İçeriğe geç

OUR WORLD

Bölüm 13 · 5 dk okuma

OUR WORLD

Bölüm 13

-13-

"Ne demek istiyorsunuz?" Sevinmekle sevinmemek arasında kaldım o an. Üç kere dokunmamıştım, fakat sopasını düşürmüştüm elinden. Hiçbir şey bilmeyerek... Tamamen iç güdülerimle...

Cevap vermeden önce yerdekini eline alıp, yanına vardığı masanın üzerine koyduktan sonra ellerini birbirine vurarak çırptı. "Kazandınız, dedim," diye konuştu. "Bunun için uğraşmıyor muydunuz?"

Onu izleyen meraklı bakışlarım, onu ne kadar iyi tanıdığımı bilemeyeceği, bilmediği benliğime bir alan kurduğunu anladığımda çatıldı. Şu anda bir gözetim altındaydım ve radar da bizzat oydu.

Anlamalıydım... Daha erken anlamalıydım...

Bana, bu işte beraber olduğumuzu söylediği o ilk anda aslında şüphelendiği ilk isimdim.

"Hayır," diye konuştum bütün sessizliği dağıtarak. Onu anladığımı şu an anlamamalıydı ki, vereceğim cevabı, "Planına düşmüyorum," şeklinde algılamasındı. Bu kez bana hiçbir şekilde inanmazdı. Ama şu an bir şans vardı. "Kazanmayı değil. Bizi zafere ilerletecek adımları öğrenmeyi istiyorum," diye konuştum. Bedenini bana tamamen çevirdiğinde, öfkeyle doldurdum yüzümü. Böyle gözükmek zorundaydım.

"O halde tam olarak neyi istediğinizi söyleyin."

Kalbini, diyemezdim. Bu sonranın işi... Ama şu an seni istiyorum, diyebilmek çok isterdim. "Yüzbaşı? Benimle dalga mı geçiyorsunuz?" Üzerine deli bir cesaretle yürüdüm. Bakışları her zamanki gibi kısıktı ve şu an yaptığı tek şey beni, kendi kurduğu konseyinde değerlendirmekti. "Liber'in hemen ardında bizi doğrayıp, yok etmek isteyen Dağlılar var. Bu da yetmez gibi onlarla iş birliği gerçekleştiren bizim topraklarımızda yaşamış insanlar var. Ve biliyorsunuz ki, Zeke hepsinden önce geliyor. Aurum denilen yönetim, kendileri hariç herkesi piyon yapmış vaziyette. O bölgeye geçişi sağlayan köprüye konulan isim bile ortada!" Sıra sıra dizdiğim bütün konuşmalarımdan sonra derin nefesler eşliğinde bakındım ona. Ona sinirli hissetmesem bile neden hesap ettiğimden de daha çok kızıyordum anlayamıyordum. Sözlerim döküldükçe yüreğimi kaplayan duygular inanılmaz güçlüydü ve zaman ilerledikçe oyun olarak başladığım karşı atağım benliğime yediriliyordu. Şu an bir kez daha dip dibeydik. Sessizliğini inatla koruması kötü hissettiriyordu. "Ben yeteneklerimde sıfırlı değilim," diyerek geri çekildim. "Ama bulunduğum yerde sizin namınız her yere yayılınca bizzat sizden eğitim almanın, insanlığı koruyabilmek adına beni daha güçlü bir savaşçı haline getirir diye düşünmüştüm."

Son sözlerimden sonra ilk kez bir kırılma yaşadı duruşunda. Çenesini biraz daha kaldırdığında, sola dönüp, herhangi bir yere bakınırken, "Güçlü olmadığınızı mı düşündünüz?" diye sordu.

Kollarımı iki yanımda kaldırıp, yeniden bedenime çarptırdığımda, "Gelişmenin bir son noktası olmadığını benden daha iyi bildiğinizi varsayıyorum. Ama biliyor musunuz Kaptan?" diye konuştum. Yüzü yeniden bana döndüğünde, iki yana hafifçe salladım başımı. Bana güvenecekse ondan uzak durmam daha iyiydi belki de. Şu an sebepsizce kırık hissetsem de bu duyguyu içten içe büyütmek mantıksızdı. Beni daha bir hafta civarı tanıyan birini, özellikle de deli gibi sevdiğim bu adamı yargılayamazdım. "Ben, kendi kılıç becerilerimi kendi kendime de bir şekilde geliştiririm. Size daha fazla yük olmak istemiyorum." Arkamı dönüp, kapıya doğru ilerlediğimde, aslında hiç gitmek de istemiyordum. Durup, gözlerine daha da bakmak, kokusunu hissedebilmek, tenine dokunabilmek... İstediklerim bunlardı benim. Kapıdan çıkmadan önce aklıma gelen kağıt, adımlarımı haraketsiz kıldığında, "Bu arada," diye yükselttiğim sesim hafif bir yankı yaptı. Bakışlarının zaten üzerimde olduğunu farkedince kalbimin sesi yükseldi aniden. Yutkundum. "Şu kağıtta yazılanlar hakkında bazı izlenimler yaptım. Ama kesinleştirmeden size söyleyip, yanlış kişi üzerinde yargı toplamak istemiyorum. Yine de bilgileri öğrenmek isterseniz, askerlerden biriyle haber göndermeniz yeterli."

Yüzüne bir süre daha baksamda sadece hafifçe eğdi kafasını. Mıhlanan dudakları, konuşmamak için yemin etmiş gibiyken bir söz daha verdim kendime o an. Attack On Titan evrenini dışarıdan izleyebilmiş birisi olarak onun bilmediklerini dahi biliyor olabilirdim. Özellikle de bazı isimlerin esas kimliği üzerinde. Şu güne kadar hiçbirini görmemiş olsam da neden ona izlenim ve kişiden bahsettiğimi ben dahi anlamamıştım, fakat emimdim ki bu evrenin bir yönetimiydi.

Ve eğer böyle bir şey yaşandıysa ortaya çıkması da kaçınılmazdı.

Kulenin yanına doğru ilerlemeye koyulduğumda, bu kez Eren'i aradı gözlerim her bir yanda. Kağıtta onun da ismi vardı. Kontrolüm altında olmak zorundaydı. Kaçırılma gibi bir olay olursa devamını düşünmek dahi istemiyordum. Biraz önce Zeke'den bahsetmiştim. Merak ettiğim diğer isimleri evren hâlâ daha söyletmiyordu bana. Şu ana kadar kimi merak etmiş ve söylemişsem çok geçmeden görmüştüm. Ve emindim ki yakın bir zamanda Zeke'yi ya görecek ya da yaptığı bir şeyi duyacaktım.

Ama nasıl?

Titan olamazdı. Burada titanlar yoktu. Peki ya Dağlılar da titanlar gibi miydi? Bir şırıngayla dönüşebilirler miydi? Ya da herhangi bir şeyle?

Adımlarım aniden durduğunda, daha önce farketmediğim bir şey zihnime doluştuğunda, değirmenin önünde duran askerlere çevirdim yönümü hemen. "Armin!" Tanıdığım ilk ismi hemencecik çağırdım.

Şaşkınca büyüyen mavi gözleri bana çevrildiğinde, benim ona yaklaşmamı beklemden yanıma kadar geldiğinde, "Yüzbaşım!" diye, sağ elini yumruk yaparak kalbinin üzerine koyarak selamladı beni. Hafifçe eğilip, yeniden dimdik konuma geçtiğinde, kulak hizasında kestiği altın sarısı saçlarının ona daha çok yakıştığını tekrar ettim kendi kendime.

"Rahat ol asker," diye konuştum ilk önce. Hareketleri sözlerimden sonra yumuşasa bile yine dikkat eder bir haldeydi. "Eren'i gördün mü?" diye sorduğum sırada, değirmen tarafında kalan kişilere göz attığımda, Mikasa'nın da orada olduğunu ve bize baktığını gördüm. Bakışlarımız buluştuğunda çevirdi yüzünü.

"Gördüm."

Hemen ona döndüm yeniden. "Nerede?"

Eli kulağının arkasına konduğunda hafifçe kaşır gibi yaptı. "Aslında şu an nerede bilmiyorum. Yarım saate yakın bir zaman dilimi öncesi Stella'ya gideceğini söylemişti."

Huzursuzca oynadım yerinde. "Dönmedi mi hâlâ?"

"Hayır. Ben görmedim."

"Tamam..." Duruldum yeniden. Peşine gidip, soru işareti toplamak mantıksızdı. Gelmesini beklemek zorundaydım. "Dönebilirsin."

Birkaç adım geri gidip, yeniden diğerlerinin yanına döndüğünde, kuleye çevirdim bakışlarımı. Tepedeki asker, elindeki dürbünle birlikte düzenli olarak bakıyordu her bir yere.

Yapacak bir şeyimin olmayışı canımı sıkıyordu artık. Ama belki de bu boş zamanlar bir avantajdı benim için. Kendimi daha iyi eğitip, korumak istediklerimi daha iyi savunabilmek adına.

Daha biraz önce Levi'ye söylenip, kendi gücümü ele almıştım. Savaş kapıya her an dayanabilirdi ve ben hemen bir şekilde güçlenmeliydim.

Belki de Eren geldiğinde ona antreman teklif etmeliydim. Bu şekilde yüzünde herhangi bir iz var mı diye bakabilirdim.

Düşüncelerimi yüksek sesiyle bölen ses, biraz önce izlediğim kulenin tepesindeki askerin, elinde tuttuğu boynuz borazandan yükselince, bedenim titredi adeta. Hızla o yöne yeniden baktığımda, "Binbaşı Hange! Magna Arbores sınırlarında!" diye bağırdı. "Yaralı!"

Bölüm sonu

12 yorum