Dere yatağının kenarında bağdaş kurmuş bir vaziyette, elimdeki küçük bir bıçağı, depodan aldığım bir başka kılıcın keskin yüzeyine sürtüp, dururken dün gece yaşanılanları düşündüm...
Akan suyun sesi, zihnimi de hızlandırıyordu sanki. Biraz öfkeliydim. Hem yönetime hem de Erwin'e...
Biliyorum, orduya zarar verecek bir şeyi asla yapmazdı. Ama birliğimin isimleri bana açıklanırken Levi'nin çehresinde farkettiğim o ifade öfkelenmeme yeter de artardı bile. Onunla aramız iyi olsun isterken birliğindeki en yakın isimlerin büyük çoğunluğunu bana vermişlerdi adeta!
O, belli etsin veya etmesin, askerlerini seviyordu... Onları önemsiyordu...
Ama şimdi... Diğer komutanların acemilerini ve anlaşamadıklarını benim bünyeme katarken onun en iyilerini vermeleri haksızlık değil miydi?
Kılıçtan gelen sürtünme sesi, giderek daha sivri bir tını yaydığı sırada, "Komutanım," diye bir ses yükseldi yanı başımdan. Hareketi kesip, bıçağı kenara bırakınca kılıcın keskinliğini baş parmağımla kontrol etmeye koyuldum. Ardımdaki kişi, onu dinlediğimi ve devam etmesi gerektiğini ifadelediğimi anlayacak kadar zekiydi. Bir kıpırtıdan sonra sol tarafıma geçtiğinde, güneşi kapadı uzun boyu. "İzninizle oturabilir miyim?"
"Otur," dedim ona. Hiçbir sakınca yoktu, fakat düşüncelerimle bünyeme yayılan sinir, ses tellerimi duygusuz kılmış gibiydi.
Benden biraz daha öteye oturduğunda, bir süre sessiz kaldı. Herhangi bir şey söyleyip, söylemeyeceğimi beklemiş olacak ki, gölgesinden anladığım kadarıyla en sonunda yönünü çevirerek duyurdu sesini. "Kaptan Levi, bu sabah bazılarımıza bir şey söyledi." Hareketlerim sıfırlandı o an. Kasılan çehremi bozmadan yavaşça yutkunduğumda, ordu düzeni hakkında olduğunu anladım hemen. "Birliğiniz ile birlikte, meydanda bir süre sizi bekledik..."
"Ama neden hâlâ daha yanınıza gelmediğimi mi soracaksın," diye sordum Eren'e. Kılıcı kenara aldığımda, ona çevirdim başımı. Mavi gözleri yorgun gözüküyordu. Ona baktıkça izlediğim tüm bölümleri anımsarken Levi'ye sarılmada önce Eren'e sarılmamak için zor duruyordum. Kimse basit yaşamamıştı hayatını ve ben hepsi için ayrı bir yer oluşturmuştum kalbimde. Şimdi onları bambaşka bir hayatta sapasağlam görmek beni fazlasıyla mutlu ediyordu.
Başını usulca salladığında, "Evet," diye onayladı beni. "Hepimiz aynı mücadeleyi versek de ilk kez bir komuta altında toplandık. Bu sebeple sizin yönetiminize kendimizi adapte edebilmeyi umuyoruz."
Kelimelerini kurarken hem özgürce hem de fazlaca kendini kolladığını hissediyordum nedensizce. Yanlış bir telafuz yapmaktan çekiniyor, yine de içinden geleni bildirmek istiyordu. Durgun mimiklerimi o an, onun için kırıp, gülümsedim. Ve ben tam da bunu yaptığımda, yorgun dediğim gözlerinde bir kıpırtı gördüm... Bu kıpırtı, son kalp masajıyla hayata dönen bir insanı hatırlattı ister istemez. Ve ben, bunu hissettiysem boş olamazdı...
"O zaman, ilk göreviniz birbirimizle kaynaşmak olsun," dedim ona. "Bugün, akşam yemeğinden önceye kadar birbirinizle içli dışlı olun. Sorunlarınız olmamalı, varsa halledin. Halledilemiyorsa bizzat bana söyleyin." Ses tonumu, hem emir hem de dostane bir tınıda tutmaya çalıştım. Başarı için sağlam ruh lazımdı. Yaralı bir ruh, adım atamazdı... Bu sebeple her biri, savaşırken kendileri için değil tüm ordu için savaşacak ve zaferin tadına ilk önce inanarak bakacaklardı.
Ben konuştukça onun omuzları biraz daha dikleşti. Yavaşça aldığı nefesleri sıklaşmış, geniş göğsü daha hızlı inip, kalkmaya başlamıştı. "Emredersiniz." Ayağa kalkıp, bir selam verdiğinde, dönüp, uzaklaşacaktı ki adını çağırınca durdu yeniden.
"Kendin de dahil olmak üzere, birlikteki her bir kişinin her sıkıntısı benim için önemli. Bunun için sana güveniyorum. Bilgi edindiğinde gelip, benimle konuş."
Yeniden, elini kalbinin üzerine koyduğunda, "Emredersiniz," diyerek uzaklaştı yanımdan.
Yanıma geldiği ve yanımdan gittiği anlardaki mimikleri farklıydı. Yine yorgundu bakışları fakat, o ışık ona merhem olacaktı...
Bana güvenmesini ve güvenmelerini sağlamalıydım.
Yeniden önüme döndüğümde, kenardaki kılıcı aldım bağdaş kurduğum bacaklarımın üzerine. Nasıl kullanıldığını bu dünya bana öğretmemişti, fakat Levi'm öğretecekti... Benim de ona okçuluğu öğretmem şartıyla.
Bu süre, onun güvenini ve sevgisini kazanmam için mükemmel bir fırsattı. Her ne kadar birlik dağılımı ile onun üzerinden haksız bir pay alsam da bu benim isteğim dışında olmuştu sonuçta.
Onunla bu konuyu konuşup, özür dilemeli miydim?
Ama neden diye sorarsa ne derdim?
Seni seviyorum. Hem de çok... Buraya gelecek kadar çok...
Kılıçla birlikte dikkatli bir şekilde yerden kalktığımda, dere yatağında gezinen gözlerim az uzaktaki Linea Köprüsü'nde takıldı. Yeşil pelerinin şapkasını geçirmiş bir kişi, Aurum'dan Fiberis'e doğru gelirken oldukça gizemli bir hava yayıyordu etrafa. İstemsizce tüylerim diken diken olurken ne diye böyle davrandığını düşündüm.
Pelerin altından çıkardığı kağıtları elinde buruşturduğunda dere yatağına attı bir an bile düşünmeden. Uzağındaydım. Fakat buradan bile bir iş olduğunu anlayabiliyordum.
Etrafına bakındığında, hızla arkamı döndüm ona. Ne iş çevirdiğini bilmesem de beni görmesini istemedim o an. Birkaç saniye boyunca elimdekilerle uğraşıyor gibi yaptıktan sonra yeniden köprüye bakındığımda kimsenin olmayışı, derin bir nefes aldırdı ilk önce.
Dereye artığı kağıt her neyse, ona bir şekilde ulaşmak ve içimdeki bu hisse bir cevap bulmak zorundaydım. Boşa mı endişeleniyordum yoksa gerçekten bir duruma şahit mi olmuştum.
Dereye yaklaştığımda yüzeyinde akıp giden kırışıklığı saniyeler içinde farkederek koştum hemen. Eriyip, suya karışmadan almak zorundaydım. Kırışık yüzeyi bu sebeple avantajdı benim için.
Akıntının ilerisine geçtiğimde, dans ederek gelen kağıdın rotasına elimi uzattım ilk önce. Ama hayır. Biraz daha mesafe lazımdı. Birkaç saniye düşündüğümde kılıç geldi aklıma. Bu kez hiç beklemeden onu kavrayarak dik bir şekilde uzatıp, bekledim.
Bir mucize gibi... Dünya o kağıda ulaşmamı gerçekten istiyor gibi, akan dere kılıcımla yaptığım sipere getirdi onu. Yavaş bir şekilde keskin yüzeyi su üstünde hareket ettirerek kendime yaklaştırınca, kol mesafeme kadar gelen ıslak parçayı hemen kavradım.
Kalbim, kaptanla göz göze gelmiş kadar hızlı atarken bir kez daha bakındım etrafıma. Yine kimse yoktu.
Özenle açtım kırışıklığı... Bazı yerler mürekkeple yayılsa da okunabilir yazılar vardı daha. Yırtılan kısımları zorlamamak adına el sürmedim. Biraz daha kuruduğunda kalan yerleri okuyabilirdim ne de olsa.
"Stella Çiftliği .............. numaralı ev.......
...........kuşan........vi Acke.............ren ile birlikte Liber Vadisi'nin ocağında.......... ...........biz saldı..yı planl...k"
Stella. Ev.
Vi Acke.
Levi Ackerman.
Başımdan aşağı dökülen kaynar sular, ayaklarıma inene kadar buza döndüler adeta. Kağıdı, düzgün bir şekildeki katladığımda ıslak kesimlerine dikkat ederek elimde sıkı sıkıya tutup, koşmaya başladım.
Bu kağıt bir haberdi. Dışarıdan gelen bir haberdi... Ve durum her ne ise Levi'nin de ismi vardı. Onunla hemen konuşmak zorundaydım.
Geç kalamazdım. Ona zarar verecek her şeyin önünde durmak zorundaydım.
Merkeze yaklaştıkça insanların sesi daha da ulaştı kulağıma. Kalbimin kaburgalarımı delip geçmek gibi atma hızı, ayaklarımdan da hızlıydı.
Askerlerin bulunduğu noktaya geldiğimde, çoktan dağıldıklarını farkedince, etrafa bakındım deliler gibi. Kule'ye ilerleyen sarışın kişiyi fark edince hemen koştum ardından. "Armin!"
Anında durdu. Yüzünü hemen bana çevirdiğinde, gözleri büyüdü. "Y-yüzbaşı Aliza?"
"Levi nerede?"
"Kaptan mı?"
"Evet kaptan." Koşu üzerine aniden duruşumla ciğerlerimde batmalar hissettim. Armin, yersiz bir şoka girmiş gibi gözlerime bakarken onu hareketlendirmek adına biraz daha yüksek sesle duyurdum kendimi. "Kaptan nerede? Söylesene!"
"Sanırım ofisine çekildi. Antreman sonrası ofisinde işleriyle ilgilenip, çay içer."
Hemen koştum. O kağıdı atıp, Fiberis'e giriş yapandan önce bulmalıydım onu. Benden önce ulaşır ve Liber Vadisi'ne giderlerse geç kalmış olurum. Dayanamam.
Onu acılarından kurtarmak için gelmişken acı çekmesini görmeye dayanamam.
Daha da kötüsü, onsuzluğa...
Shifting için kağıtta neler yazdığımı hatırlayamıyordum! Ama onun ölmeyeceğini eklemiş olmalıydım. Eklemiş olmak zorundaydım.
Binaya geldiğimde, odasına yöneldim hemen. Beni fark edip, el sallayarak sesini duyuran Hange'ye bile bakamazdım.
Merdivenleri tırmanıp, odasının hemen karşısına geldiğimde, nefesimi tutarak, bir an bile beklemeden hızla açtım kapıyı.
Yanan bağrıma serin sular aktı... Gürültüyle açtığım kapıyla sandalyesine yasladığı koluyla bana döndüğünde, anlamak ister gibi baktı bir süre.
"Yüzbaşı Larsson, siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz?" Sakince konuştu.
"Yüzbaşım..." Hemen ileriye atıldım. Onu burada bulmuş olmak beni her ne kadar rahatlatsa da tehlike bitmiş değildi. Halimdeki tedirginliği anlamış olacak ki ayağa kalkarak izledi beni.
Masasının hemen yanına vardığımda, katladığım kağıdı dikkatli bir şekilde açarak üzerine bıraktım. Mavi gözleri, ıslak kağıda yönelmeden önce bir süre daha benim yüzümde dolaştıktan sonra sandalyesini yaklaştırarak oturdu.
Nefes alış verişimi kontrol etmek adına dudaklarımı kapattım. Benim anladıklarımı hatta daha fazlasını anlayacağını biliyordum, fakat nasıl bir tepki vereceğini bilmiyordum.
"Yüzbaşı..." dedi bu sessiz bekleyişin arasında. "Bu kağıdı nereden buldunuz?"
"Linea Köprüsü'nün orada," diye cevapladım hemen. "Pelerinini başına geçiren uzun boylu birisi vardı. Erkek diye düşünüyorum. Fiberis'e geçmeden önce kağıdı kırıştırıp, dereye attı. Ve ben de tedirginleştim. Kontrol etmek istedim."
Ayağa kalktı yeniden. Hemen karşıma geçtiğinde, ciddiyetle kasılan mimikleri ortada gerçekten bir durum olduğunu ondan önce söyledi. "Aramızdaki casusun adımına tanık olmuşsunuz."
"Casus mu?"
"Bu olay şimdilik ikimizin arasında kalacak." Doğruca göz bebeklerime baktı. İnce kaşları çatıldığında alnı kırıştı. Duruşunu bozup, masasına döndüğünde, kağıdı kendi kağıtları arasına koyup, bana uzattı. "Casusu ortaya çıkarana kadar sizde dursun. Bu işte birlikte olacağız yüzbaşı. Herkese karşı gözümüzü dört açmak zorundayız."






