İçeriğe geç

OUR WORLD

Bölüm 10 · 5 dk okuma

OUR WORLD

Bölüm 10

-10-

İlerledik. Küme küme. Pür dikkat bir şekilde...

Hem açık bir avdık, hem de gizli bir avcı.

Endişelenmem gerekirdi normalde. Stres yapmalıydım.

Ama hiç...

Hiçbir şekilde korku hissetmiyordum. Panik değildim. Aksine öfkeliydim.

Üç bıçaklı oku, yayda gerdirdim bazı zamanlarda. Bazı zamanlarda da Levi'nin önüne geçip, onu hedef noktasından siliyordum. Arkamızda zaten askerler vardı, fakat önümüzdekiler geniş açı için daha uzağımızdaydı.

"Bu kadarı yeterli." Toprağa saplanan kılıç sesinden sonra bu duyuldu kaptanın sesi.

Birkaç kişi bu anı bekliyor gibi olduğu yere hemen çöktüğünde, ben de dahil olmak üzere birkaç kişi çevre güvenliği için ayakta kalıp, etrafı dolaşmayı tercih ettik.

İhbar edildiği ya da korkulduğu üzere Dağlılar buralarda değildi.

Elimdeki oku, sırtımdaki bez çantaya yerleştirdiğim sırada uzak mesafeye rağmen kaçamak bakışlar atan Sasha'yı yakaladı gözlerim. Küçük bir çocuk gibi gülümsüyor, fakat kendini tutmaya çalışıyordu. Bir elinde yay, bir elinde okla vardı ve oku kavrayan parmakları da sürekli oynaşıyordu.

"Sasha!" Bir an bile düşünmeden çağırdım hemen. Connie, hemen arkasında güvenliği sağlarken çağırışımı duyunca o da döndü. Elimdeki yayı havaya kaldırdığımda, "Var mısın?" diye sordum. Onca mesafeye rağmen gözlerinin parladığını görebiliyordum adeta. Connie, onun bu sevincine tebessüm edip, yeniden güven sağlamaya devam ettiği sırada hızlı adımlarla yanıma geldi Sasha.

"Gerçekten bunu benimle yapar mısınız?" diye sordu heyecanla.

Cevabını zaten bildiği halde sözle bir onay vermeden önce kılıcının keskinliğiyle uğraşmayı bırakıp, bize kısık bir bakış atan Levi'yi yakaladı gözlerim. Yapma der gibi.

"Tabii ki." Arkamı dönüp, rota aldığım kısımdaki askerleri uyararak mesafe açtırdığımda, "İlk önce sen..." diye konuştum.

Oku heyecanla kaldırıp, özenle yerleştirdi yay kabzasına. Dikkatli bir şekilde nişan aldığında, birkaç saniye bekleyip, hafiften esen rüzgarın hesabını yaptı tahminimce. Minik bir sesten hemen sonra süratle yol alan ok, titrek bir yay ipi bıraktı geride. Elimi siper yapıp gözlerimin üzerine koyarak hedef aldığı yere bakındım, fakat göremedim. Gerçekten de çok iyi bir nişancıydı. Levi'nin özel askeri olabilecek kadar iyi...

"Uhuuuuu!" Arkamızdan duyulan heyecanlı bir ses, Sasha'nın atışını öven birkaç şey söylendikten sonra, "Yüzbaşım!" diye seslendi. O yöne yeniden döndüğümde, Jean'in geniş tebessümünü yakaladım. Bizzat tanışmasak da beni tanıyanlar arasındaydı o da... "Bize kendi hünerlerinizi gösterin!"

Elimi havaya kaldırarak onay verdim ona. Davranışımı kopyalayıp, yeniden kılıcını tuttu. Tam, yeniden önüme dönecektim ki, Levi'nin kasılan omzuları, disiplinli bir komutan için ne kadar rahat hareket sergilediğimi anlatıyordu. Adam, konuşmadan da konuşuyordu benimle. Bedeniyle.

Ama ben, onu her ne kadar takdir etsem de askerler üzerinde baskı kurmak istemiyordum. Elbette savaş meydanında ciddiyet bizlerden de önde yürümeliydi, fakat tam şu anda güvenli bir sahada onlarla moladaydık. Moralleri ne kadar iyi olursa benimle birlikte o kadar verimli olurlardı.

Bu da benim taktiğim olacaktı işte. Her komutanın kendine has eğitimi vardı.

Daha üç günlük bir komutanın kendini sıcak bir şekilde kabul ettirme yolu bu olabilirdi bence.

Elime aldığım oku, kabzaya yerleştirdim sakince. Yayı kaldırdığımda, nişan alarak baktım çizgi şeklindeki kısma. Ne yapacağımı bilemiyordum. Rüzgarı nasıl hesaplayacağımı bilemiyordum, ama içgüdüsel olarak davranıyordum şu anda. Derin bir nefes alıp, ciğerlerimde sabitlediğimde, biraz daha gerdim yayı. İpten gelen gıcırtı, ortamdaki tek sesti sanki.

"Bu kadar yeter!" Aniden yükselen sesin bedenimde yaptığı tetikle, oku kavrayan parmaklarımı araladım. Küçük bir ıslık sesi bırakarak süratle ilerlese de nereye gittiğini görememiştim bile. Duruşumu bozduğumda, daha ciddi bir mimik ekledim çehreme. Levi'ye döndüğüm sırada, okun gittiği yönden topladığı bakışlarını bana yönlendirdi. Hiçbir şey söylemedi. Fakat bedeni yine konuştu. Mavi gözlerinin bu tonu, muhakkak bir açıklama alacağının habercisiydi. "Gidiyoruz!"

Birlik askerleri biraz daha toplu hal aldığında, Solis'ten yola çıkmış olabileceğini düşünülen askerleri durdurmak için iki kişiyi görevlendirerek önden yolladı. Kaptan'ın emriyle önden yürüyen Sasha, biraz önceki neşeli ve çocuksu bir kişi yerine, ağırbaşlı ve dikkatli birisi olmuştu adeta.

Kaptanın onlar üzerindeki komutasını çok daha iyi hissedebiliyordum şu anda. Profesyonelce... Her şeyin en iyisince...

Bu yüzden en iyileriydiler.

Dakikalarca süren sessiz yürüyüşün ardından Solis'i de geçerek Fiberis'e ulaştığımızda, birliğe serbest olduklarını söyledi. Bir an olsun düşürmediği omzularıyla kararlı adımlar atarken aniden durup, Liber Vadisi'nden sonra ilk kez gösterdi yüzünü bana.

Her zerresine aşık olduğum bu görüntüden çekindiğim anladım birindeydim şu anda. Yaramazlık yapmış çocuklar gibi hissediyordum, ama hayır. Sadece kendimi onlara benimsetmeye çalışıyordum.

"Ne yaptığınızı sanıyorsunuz?" diye sordu aniden. Bu soruyu beklemiyordum.

"Ne demek istiyorsunuz yüzbaşı?" Dudak kıvırıp, omuz silkerek yaklaştım ona.

Gözleri üzerindeki saçları, başını eğip, kaldırdığında biraz daha kenarda yerlerini aldı. "Görev esnasında öyle şeyler yapamazsınız."

"Neden?"

Sorumla sinirlendi daha da. "Size eğitim verirken kazandığınız yarışlarla mı rütbenizi yükselttiler Yüzbaşı Larrson?" Bir adım attığında biraz daha kasıldı kaşları. Hayır, zaten bir geçmişim yoktu burada. Ama biraz alınmıştım. Şayet, bir geçmişim olsaydı çok fena bozulabilirdim... "Gittiğimiz meydanda iki ok bırakıp döndünüz."

"Ben sadece askerlerin üzerindeki baskıyı rahatlatmak istedim."

"Benim askerlerim," ima ederek söylendi. Sinir olduğu başka bir durum vardı, fakat çözemiyordum şu anda. Bir sebepten ötürü bu kadar tepki gösteriyordu. Ama neydi?

Aralık kalan dudaklarımı kapattığımda, bir adım yaklaştım ona doğru. Biraz önceki cevabıma göre daha yumuşak bir tını ele aldığımda, "Görev esnasında askerlerinizle zaman geçirdiğim için, özürlerimi kabul edin yüzbaşı," diye konuştum. Bakışları bir an için yumuşasa da yine kaşları düzelmedi.

Hedefim sadece askerler deği, oydu da... Kendi üzerinde bu kadar baskı kurmadan da bir şeyleri başarabileceğini ufaktan ufaktan göstermekti.

Hiçbir şey söylemeden bir süre daha baktıktan hemen sonra arkasını dönerek ilerledi Fiberis'in merkezindeki askeriye yönetim binasına. Ofisine, oradan da odasına geçecekti belli ki. Belki beş dakikalık bir banyodan sonra yapılacak toplantıya hazırlanacaktı yeniden. Ya da her neyse.

Ardından bakmaya devam ederken içimin büzüldüğünü hissettim. Gözlerim yandı ve genzim titredi. Görev dönüşü, sessizliğe gömülen o halleri gözümün önüne gelmişti yine.

"Sen, bana istediğin gibi bağır kaptan..." Mırıldandım. Kimsenin beni duyacak kadar yakınımda olmadığını biliyordum. "Şimdilik gizlediğin endişeler için bağır." Akan yaşlarımı sildim hemencecik. "Ama daha sonra bana sıra geçecek. Seni iyi hissettirme hakkı bende olacak."

Bölüm sonu

21 yorum