İçeriğe geç

OUR WORLD

Bölüm 5 · 5 dk okuma

OUR WORLD

Bölüm 5

-5-

O an, toplantıdan sonra, dışarıya çıktığımızda, biraz önce çalışma arkadaşı olan biz değilmişiz gibi yüzüme dahi bakmadan ayrılmıştı binadan Levi. Erwin, elindeki kağıtlarla başka bir odaya geçtiğinde, kapının önünde beni bekleyen Hange ile binadan ayrılmıştık bizde.

Burada ilk günüm olduğu için bana rehberlik etmeyi teklif etmiş, ben de bundan mutluluk duyacağımı dile getirince sevinç nidaları eşliğinde büyük adımlarla önümden ilerlemeye koyulmuştu. Bahsettiği Linea Köprüsü'nü geçtiğinde, ben daha oraya varmamıştım bile.

Ellerini beline yaslayıp, "İşte buradan sonrası bizim dünyamız," diye konuştu. Omzu üzerinden yanına bakındığında, bir anlık duraksayıp, aniden bana döndürdü bedenini. Bakışları giderek büyüse de dudakları birkaç saniye için küçüldü. Kırpıştırdığı göz çevresi kırışmaya başlayınca tutmaya çalıştığı gülüşü komik bir ses bıraktı dışarıya. "Bir an için küçük bacaklarının küçük adımlar attığını unuttum."

Adımlarımı hızlandırıp, köprüyü yarıladığımda daha fazla dayanamayarak gülmeye başlayınca, benim gibi devam etti gülüşüne. Bu boy konusunda Levi'ye fazla takıldıklarını biliyordum ve şimdi de benim aynı konu üzerine hedef olmam, garip bir şekilde mutlu ediyordu.

Acaba ilerleyen zamanlarda kaptan da benimle bu konuda laflaşır mıydı?

Sonuçta ondan yedi santim kısaydım...

Bir yetmiş diye bildiğim Hange'nin yanında da kısa gözüküyordum gerçekten. Ama bu dert etmem gereken şey bile değildi bence. Onlarla beraber olmuşken durup bu konuya üzülemezdim.

Sessizleşip, yanıma kadar geldiğinde köprünün beton korkuluklarına yasladı ellerini. Mimiklerine yerleşen durgunluk dikkatimden kaçmamıştı. Sebebini sormak yerine, onun gibi susup, köprü altında alan dere yatağına baktım.

Bir süre daha konuşmadı. Yüzüne en çok kahkaha yakışan kadın, kırık bir ifadeyle bakıyordu akan sulara. İzlediklerimden aklıma hiçbir şey gelmiyordu şu anda. Neden? Neden bu kadar durgunlaşmıştı ki?

İşin sıkıntılı yanı ise yazdığım kağıttaki hiçbir şeyi de hatırlamıyordum. Ama onları üzecek bir şey yazmazdım. Asla.

Peki neydi bu Linea Köprüsü'nün hikayesi? Neden öylece durup, sakince izliyordu orayı?

Birkaç dakika sonra sırtını dikleştirince bana dönmeden evvel yüz kaslarını hareketlendirdi. "Hadi," dedi aniden. Yeniden gülümsüyordu. Fakat ben bu ifadeye inanmıyordum asla. "Sana kalacağın yeri göstereyim."

"Peki," diyebildim, sormak istediğim pek çok şey varken. Ama şu anda yapamıyorsam tek sebebi, burada ve onlarla daha ilk günüm olmasıydı.

Burası neresiyse kendine ait bie hikaye oluşturmuş olmalıydı onların üzerinde. Her şey sıfırdan başlar gibi... Daha önce duymadığım ve görmediğim şeylerle şimdiden karşılaşmaya başlamışken izlediğim, Attack On Titan ile bağ kurmadan evvel iyice gözlem yapmalıydım.

Her biri birbirine benzeyen evler, organizasyon olmuşçasına mükemmel bir sıradaydı. Her kapının üzerinde simge ve rakamlar vardı. Ortadaki su değirmeninin hemen yanında diğerlerinden daha farklı olan bina ve hemen yanında uzunca bir kule vardı.

"Burası neresi?" diye sordum merakıma yenik düşüp.

"Ah, bu mu?" Tepeye bakındı. "Bu Eren'in fikriydi. Ağaçların ardını ve ticaret merkezini gözlemlemek kuş bakışıyla gözlemlemek için kuruldu.

Heyecanla attı kalbim. Eren'in ismi gözlerimi acıtmıştı hemen. İzlediğim hayatında, sevdiği insanları kurtarmak için kendisinden nefret ettirip, zamanı geldiğinde öldüğünde sessiz kahraman olmuştu. Çok sonra anlaşıldı... Çok sonra.

Nefret ve aşk arasındaki ince çizgi...

Ağlamıştım. Onlar için çok ağlamıştım.

"Mikasa?" diye sordum kuleye bakmaya devam ettiğimde.

Hange, hemen bana döndüğünde, "Vay canına!" diye cıyakladı adeta. "Okçulukta nam salışını şimdi daha iyi anlıyorum. Mikasa'yı orada nasıl gördün?"

Şaşkınca çattım kaşlarımı. İnen bakışlarım yeniden yukarıya tırmandığında, yanlışlıkla doğru bildiğim kişiyi aradım her bir yanda. Karanlığın çökmeye başlamasıyla küçük bir ateş yandı aniden. Minik alev, başka bir şeye dokunduğunda, daha da büyürken boğazındaki kırmızı eşarbıyla birlikte siyah küt saçlı Mikasa'yı yakaladı gözlerim. İstemsizce aralandı dudaklarım. "Mikasa..."

"Evet. Bugün görevli asker oydu. Hava karardığına göre şehir arası güvenlik artacağı için, yerini terk ediyor."

"Her şeyi düzen içinde planlamışsınız."

"Elbette! Fidelis Halkı'nın güvenliği için elimizden geleni yapıyoruz." Yüzündeki tebessümünü genişletip, sağ yumruğunu kalbinin üzerine koydu. "Ah, bu arada. Mikasa'yı nereden tanıyorsun?"

Aferin Aliza. Hemen bir şey düşün şimdi...

Yüzüne bakmaya devam ederken binlerce şeyi koyup, kaldırdım. Sorusundan kaçıp, az önce sözünü ettiği Fidelis'i sorsam bir binbaşının sorusunu göz ardı edip, konu değiştirmem için nasıl tepki alırdım bilemiyordum. "Namını," dedim aniden. Dudaklarım kendi kendine konuşmuştu sanki. "Siz, ben daha buraya gelmeden adımı duymuştunuz. Ben de sizi tanıyorum. Ve nasıl bir ortama geleceğim hakkında araştırma yapmıştım."

"Doğru. Heğheğheğ." Gururlanarak yakasını eliyle süpürüp, kapalı gözlerine rağmen yürümeye devam edince, hemen yanında yer aldım. "Namımızın duyulması çok havalı, değil mi?"

Gülümsedim. "Öyle."

Yürümeye devam ettiğimizde, değirmendeki işlerden bahsetti. Çevre yerleşkelerden gelen buğdayların burada öğütüldüğünü ve kule gibi buranın da düzenli olarak nöbetleşme olduğunu anlattığında, hemen arkasında kalan tek katlı, ama geniş bir yerin önünde durduğumuzda, tüm ordunun burada düzenli saatlerde yemek yediğini anlattı.

İçeriye girdiğimizde komutanlar ve askerler olarak ayrılan masalar dikkatimi yakaladı ilk önce. Gözlerim hemen Kaptan'ı ararken en köşede tek başına bir şeyler atıştırdığını gördüm.

Koşa koşa yanına gidip, yanaklarını avuçlarım arasına alarak, "Canını yediğim neden tek duruyorsun?" diye sormamak için zor duruyordum...

Yanakları ne kadar da sevimliydi....

Zihnimden geçen her şeyi duymuş gibi aniden kaldırdığı bakışları, iddia ettikleri okçuluğumu delik deşik edip, tam gözlerimin içine saplandı. Bir suç işlemişim gibi, korkuyla bir adım geri çekildim.

Bu bakışı, kesinlikle beklemiyordum...

Hemen Hange'ye çevirdim bakışlarımı. Girdiğimizde, tanımadığım bir kişiyle konuşmaya başlayınca ortamı kesme zamanını yakalayabilmiş, ama kesilmiştim...

"Binbaşım..." dedim, ne diyeceğimi kestiremediğimde. Hemen bana dönse de devam etmemi bekledi. "Biz nerede yiyeceğiz?"

"Normalde Levi'nin yanına geçip, onunla uğraşmak isterdim." Ona doğru baktı. "Ama daha ilk günün, bu sebeple şimdilik burada yiyelim." Boşta kalan bir sandalyeyi gösterdiğinde, oturmamı istedi. Birazdan döneceğini ifadeleyip, karşımızdaki masalarda bulunan ordu askerlerinden birini çağırdığında, yemek dağıtılan yere doğru ilerlediklerinde tamamen yalnız kaldığımı hissettim.

Ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilemiyordum.

"Aliza Larsson?" Sol tarafımdan yükselen ismimle tedirgin düşüncelerden sıyrılıp, o yöne bakınca, saçlarını sıfıra vurmuş orta yaşlarda bir adamla göz göze geldim. "Tahmin ettiğimden daha gençsiniz," diye eklediğinde, yeniden önüne döndü. Sıfır mimik.

Hiçbir şey söylemeden döndüm ben de. Zaten ne diyebilirdim ki?

Uzak mesafedeki Hange'ye bakındım tekrar. Rütbe farkımız olmasına rağmen en sıcak davranan oydu. Hem de ilk günden.

Bakışlarımı kesen bir beden hemen karşımda durduğunda, tek elini masaya koyarak hafifçe eğildi. Kafamı kaldırdığımda, kalbim kaburgalarıma kadar ulaştı yeniden. Nefesim saniyelik için izne ayrılırken eğilişiyle birlikte saçları öne akan Levi, doğruca yüzüme bakıyordu.

"Güzelce beslenip, sağlam bir uyku çekin Yüzbaşı Larsson," diyerek sesini duyurdu ilk önce. "Yarın, sizin için oldukça zor bir gün olacak."

Bölüm sonu

20 yorum