hızla açıldı. İçeriye yağmur kokusu ile birlikte o gri kapüşonlu genç bindi. Sırt çantasından süzülen sular taksinin koltuğuna damlıyordu.
Selim Sertel'in yüzü bir anda buz kesti. Kendi alanına, milimetrik hayatına böylesine pervasızca tecavüz edilmesi onu çileden çıkarmıştı. Kafasını yavaşça gence doğru çevirdi, ses tonu ölümcül bir soğukluktaydı:
"Sen de kimsin? Derhal in bu taksiden."
Genç adamın o az önceki boş gözleri bir anda kırıldı; bakışlarına çaresizlik, acı ve derin bir yalvarış yerleşti. Titreyen sesiyle, "Lütfen...Lütfen bana yardım edin. Kardeşim öldürüldü. Polis 'intihar' deyip dosyayı kapattı ama o öldürüldü. Sizden başka gidecek hiçbir kimsem yok... Yalvarırım."
Selim, gencin gözlerindeki o ani duygu patlamasına ya da trajik hikayesine zerre prim vermedi. Onun için şu an önemli olan tek şey, taksinin koltuğuna bulaşan yağmur suları ve bu çocuğun yaydığı düzensizlikti.
"Benim bir sosyal hizmetler uzmanı olduğumu mu düşünüyorsun genç adam?" dedi Selim, pürüzsüz ve acımasız bir sesle. Ardından şoföre döndü: "Kaptan, durdur arabayı."
Taksi henüz ana yola çıkmadan sağa yanaştı. Selim, ceketinin önünü buruşturmamaya dikkat ederek uzandı, Eren'in oturduğu tarafın kapısını içeriden açtı ve genci sert bir hamleyle taksinin dışına, yağmurun altına doğru itti.
"Benim dünyamda randevusuzlara ve kuralsızlara yer yok," dedi Selim.
Kapıyı Eren'in yüzüne sertçe kapattı.
Taksi hızla uzaklaşırken, Selim arkasına bile bakmadı. Cebinden çıkardığı bembeyaz ipek mendille, Eren'in montundan koltuğa bulaşan birkaç damla suyu tiksintiyle silmeye başladı.
Ancak taksinin arka camından geriye baktığında, o gencin yağmurun altında sırılsıklam bir halde, öylece gidişini izlediğini gördü.
O boş gözler, Selim'in kusursuz zihnine ilk çentiği atmıştı. Kulaklarında hâlâ o ses yankılanıyordu: "Sizden başka gidecek kimsem yok..."
Taksi, Nişantaşı'nın sessiz sokaklarından birinde, Selim Sertel'in yaşadığı tarihi apartmanın önünde durdu. Selim, ceketinin önünü ilikleyerek aşağı indi, binanın ağır ahşap kapısından içeri süzüldü. Evine attığı ilk adım, onun için dünyaya çekilen kalın bir sınır çizgisiydi.
O gece her şey her zamanki gibiydi. Saat tam 23:00'te bitki çayını özenle demledi, porselen fincanını masanın sağ köşesine simetrik olarak yerleştirdi. Ertesi sabah için özel dikim gri takım elbisesini gardırobundan çıkarıp askıya astı. Saat 00:30'da yatağına girdi. Uykusuzluk (insomnia) onun eski bir dostuydu ama bu gece zihni her zamankinden daha gürültülüydü. Kulaklarında hep aynı çaresiz ses yankılanıyordu: "Sizden başka gidecek kimsem yok."
Sabah saat tam 07:00'de uyandı. Her sabah olduğu gibi sinekkaydı tıraşını oldu. Gömleğinin düğmelerini teker teker, milim şaşmayan bir sırayla ilikledi. Mutfağa geçip kahve makinesinin düğmesine basarken, gayriihtiyari salonun caddeye bakan büyük Fransız penceresine doğru yürüdü. Stor perdeyi iki parmağıyla hafifçe araladı ve aşağıya baktı.
Kaşları anında çatıldı.
O çocuk... Dün gece taksiden attığı o gri kapüşonlu genç, sokağın karşısındaki kaldırımda, bir elektrik direğinin dibinde öylece duruyordu. Yağmur sabaha karşı durmuş olmalıydı ama çocuğun üzerindeki hırka hâlâ sırılsıklamdı, gözlerini Selim'in dairesinin pencerelerine dikmişti. Ne bir yere oturmuştu ne de hareket ediyordu. Sadece bekliyordu.
"İnatçı çocuk," diye mırıldandı Selim, perdeyi sertçe kapatarak. İlgilenmeyecekti. Hayatına böyle kuralsızca sızılmasına izin veremezdi.
Öğle saatleri geldi. Selim çalışma odasında kitaplarını inceliyor, siber psikoloji üzerine yeni makalesini yazıyordu. Ancak kelimeler masanın üzerinde düzgünce duran kalemler gibi dizilmiyordu bu kez. Zihni sürekli dışarıdaki o "kusura" kayıyordu. Saat 14:00'te dayanamayıp perdeyi tekrar araladı.
Güneş açmıştı ama sokak esiyordu. Genç adam hâlâ oradaydı. Yüzü solmuş, dudakları soğuktan hafifçe morarmıştı. Arada bir titreyen bacaklarını rahatlatmak için ağırlığını bir ayaktan diğerine veriyordu ama gözlerini bir saniye bile o pencerelerden ayırmıyordu. Ne bir şey yemişti ne de sokağı terk etmişti. Selim'in hayatındaki en büyük düşman olan "düzensizlik", sokağın tam ortasında somut bir heykel gibi dikiliyordu.
Akşam oldu. Şehrin üzerine karanlık çöktü, sokak lambaları tek tek yandı. Saatler gece yarısına yaklaşırken Nişantaşı sokakları tamamen boşaldı. Selim, evinin içinde bir o yana bir bu yana yürüyordu. Bu çocuk onun tüm rutinini sabote etmişti. Kitap okuyamıyor, kahvesinden keyif alamıyordu.
Saat tam 01:30'da Selim perdeleri son kez açtı. Sokak lambasının o çiğ sarı ışığının altında, o gri gölge hâlâ duruyordu. Çocuk artık ayakta duracak mecali kalmadığı için sırtını direğe yaslamış, titreyerek Selim'in camına bakıyordu. Bakışları sönmek üzere olan bir mum gibiydi ama inatçılığı bitmemişti.
Selim Sertel derin ve sıkıntılı bir nefes verdi. Ceketinin düğmesini ilikledi. Aynada saçlarını kontrol etti, her zamanki gibi kusursuzdu. Antredeki masanın üzerinde duran eski, kapaklı telefonunu cebine koydu.
Evinden çıktı. Devasa apartman kapısını açıp sokağın o soğuk, sessiz havasına adım attı. Ayakkabılarının pürüzsüz kaldırımda çıkardığı ritmik "tık tık" sesleri gecenin sessizliğini böldü. Yolun karşısına geçti.
Eren, yaklaşan ayak seslerini duyunca başını yavaşça kaldırdı. Göz kapakları o kadar ağırlaşmıştı ki, karşısında jilet gibi takım elbisesiyle duran Selim Sertel'i hayal meyal görüyor gibiydi. Soğuktan dişleri birbirine vuruyordu, elleri soğuktan titriyordu.
Selim, çocuğun tozlu ayakkabılarına ve sırılsıklam olmuş hırkasına tiksintiyle karışık keskin bir dikkatle baktı.
Selim ellerini pantalonunun ceplerine soktu, ses tonu gecenin ayazı kadar mesafeli ama bu kez kapıyı kapatmayacak kadar netti:
"Tüm simetri duygumu, yirmi dört saatlik rutinimi darmadağın ettin, genç adam," dedi Selim, gözlerini Eren'in kan çanağına dönmüş gözlerine dikerek. Başını hafifçe apartmanın kapısına doğru buyur edercesine salladı.
"Gel bakalım."