Güzel geçen gecenin sonuna gelsek bile ben yine kapatamamıştım göz perdelerimi. Buraya yeniden açamayacak olma ihtimali yiyip, bitiriyordu beni.
Ama olmuştu. Yine, uyku korkusuyla sabaha kadar beklerken uyuyakalmış, fakat yine buraya açmıştım gözlerimi. Bizim dünyamıza...
Bugün de geç kalkmıştım, evet. Ama düne göre daha erkendi. Beni uyandırmak için gelen kimse yoktu, fakat eğitim salonunu ziyaret edişimin ardından sabah kahvaltısının sonuna doğru yetişebilmem, onlara ayak uydurmaya başladığımı hissettiriyordu.
Askeriyenin çoğu görevlerine çoktan başlamış, kule ve ambar görevlileri yerlerini almış, geri kalanlar da talim için hazırlığa geçmişti. Hange ve Levi de öyle...
Bu sabah özel eğitim olmamıştı fakat, şu an izlediklerimin dahi beni eğittiğini hissediyordum.
Her ikisi de eğitim aşamasında inanılmaz farklı gözüküyorlardı...
Peki ya, kendi birliğime sahip olduğumda, ben neyi öğretecektim ki onlara. Okçuluk hakkında neyi bildiğimi bile bilmiyordum.
"Yüzbaşı Larsson." Yükselen hitabımın devamında adım seslerini ulaştı kulağıma. Hemen o yöne doğru bakındığımda, uzunca boyuyla Erwin'in bana yaklaştığını gördüm. Oldukça tertipli duruşuyla hemen yanıma geçtiğinde, eğitim alan askerlere dikti mavi gözlerini. "Merak ediyor musunuz?" diye sordu.
Onun gibi dönerek, izlemeye koyulduğumda, "Hangi merakımdan söz ediyorsunuz?" diye sordum. Merak ettiğim birçok şey vardı çünkü.
Yüzünü göremesemde gülümsediğini hissettim. "Beklediğimden iyi bir cevaptı," şeklinde konuştu. İki yanındaki kollarını önünde bağladığı sırada, "Sizin için birlik oluşturdum. Ordusunda eksiltmeler yaptığım komutanlarımla gerçekleştireceğim toplantı sonrası, kendi yeteneklerinizi aktarmanız üzerine sizi görevlendireceğim," diye ekledi.
Nedendir bilmiyorum, ama sözleri beni beklediğim şekilde heyecanlandırmadı. Hem de hiç. Hatta öyle bir öfke doldum ki... Bu insanlara saldırmak, onları silmek isteyen herkese karşı nefret hissettim kalbimde. Levi'nin bedeninde dolaştı gözlerim. Elindeki kılıcı sıkıca kavrayan güzel parmaklarına. Tertemiz yüzüne... O yara oraya açılmayacaktı yeniden. Hange'ye döndüm. Hayat dolu bakan her iki gözü de sapasağlam bakacaktı dünyaya. Onu Linea Köprüsü'nde o hüzne iten herkesten nefret etmiştim. Sasha, Connie, Mikasa, Eren, Armin, Erwin.
Ve henüz tanışmadıklarım...
"Emredersiniz binbaşım." Kararlıydım. Ne yapacağımı bilemesem de bir şeyler yapabilmek için kararlıydım.
"Güzel," dedi Erwin. "Öyleyse sizi görelim."
Kaşlarım hafifçe çatılırken ona döndüm. "Efendim?"
Cevaplamadı beni. Kollarını çözüp, diğer komutanların yanına ilerlediğinde, herkesin onu dinlemesi için duyurdu sesini. Birlik komutanları kendi askerlerine emir verdi. Her bölük, mükemmel bir hizaya geçtiğinde, Erwin'in arkasında yer aldı Levi, Hange ve diğerleri. Ben de ilerledim.
Sonuçta komutandım. Diğer komutanlarla yan yana olmalıydım.
"Hisarlar'ın ötesindeki Dağlılar, yakın zamanda yakın çevrelerde görülmüş. Luna'dan Aurum'a gelen şikayet ve şahitler var." Sözleri sırasında yüzlerce kişinin üzerinde gezdiriyordu gözlerini. Herkes pür dikkat dinliyordu her bir dediğini. "Binbaşı Hange."
Hemen öne çıktı Hange. Erwin'in yanına kadar geldiğinde, "Emredin binbaşım," diye konuştu. Çehresi öylesine kasılmıştı ki, onu bu kadar yakından ciddi görmek, insanın tüylerini diken diken ediyordu.
"Askerlerinizle birlikte Luna'nın ve çevresini dolaşmanızı istiyorum. Güvenliğinden emin olduktan sonra Magna Arbores Hisarları'nı geçip, geniş çevrenin de temiz olduğuna emin olun," diye emretti. Hange, yumruk yaptığı elini kalbinin üzerine koyduktan hemen sonra, birliğine dönüp, hazırlık yapmaları üzerine emir verdi hemen. "Yüzbaşı Levi," diye yeniden konuştu Erwin. Levi, yanına ilerlediğinde, hiçbir şey söylemeden alacağı görevi beklerken bana döndü binbaşı. "Yüzbaşı Aliza ile Solis'in güvenliğini ve hemen ardından o bölgenin Magna Arbores Hisar'ını geçerek temizliğinden emin olmanızı istiyorum," diye konuştu.
Levi, herhangi bir şey söylemeden önce, yönünü dahi değiştirmeden bana yöneltti bakışlarını. Güvenmiyordu. Anlayabiliyordum. Beni şu an için, askerlerinden biri kadar basit gördüğünün de farkındaydım.
Ki zaten ben dahi kendimin ne yapacağını bilemiyordum. Fakat damarlarıma kadar yandığımı hissederken bir şeylerin bana sürpriz yapacağına emindim.
"Tamam," diye konuştu önüne döndüğünde. Kendi birliğine dönüp, Hange ile aynı emri verdikten hemen sonra Sasha'yı yanına çağırınca bana döndü bir kez daha.
Ne söyleyeceğini o an anladım. Hem de o an. Neden Sasha'yı istediğini...
Ve zihnimin bana verdiği sinyali hemen yerine getirmezsem Levi'nin emri altındaki askerler gibi gözükeceğimi biliyordum. Bu yüzden hızla ilerleyerek daha Sasha gelmeden ben gittim yanına.
"Bana okları ve yayları göster," dedi direkt. Sasha, şaşkınca açtığı gözlerini komutanına çevirdikten hemen sonra bana baktı. Ardımda birkaç adım sesi duyulmuştu ki, "Bir kılıç gibi ok ve yaylar da kişi seçer. Kullanacağım silahı benimsemezsem savaş meydanında mağlup oluruz," diye açıklama yaptım hemen. Levi'yi tanıyorsam emirleri onun vereceğini, benim şu an için sadece söz dinlemem gerektiğini ifadeleyecekti.
Sasha, bir kez daha arkama bakındığında, usulca salladı başını. "Benimle gelin yüzbaşım."
Depo gibi büyük bir yere ilerledik birlikte. Herkesin zaten kendi cephanesi vardı. Özenle biledikleri kılıçları, teçhizatları, kıyafetleri...
Burada tek eksik bendim.
Şimdilik.
Kapılar aralandığında, yanımda nasıl davranması gerektiğini kestiremeyen Sasha ile nişancılık için ayrılan bölmeye ilerledik hemen. Ben her bir ok ve yayı incelemeye koyulduğumda, birazdan geleceğini belirten Sasha, tek bölmeden geçerek diğer odaya geçti.
Zihnimde not yaprakları çevriliyordu sanki. Sivri uçları her gördüğümde, onlar üzerinde bilgi sahibi olduğumu hissediyordum.
Kendisi zaten sihir gibi olan bu dünya, kendisine alışabilmem adına sihirliyordu beni...
Diğerlerine oranla daha yassı bir yay aldım elime. Geniş aralığı, kabzasına yerleşecek ok için daha rahat bir açı sunuyordu bana. Okların yanına ilerlediğimde, açık alan karşılaşmaları için kısa ve küçük tüylerle yapılı, rüzgara ihtiyaç duyan bölgeler için daha büyük tüylerle yapılı oklar almam gerektiğini hissederken elime aldığım her birinin uç kısmında gezdirdim parmaklarımı. Keskindi. Yeterli kadar iyiydi her biri.
"Komutanım." İçeriye yeniden giriş yapan Sasha, elindeki kemerleri kaldırıp, gösterdi bana. Yüzündeki tebessümü, meraklı gözleriyle beni incelerken ne tepki vereceğimi bilemezce sabit kalınca gülümseyip, yanına yaklaşmaya başlamamla daha da kocaman gülerek yaklaştı yanıma. "Üçüncü gününüz, ama üzerinizde teçhizat görmeyince kimse vermemiştir diye düşündüm."
Seçtiğim okları ve yayı kenara bıraktığımda, elinden aldım getirdiklerini. Benim için, kenarda bulunan ok çantasına malzemeleri hazırladığında, olduğum yerde üzerime bağlamaya başladığım teçhizata, izin isteyerek yardım etmeye koyuldu. Şu an, kendi odama geçerek hazırlancak zaman yoktu.
"Vay canına, bedeniniz düşündüğümden daha güzelmiş." Ona baktım birden. Gözlerimiz buluştuğunda, hemen hafifçe eğilip, özür dilediğinde ne diyeceğimi bilemedim bir an için. Ona kızmamıştım, hayır.
Utanmıştım...
Çıplak kalmamıştım zaten, bu sebeple çekinecek bir şey de bulamamıştım, ama o öyle söyleyince bir an için herkes beni izliyor gibi çekinmiştim.
"Sorun yok," diye cevapladım onu. Bedenimi sıkan kemerler, Sasha'nın sırtımda ayarladığı son etapla daha da sıkılaşırken Levi'nin tenindeki kemer izlerini düşündüm.
O izlere merhem süreceğim günlerin uzağa kaçmaması için bugün kendimi ispatlamak zorundaydım.
Tamamen hazırlandığımızda, Sasha da kendisine yedek ok alınca ayrıldık oradan. Evlerin arasında kamufle olmuş olması, yerleşimin ne kazar zekice yapıldığını bir kez daha gösteriyordu.
Meydana yeniden ilerlediğimizde askerler birlik düzeni aldılar hemen. Levi, gri kazağı üzerine giydiği kamuflajıyla öylece beklerken hemen bir adım gerisine geçtim ben de. Komuta bende değildi, bu sebeple yanında olamazdım.
Ayrıca onu arkada izlemek bile çok güzeldi.
Traş ettiği kısmın üzerine akan siyah saçları, izlerken net göremediğim, ama şu anda mükemmel şekilde gördüğüm ensesinde hafif çukur yapan kısımla birlikte, boyun kasları...
Nasıl ilerleyeceğimiz yönünde birkaç şey anlattıktan sonra Solis'e ilerledi birliğin bir kısmı. Plana göre iki bölüme ayrılmıştık. Çiftçilerin güvenliği sağlandıktan sonra bölme bölme hemen ardımızdan geleceklerdi. Ve biz de o zamana kadar Hisar'dan sonrasının temizliğini kontrol edecektik. Bu süre zarfında herhangi bir pusuya düştüğümüz takdirde bölme bölme gelen askerler etrafımızı saran olası güçlerin de etrafını tekrar tekrar sararak, üstünlüğü elimize verecekti. Eğer bir tehlike yoksa da koskoca birliğin tehlikeye girmesine gerek kalmadan şehre yeniden giriş sağlayacaktık.
Oldukça etkili ve güzel bir plandı.
Zaten defalarca aşık olduğum bu adama, zirveyi zorlar gibi bir kez daha aşık olmuştum...
Magna Arbores'i geçtiğimizde on dakika içinde, normal boylardaki ağaçların olduğu yarı yarıya ormanlık bir ovaya geçtik. Uzak bir noktada kayalıkların dahi belli olduğu bir dağ vardı. Erwin'in, düşmanlar için dile getirdiği isim zihnimde yankılandı.
"Yüzbaşı Aliza." Levi, ilerlemeye devam eder şekilde çağırdı ismimi. İlk defa... İsmimi ilk defa söylemişti. "Yanımdan ayrılmayın."
Hayır... Kalbim şu anda çok yersiz şekilde hızlanıyordu. Sadece etim bedenimden bir ısırıkla ayrılmasın diyeydi bu. Sonuçta budaların hakimi değildim.
Ama yine de...
O beni düşünmüştü...
"Daha üçüncü günden av olurum diye mi endişelendiniz?" Adımlarımı hızlandırıp, hemen yanına geçtiğimde, gözlerine bakmamak için kendimle savaş verdim adeta.
"Rahat bir nefes için yıllardan beri komutan bekliyor ve eğitiyorduk. Şimdi elimize geçen bu fırsatı Dağlılar'a yemek yapamayız." Duygulardan arınık bir şekilde güzelce verdi ağzımın payını. Zaten biliyordum bunu. Ama çaktırmadan da flört edemeyecektim ablaşılan...
"Sonuçta endişelendiniz." Omuz silktim. Erwin'e bile göz dağı vermekten çekinmeyen kişiye karşı bunları söyleyen biri olarak, bence takdiri hak ediyordum.
Aniden durup, bana çevirdi bedenini. Kaşları biraz çatık olsa da kızgın olmadığını zorlanmadan anlıyordum. "Benim endişemi bırakıp, kendiniz için endişelenin. Çünkü an itibarı ile Liber Vadisi'ne girdik. Okunuzu yayınıza yerleştirerek devam edin."



