O günden sonra koskoca bir haftayı aşan gün boyunca sözünü ettiği casus hakkında hiçbir şey konuşmadık. Hem de hiçbir şey. Bu süre zarfında birliğim ile gerçekten güzel anlaşmaya başlamış ve onların saygısını kazanmıştım.
Yani neredeyse hepsinin.
Herkesin sevmeyeni vardır. Ama bu benim için dert değil.
Ben zaten, sevdiğim kişiyi sevmeyenlerinden korumak için buradaydım ve bunun için çabalıyordum.
Ve kendimi ona sevdirmek için...
Eren ve Jean arasındaki laf dalaşları beni ilk zaman korkutmuştu gerçi. Ama Mikasa'nın yönelimini iyice kavrayan Jean, son dört gündür sadece gözleriyle konuşuyordu o ikisine karşı. Sasha'ya sadece bir kez, hayatım boyunca ilk defa duyduğum sözlerle okçuluk dersi vermiştim. Garip ve eğlenceli bir şekilde sürpriz kutuculuk oynuyordum kendimle. Hiçbir bilgim yok sanırken anı geldiğinde bir deha gibi oluşum fazlasıyla hoşuma gidiyordu.
Sadece onlara değil, kendime de öğretmen oluyordum.
Hange göreve gitmişti iki gün önce. Savaştan ziyade, keşif görevi. İlgisini çekecek her şeyden örnek alıp, incelemeler yapması için Aurum Üssü'nden bizzat emir gelmişti. Ve iki gündür hiçbir şekilde ses seda yoktu...
Rütbem gereği, askerlerle fazla haşır neşir de olamıyordum. Hange de olmayınca onca kalabalığın içinde yalnızdım yani...
Başımı masanın üzerindeki kağıttan kaldırdığım sırada odamın kapısı tıklatıldı. Heyecanla o yöne döndüğümde, komutanım olmasına rağmen bana yakın arkadaşlık yapan kişiyi görebilme umuduyla, "Gel," diye komut verdim.
Birkaç saniye sonra parlak gözlerim, hiç tanımadığım bir askerin içeriye adımlamasıyla söndüğünde, bu mutsuz tepkiyi ona yansıtmamak adına kağıda çevirdim başımı. "Efendim, Yüzbaşı Levi sizi antreman salonunda beklediğini söyledi."
Biraz önce ölen heyecanımı kalp masajıyla geri döndürdüğümde, büyük bir nefes kopardım havadan. "Tamam, çıkabilirsin." Ona yeniden bakındığımda, ismini bilmediğim bir onbaşının askerlerinden olduğunu farkettim. Selam verip, geri geri adımlayarak kapıdan çıktığında, heyecanla kalktım ayağa.
Daha önce defalarca kez konuşmak isteyip, karşılaşmaya çalıştığım adam, şimdi bizzat çağırıyordu beni.
Salonda olduğunu söylemişti. Büyük ihtimalle eğitime devam edecektik, fakat bunun anlamı konuşma fırsatıyla ikimizin arasında kalması gereken olayı da ele alabilmekti.
Sırdı bu. Güvencesini kanıtlayan ikimizin arasındaki sır. Bana güveniyor muydu ya da güvenmek zorunda mıydı, emin olamasam dahi, herkesten daha çok onun için savaşacağımı hissettirmeye ant içmiştim ben.
Ki yine de beynimde dolaşan bir düşünce dudaklarımı kıvırıp kalbimi hızlandırıyordu; Sonuç itibari ile eğer bana güvenmeseydi, kağıdı ona verdiğimde, boşa zahmet çektiğimi söyleyip, bir başkasıyla ya da kendi başına da bu işin peşine düşebilirdi. Ama o, bana söylemeyi tercih etmişti...
Bundan bir adım çıkarmalı mıyım? Yoksa klasik bir mevzu muydu? Çok düşündüm. Çok fazla düşündüm, fakat konu o olunca bulduğum cevaplar bile başlı başına soru oluyordu.
Olduğum yerden ayrılıp odadan çıktığımda, binadan ayrılana kadar karşılaştığım birkaç kişiye Hange'yi sordum. Fakat kimse bilmiyordu. Hâlâ daha gelmemişti. Gittiği yerin tehlikeli oluşu beni korkutuyordu.
Ama o Hange Zoe'ydi... Günlük yaşamda çılgın ve sevecen olsa dahi konu ciddiyete binince ikinci bir Levi oluyordu...
Onu devirmek kolay değildi ki...
Antreman salonunun kapısının önüne kadar geldiğimde, ittirmeden önce durup düşündüm bir süre. Burada onun üçüncü günüm olmalıydı. Antremanımızın başlangıcında daha bir haftalık bile değilken birazdan yaşanacak eğitimde neler yapacağımı bilmiyordum.
Yeni bir şanstı bu.
İçeriye geçtiğimde, beklediğimin aksine takım elbisesiyle görüş açıma aldım onu. Elini, kenardaki masanın altına sürdükten sonra tiksinerek baktı kendi parmaklarına. Kenardaki bi mendili hemen kavrayıp kendi elini temizledikten sonra beni buldu gözleri.
Ansızın görüş açıma hükmeden mavi irisleriyle heyecanlanıp, "Yüzbaşı..." diye ses verdim hemen.
Yüzündeki ciddiyet bozulmak bilmezken indirmediği elinin içini bana çevirdi. "Görüyor musunuz Yüzbaşı Larsson?" Kısık, ama sert bir tonda konuşmaya girmesinin ardından elini indirip, yaklaşmaya başlarken göz temasını bir an bile ayırmadan devam etti sözlerine. "Baktığınızda her yerin temiz olduğunu sanıyorsunuz. Fakat detaylara dokunduğunuzda pislik içinde kalabiliyorsunuz."
"Görüyorum," diyebildim sadece. İstemsizce baskı hissediyordum üzerimde.
"Güç de böyle bir şey. Rakibimizi ya da kendimizi yıkılmaz sansak da ince noktalar araya girdiğinde, hiç de öyle olmadığını anlayabiliyoruz."
Bir süre susup, devam edecek mi diye bekledim. O da benim gibi sustu ve sadece gözlerime baktı. Bir dakikayı devirmemiştik ki, aniden hareketlenip, sırtını bana dönerek ilerlediğinde, benden bir cevap beklediğini daha yeni anlamıştım. "O zaman," dedim aniden. İlerleyişi yavaşlasa da durmadı. "Düşmanı yenmek için gücüne değil, detayına yani zayıflığına mı bakacağız?" şeklinde sordum.
Masanın yanına kadar ilerlediğinde, üzerlerine koyduğu sopalardan birini kavradı. "Sadece düşmanın değil, Yüzbaşı Larrson." Sırtı nefesinin büyüklüğü kadar şiştiği sırada usulca döndü yeniden. Gözlerine akan siyah saçları, çenesini kaldırdığında şakaklarındaki yeri yeniden bulurken, "Biz, bir önceki günümüzle en büyük düşmanız," diye konuştu.
"Gelişmek," dedim aniden. Neyden bahsetmeye çalıştığını daha iyi kavradığım sırada elindeki sopayı bana doğru fırlatınca, havada yakaladım. Bakışlarım, bunu nasıl yapabildiğim yönünde elime kaysa da belli etmek de istemedim bir yandan. "Her günümüz bir öncekinden daha iyi olmazsa dışarıdan ne kadar güçlü gözükürsek gözükelim, sadece kendimizin bildiği o ince noktalar toz kaplar. Gelişmek yerine gerileriz." Başımı kaldırdığımda, kalbimi hızlandıran bir ifade yakaladım mimiklerinde. O... Anlık dahi olsa bana gülümsemişti... Gözlerimiz buluştuğunda ifadesini hemen yok etse dahi, görmüştüm... Sözlerim onun hoşuna gitmişti. "Bahsettiğiniz buydu, değil mi?"
Cevap vermeden başını bir kez salladı. Üzerindeki ceketi çıkarıp, sandalyeye düzgünce koyduktan sonra gömleğinin bir düğmesini açarak, elinde tuttuğu bir başka sopayla geçti karşıma. Adım adım ne yaptığını izlediğim sırada, aniden üzerime yolladığı hamleyi, kendi sopamla durdurup, gözlerine bakındım.
Benim aksime oldukça kararlıydı her bir zerresi. Kalbimi mest etmekten asla vazgeçmezken aklımı da bulandırıyordu.
"Askerlerinizle iyi anlaşabildiğinizi konuşuyorlar," diye konuştuğunda yeni bir hamle sergiledi.
Kaçıp, yeni oluşturduğum bir açıdan onun gibi saldırdığım sırada gülüşümü duymasını sağladım. "Doğru konuşuyorlar."
"Ama zorluk çıkaranlar da varmış?"
"Zoru severim," diye konuştum. Şimdiden terlemeye başlamıştım. Onun gibi.
"Güzel." Hamlemi durdurduğunda, kuvvetle itti çubuğu. Gelen ani kuvvetle geri geri yalpalanışımı, yere sıkıca sürttüğüm ayağımla durdurdum. O beni geriye yalpaladıkça ben daha da inat ediyordum... Sopamı sıkıca tutup, üzerine atıldığımda, aklıma üşüşen fikirle, ileriye uzattığım sopayı aniden yatay tutup, yerde kaydırdım kendimi. Tek ayağını kaldırıp, hamleden kaçmaya çalışsa da benim hedefim sağı değil, soluydu...
Sopayı yeniden ileriye uzattığımda, daha arkasını tam olarak dönmemişti ki, baldırına vurdum.
Yüzündeki şaşkınlık görülmeye değerdi...
Geriye çekildiğimde kendisini korumaya alışını izledim. Fırsat tanımadan atılım yaptığında, karın boşluğuma inen sopasını, dirseğimle sıkıştırdıktan hemen sonra, ters bir dönüşle üzerine gittiğimde aniden burun buruna geldik.
Hırsım, o an yok oldu... Nefesi tenime çarptı. Gözleri ilk kez bu kadar yakın oldu...
Kalbim onun ismiyle atışa başladığı sırada aniden boğazını temizleyerek kaçırdı bakışlarını. "Yüzbaşı..."
Bedenimin her zerresi titreyerek kendine geldiğinde, onun gibi kaçırdım bakışlarımı. Kolu, bedenimle dirseğim arasında kenetlenmiş, sopam, bizzat iki köprücük kemiğinin ortasındaki o boşluktaydı.
Ve onun sopası, yerdeydi...
Ondan hemen uzaklaştığımda, yüzüne bakamadım. Ama bir yanım, tam o an onu neden öpmedim diye diğer yanımı mahkemeye vermişti... "Y-yüzbaşım ben..."
Kekelediğim sözlerimi bölerek, "Yüzbaşı," dedi yeniden. "Kazandınız. Tebrik ederim."


