Bana gösterilen evin, tek kişilik ve sert yatağında öylece yatarken uyumaya korkar bir şekilde, yanı başımda yanan mum fenerinin tavana yolladığı titrek, loş ışığını izliyordum.
İzliyor ve düşünüyordum...
Gün boyunca yaşadıklarımı. Gerçek olmadığını kendime söyleyip, durduğum kişilere dokunuşumu, onlarla diyalog kuruşumu...
Gözlerimi kapattığımda, gerçeklik diye anılan, fakat burada geçirdiğim tek gün kadar beni mutlu etmeyen o yere, gözlerimi yeniden açarsam? Shiftingim ya diğerleri aksine yarıda kesilirse?
Ya bir daha gelemezsem?
Ya Levi'yi yeniden göremezsem?
Gözlerim doldu... Yarın zor bir gün olacaktı, biliyorum. Fakat uyuyamazdım ki. Nasıl yapabilirdim ki bunu?
Yataktan kalkıp, tahta pervazlı camın yanına ilerledim. Hange'nin bahsettiği nöbetçiler, sokak sokak dolaşıyordu. Merkezi bizzat göremesem de Eren'in önerdiği kontrol kulesi buradan oldukça güzel gözüküyordu. Ve yıldızlar, bu dünyada ölmemişti. Şehrin ışıkları katil olacak kadar güçlü değildi...
Derin ve sakin bir nefes alıp, uzaktaki ağaçlara çevirdim gözlerimi. Bugün bana anlatılanlar itibariyle düşmanlarımız o dev orman sonrasında başlayan dağlar arasındaydı. Hızlı ve zekiydiler...
Silah ve ok kullanabiliyor, dilimizi konuşabiliyorlardı...
İnsanlardı. Kendilerine, "Dağlılar," diyen çiğ eti de yiyebilen insanlardı...
Yazdığım kağıdı hatırlamıyordum hâlâ daha. Ama bir savaş olacaksa eğer böyle kişileri tercih edeceğimi de sanmam asla. İzlediğim o ölümler olmasın diye titanları asla istemediğimi biliyordum. Çünkü yine yapsam yine istemezdim. Fakat sunulan bu yeni dünya bir yandan isteklere boyun eğerken diğer yandan kendi kurallarını çiziyordu.
Titan olmayan yamyamlar...
Bedenim titredi aniden. Bedenimden bir parçanın canlı canlı koparılması düşüncesi hem korkutuyor hem de midemi bulandırıyordu.
Ama asıl korktuğum şey, bu olayı onların yaşamasıydı.
Levi.
Hange.
Erwin.
Mikasa.
Eren.
Ve henüz karşılaşmadığım diğer isimler...
Yeniden yatağa döndüğümde, şöylece bir göz gezdirdim odanın içinde. Hange, gerçeklerden habersiz şekilde gelirken bavul hazırlamadığın için beni azarladıktan sonra, yarın olduğunda bunun icabına bakacağını söylemişti. Zaten tek odadaydım. Otel tarzı gözüken, fakat yurt gibi odalandırılan bir yapıydı burası.
Linea Köprüsü'nden, Fidelis'in çiftçilerinin yaşadığı Solis, Luna ve Stella köylerine kadarki herkesin sahip olduğu yerler gibi.
Asıl hikayeyi henüz bilmiyordum, ama anlaşılan o ki, izlediklerim gibi şu anda yaşadığım bu yerde de kraliyet zümresi, ayrımcı bir sınıf oluşturuyordu...
Linea Köprüsü'nden sonraki hayat.
Aurum.
Soylu ve zenginlerin yaşadığı merkezi bölge.
Yatakta geriye çekilip başımı duvara yasladığımda, fenerin içinde titreyen muma indirdim bakışlarımı. Saat yoktu. Ama uykusuz geçen gecelerimden öğrendiğim kadarıyla saat gecenin üçü olmalıydı.
Göz kapaklarım uyumam için baskı yaparken ben yine Levi'yi düşündüm. Göz altındaki o yorgunluklar... Omuzlarında varsaydığı yük yetmez gibi bir de doğru düzgün bir uyku çekmezdi hiçbir zaman...
Görüş açım giderek kısılırken aklıma gelen düşünceyle kıvrıldı dudaklarım. "Sana uykunun o güzel sarhoşluğunu yaşattıracağım Ackerman... Sadece biraz daha bekle."
...
Yumruklanan kapı sesiyle aniden gözlerimi açtığımda hâlâ daha burada olduğumun zafer bayrağını kaldırdım ilk önce. Bedenim kendine gelemeden, zihnimden geçenler nenden önce yaşıyordu hayatı. Yüz üstü yatmış olduğum yatakta hemencecik doğrulduğumda ikinci kez yumruklandı kapı.
Ayağa kalkıp, kabaca bir üst, baş düzenlemesi yaptıktan hemen sonra kapıya koştum hemen.
Günün ilk manzarası olarak Hange, elindeki katlı çamaşırlarla birlikte kısık bakışlar yolladı. "Yüzbaşı Aliza, üstünüz olan bir kişiyi kapıda böyle bekletmek kesinlikle aykırı bir hareket," diye söylendi. Kıyafetleri elime tutuşturup, içeriye girdiğinde arkadından kapattı kapıyı. Sözlerinde ciddi olup, olmadığını anlayamazken öylece izlemeye devam ettim. Camın çaprazında bulunan masanın hemen yanındaki sandalyeye oturduğunda, bacak bacak üstüne attı. Ciddi bakışları beni yeniden bulduğunda, bir süre daha beklese de hemen ardından attığı kahkaha adeta neredeyse üzerimden geçecek tren raylarından kurtardı beni. "Şaşırınca gerçekten kedi gibi oluyorsun."
Bazı şeyleri idrak etmeye çalışırken, "B-ben anlamadım efendim," diye sordum.
"Oi..." Bir an için eğdi kaşlarını. "Senin de söylediğin gibi ordu haricinde bu tarz şeyler söylemene gerek yok. Tabii yine de sınırları bilmekte fayda olacağını unutmadan."
Hafifçe eğilip, "Emredersiniz," diye onayladım onu.
Dudakları arasından çıtlayış bıraktığında, konuyu dağıtmak ister gibi elini, başının yanında anlamsızca salladı. "Banyo edip, üzerini öyle giy, derdim ama çok geç kaldın." Omuz silkip sırıttı. "Levi, dün bahsedip, gösterdiğim antreman salonunda, yarım saattir seni bekliyor. Acele etsen iyi edersin."
Ne? "Yarım saat mi?"
İşte şimdi yandım...
"Hııı."
"B-ben... Saat kaç ki? Nasıl uyuyakaldım?" Elimdeki kıyafetleri hemen bırakıp, bir takımının katlarını açtığımda hemen soyunmaya başlayacaktım ki aniden durdum. Üzerimdeki üniformayı açtığım karnıma yeniden kapatıp, "Üzerimi değişmeliyim," dedim Hange'ye.
Işıldayan bakışları söndüğünde, "Tamam, bakmam," diyerek cevapladı beni. Bakışları camdan dışarıya kaydığı süre zarfı boyunca hiçbir hareket göstermeyince yeniden döndü. "Ah..." Ellerini masaya koyarak ayağa kalktı. "Çıkıyorum. İşin bittiğinde, bir rehber istersen beni değirmende bulabilirsin."
Kapının ardında, kendi gözlerine götürdüğü iki parmağını yeniden bana yönlendirişine, kalbimin üzerine koyduğum elimle selam yollayıp karşılık verince, "Benim gibi çatlak birini buldum," diye mırıldanarak kapıyı kapatışını izledim.
Bir an için Kaptan'ın beni beklediğini unutmamın ardından bakmaya devam ettiğim o anı, maratona hazırlanır gibi iki dakikada değiştirdiğim üst başla telafi edince, bir an bile beklemeden çıktım odadan. Binadan ayrılana kadar tanımadığım birkaç kişinin selamına karşılık versem de durup konuşma şansım asla yoktu. Elimde güzel bir fırsat vardı ve sorumsuzluk yaparak bunu tepmek istemiyordum.
Kaptanın gözüne girmek zorundaydım.
Önce gözüne, sonra kalbine.
Sokağa çıktığımda, Linea Köprüsü'ne giden yola döndüm hemen. Hange'nin bahsettiği gibi, ağaçlara yakın mesafedeki, diğerlerime oranla daha kırmızı çatılı yeri görene kadar ilerledim.
Birkaç dakika içinde zihnimde işaretlediğim adrese geldiğimde, durdurdum adımlarımı. Kapıyı koşarak açarsam çirkin bir hareket olabilirdi. Sakin ve saygılı davranmalıydım.
Küçük bir öksürükle boğazımı temizledikten hemen sonra, kahverengi kapıyı itip, yemekhane kadar geniş olan meydanı aldım önüme. Dar ve uzun oluşuna oranla sıkça yerleştirilmiş cam tarafında kıpırdı hissettiğimde, kollarını birbirine yaslamış vaziyette zemine bakan Kaptan görüş açıma yerleşti.
"Günaydın," diye sesimi duyurdum ilk önce. Kapanan kapının yanından ayrılıp, ona doğru ilerlediğimde, dudakları arasından, net şekilde duyulur bir nefes bıraktı.
"Zaman ve mekan," dedi bakışlarını kaldırdığında. Durgun ifadesi hafifçe çatıldığında, gözlerimin içine yolladı mavilerini. "Bir savaşta idrak etmeniz gereken en önemli unsurlardan biridir Yüzbaşı."
"Anladım," dedim sadece.
"Eğer, doğru zamanda doğru mekanda olmazsanız, savaşa bir sıfır geriden başlarsınız." Yanıma kadar yaklaştığında, kendimle öyle büyük bir savaş verdim ki göz temasını kesmemek için. Eğer bunu yapacak iradem varsa her şeyi yapabilecek gücüm de vardı bence.
Derin aldığım nefesi bir süre kadar içimde tuttuğumda, onun kadar ciddi olmaya çalıştım. "Biliyorum," diye cevap verdim yeniden. "Yanlış zamanda yanlış mekan, tüm doğruları kolayca silip, atabilecek kadar önemli bir kural."
Söylemek istediğimi hemen anlamış gibi eğdi gözlerini. Cevabımdan memnun muydu bilmem. Ama ilk geç kalışım için tüm benliğimi sahadan atmaması adına güzel bir mesaj yollamıştım ona. Yanımdan ayrılıp, kenardaki malzeme raflarına ilerleyince, bir süre bakındı her birine. Zarif parmakları malzemelere dokunmadan üzerlerinde dolaştığında, uzun bir çubuğu tutup, hiç vakit kaybetmeden bana doğru attı.
Bedenim irademi de kontrol ederek hareket etti o an sanki... Reflekslerimin bu kadar güçlü olduğunu bilmiyordum, fakat attığı o uzun çubuğu, oldukça kolay bir şekilde havada yakalamıştım.
"Kılıca geçmeden önce, bir karşılaşmada nasıl savaştığınızı bilmem gerekiyor. Buna göre size vereceğim eğitim için uygun yollar izleyeceğiz." Tek elinde kavradığı sopasını, hemen karşıma geçtiğinde diğer eliyle sabitledi. "Bana üç kez dokunabilirseniz, kılıç eğitimine geçeceğiz."




