"Yeniden!" Yere düşen sopamı kavradığımda, hırsla bağırdım. Gerçekten şu anda kişi, zaman, mekan, olay... Akla gelebilecek her şeye bağışıklık kazanmışım da zaten doğup büyüdüğüm yer buradıymış gibi hissediyordum.
Enerji etkisi midir bilinmez, sorgulamak dahi saçma geliyordu.
Şu anki tek hedefim, karşımdaki Levi Ackerman'a, elimdeki sopa ile üç kez dokunabilmekti.
Sıkıca tuttuğum sopayı savurdum öne doğru. Yassı bir şekilde engelleyip, sopaların konumlarını ters çevirdiğinde, bu kez ben onun hamlesini engellemiş gibi oldum. Kuvvetle itip, hemen geri çekildiğimde, sol tarafa kaçarak bir kez daha denemek istedim şansımı.
Ama hızlıydı.
Çok hızlıydı...
Ben daha tenine dokunamadan bir önceki harekette toparlanıp, hemencecik engellemişti yeni saldırıyı.
Sadece göğsü...
Benim tüm bedenim terlerken onun sadece göğsü terlemişti...Göğüs kaslarından salınıp, inen ince kazağında bedeninin kokusunu bırakan bir ıslak bölge oluşmuştu.
Bir ter bir insana nasıl bu kadar yakışabilir?
Tüm alıştırma boyunca, sürekli olarak benim saldırılarımı engelleme yönüne hareketler yapmasına rağmen, bir kez olsun istediği o şeyi yapamamış, üç hamleyi alan ya da sopası elinden düşen hep ben olmuştum.
Ve bir kez daha...
Dirseğime kadar yasladığım kısmıyla beraber, farklı bir manevra uygulamak istedim. Fakat, sopanın üstüne koyduğu kuvvetle hamlemi yere değdirmesinin hemen ardından bu kez ters yöne kaldırtarak avuçlarımdan bir anda kaydırmış ve yere düşürmüştü.
Tamam.
Ona aşıktım.
Hem de çok.
Öyle böyle değil.
Fakat şu an deli gibi ona sopayla vurasım vardı. Nasıl olurdu da üç basit dokunuşu bir kez bile yapamazdım ki? Gerçekten çok, ama çok sinir bozucuydu.
"Bir kez daha!" Hiç beklemeden ilerleyip, yeniden elime alacağım sırada, görüş açıma giren çift ayaklardan biri, almak istediğim sopanın üzerine bastı.
Kafamı kaldırıp, ona baktığımda, kötü olmayan, ama iyi de demeyeceğim durgun mimiklerle baktı yüzüme. "Dinlenin."
Ayağa kalkıp, hemen karşısına dikildim. Mesafe beni her ne kadar heyecanlandırsa bile alkış tutacağım performansla baktım gözlerine. "Yorgun değilim," dedim kararlı bir şekilde. Beden sıcaklığıyla hissetmiyordum belki, ama akciğerlerimi ezen kaburgalarım beni yalanlıyordu. Yine de durmak istemiyordum.
Sopayla da olsa bana dokunuyordu. Konuşuyordu. Öğretiyordu...
Birlikte zaman geçiriyorduk.
"Hırs güzeldir, Yüzbaşı. Ama kontrolsüzleşirse rakibine değil, kendine saldırırsın."
"Fakat daha bitmedi. Size iki kereden fazla dokunamadım bile." Kendimi ona şikayet eder gibi bir konuma girdim ister istemez. Kaşları eğildiğinde, yüzümde dolaştırdı gözlerini.
Arkasını dönerek dolapların yanına ilerlediği sırada, bomboş mekanı sakin sesiyle dahi kontrol altına almıştı adeta. "Bu yüzden," dedi ilk olarak. Açtığı kapağın ardından bir şeyler yaparak geri çekilince iki adet mendil gördüm elinde. "Plansız hareket ediyorsunuz. Sadece saldırmak için saldırıyorsunuz." Karşımda durdu. Elindekilerden birini bana uzattığında, bırak bedenimi, ruhumun dahi dinlendiğini hissederken teşekkür eşliğinde mendili aldım ondan. Yüzümdeki teri kabaca kuruladıktan sonra, sonsuza kadar saklamak üzerine cebine sıkıştırdım. "Bir saldırıyı yapmadan önce, sadece bir adım değil, on adım ilerisini düşünmek zorundasınız. Ve her adımın bir de yedek planı olmak zorunda."
Yanımdan yeniden uzaklaştığında, biraz uzaktaki sandalyelere ilerleyip, birinin üzerine oturdu. Hemen arkasından ilerleyip, yanına oturmak istedim. Fakat yapamazdım.
Şu an olmazdı...
Etrafa biraz bakındıktan sonra, çiğneyip, durduğumuz bölgeden ayrılarak daha yeni süpürüldüğü belli olan olan bir kesime gidince yere çömelip, sonra da ayaklarımı uzatarak dirseklerime yaslandım. Bu hareketim onun hoşuna gitmemişti. Hem de hiç. Muhtemelen, terimin yanı sıra bir de yere yarım yamalak şekilde uzanışım, ona pis gelmişti.
"Kimse sizin kadar iyi değil kaptan." Hâlâ daha bende olan gözlerine rağmen başımı tavana dikip, sırtımı da zeminle buluşturdum. "Kimse sizin gibi olamaz."
Sözlerimin altında gurur yatıyordu aslında. Onunla ne kadar çok gurur duyduğumu anlatmak istiyordum.
Ama şu anda, beni daha da iyi eğitebilmesi için psikolojik hamle amacım vardı. Düz tınıdaki ses tonum, bu hedefi destekler nitelikte dudaklarımdan ayrıldığında, bir süre cevap vermeyip, sessiz kaldı.
Kendisini yeterli bulmayarak her daim en iyisi olmak istediğini biliyordum. Sevdiklerini ve insanlığı kurtarabilmek adına buna zorunlu olduğunu hissetmesini de... Her ne kadar iyi olursa olsun kendisini beğenmeyişini de... Ama yanılıyordu. Belki de sadece bunda yanılıyordu. Elinden gelen her şeyi yaparken kimsenin yapamadıklarını dahi yapması... Canını tehlikeye atması... Oldukça olgun düşünmesi... Sahip olduğu tüm yaralara rağmen dimdik adım atması... O hiçbir zaman kolay bir hayat yaşamamıştı ki zaten...
"Deneyin o zaman," dedi aniden. Yattığım yerden başımı kaldırıp, ona baktığımda, daha fazla konuşmayı reddettiğini anlayınca kalkıp, yeniden oturdum yerde.
"Neyi deneyeyim?"
"Kimse sizin kadar iyi olamaz, diyorsunuz ya." Yaslandığı yerden ayrılıp, öne eğdi bedenini. "Deneyin o zaman."
Cevap vermedim bir süre. Anı fırsat bilerek sadece baktım. Onunla yapabileceğimiz en uzun bakışmaya ant içmişçesine mıhladım dudaklarımı. Daha sonra o çevirdi yönünü. Bir kolunu, yanındaki sandalyenin tepesine koyunca yarım yamalak dönüp, camdan dışarıya yöneltti mavi irislerini.
Şu anda kaçırdığı şey bakışları değildi aslında. Söylediği söz altındaki mesajı, tek başıma bulmamı istiyordu. Bakmaya devam ederse ona ne demek istediğini soracağımı çok iyi biliyordu. İnsan sarrafıydı. Ve zekiydi de.
Ayağa kalktım sakince. Birkaç metre ötede, yerde bulunan sopayı elime yeniden aldığımda, kılıç üzerine eğitim alabilmek adına üç vuruş gerekiyorsa ilk önce bu elimdekiyle eğitim almayı sunmam gerektiğini farkettim.
Bir şekilde ona üç kez dokunabilsem bile bu durumdayken kılıca geçtiğimde, daha ciddi hale binerdi her şey.
Başlamadan bitebilirdi bile.
Kendiminkinden ziyade, biraz ötede bulunan sopasını da aldığımda, "Kaptan," diyerek seslendim ona. Başını bana çevirdiğinde suskunluğuna rağmen, elimdeki sopalara bakarak cevap verdi. "O zaman denemek istiyorum," dedim. Bir tanesini ona doğru attığımda, yere çarpıp, ses yapan sopaya verdi bakışlarını.
Durdu.
Bir süre sessiz sedasız bir şekilde bekledi.
Yoksa bu değil miydi anlamamı istediği şey? Başka bir şeyi ifadelemişti de ben mi anlamamıştım? Neden diye mi soruyordu? 'İnsanlar beni neden anlamıyor?'
"Bir saat," dedi aniden. Çenesini kaldırıp, gözlerimin içine emin bir şekilde baktı. Elimdeki sopayı biraz sıkıp, önüme çektiğimde, ayağa kalkarak ona attığımın yanına gelerek benim gibi eline aldıktan sonra, bir ucunu vurdu yere. "Bir saat sonra çay içmeye gideceğim. Bu yüzden iyi bir öğrenci olun."



