İçeriğe geç

OUR WORLD

Bölüm 4 · 5 dk okuma

OUR WORLD

Bölüm 4

-4-

Kımıldamadan bakmaya devam ettiğim saniyelerde, "Aaaaah," diye tiz bir tını yükseltti Hange. Önüme geçip, ellerini iki yanında kaldırdığında, "Yüzbaşı Levi'nin klasik tavırlarıdır bu, hiç vazgeçmez," şeklinde söylendi. Arkasını bana dönüp, merdivenlere ilerlemeye başlayınca ellerimi başının arkasında birleştirip, sırtını dikleştirerek devam etti. "Alınma, gücenme. Dili sivridir. Ama insanlığın en güçlü askeridir. Küçük bedenine büyük bir kahraman vardır yani."

"Gücenmedim." Hemen yanına gelerek beraber ilerlemeye devam ettiğimizde, "Namını çok duydum. Onu herkes biliyor," diye konuşunca gururlanarak onayladı beni.

Dev yapının içine girdiğimiz anda kapıdan çıkmakta olan bir kişi, bir elini arkasına bir elini de kalbinin üstüne yumruk yaparak durduğunda Hange'yi selamladı. Ne kadar da garipti onların yanında olmak...

Bir filmin kamera arkasını izler gibiydim.

Tek fark, içinde yaşamamla birlikte hiçbir şeyin sahte olmayışıydı.

Sütunların birkaç kısımda yükseldiği devasa geniş bir meydandaydık. Üstümüzde duvar, yeni katın zeminiydi. Ve hemen karşımızda, giriştekinin aksine ahşap bir merdiven vardı. Kusursuz işlemesi, dönemine ihanet edecek kadar modern duruyordu. İlerleyip, onu da tırmandık. İkinci kata vardığımızda aydınlık veren cam duvarlar karşıladı beni. Bazı bölümlerdeki sarmaşık çiçekleri, o boğucu havayı alıp, rahatlatıcı bir atmosfer yapmak ister gibiydi.

"Çok güzel, değil mi?" diye sordu Hange.

Etrafı inceleyen bakışlarımı toplayıp, ona yönlendirdiğimde, sözlerini onayladım. Gerçekten çok güzeldi. Daha önce hiçbir yerde görmediğim bir mimariye sahipti. Bu nasıl olabilirdi ki böyle?

"Katı kurallar ve sık çalışma yuvası askeriyeye kıyasla başların bulunduğu merkez bu kadar ferah işte," dedi. Ama hiçbir şekilde eğlendiğini ifadeleyen bir tını yoktu sesinde. Aksine, canı sıkkındı. Bakışları nir yerde takılı kaldığında, sessiz kalarak beklemeyi tercih ettim. Bir şeyleri düşündüğü aşikardı. "Geldiğin yer böyle miydi?" diye sordu bir anda.

Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissettim. O biliyor muydu? Ya da anlamış mıydı bir şeyleri? Ama nasıl? Nasıl anlayabilirdi ki?

"Geldiğim yerde mi?" diye sordum şaşkınlığın etkisiyle.

"Evet. Çevre kasabaların birinden gelmedin mi? Hepimize öyle bilgi geldi."

Derin bir nefes aldım sessizce. Ayaklarıma battığını hissettiğim dikenler aniden yok olduğunda, "Hayır," şeklinde cevapladım. "Bizim oralarda böyle güzel yapılarla pek rastlaşmazdım."

Güldü. Yürüyüp, bir kapının hemen ardında durana kadar söylediği sözler, buranın o kadar masum bir yer olmadığını üstü kapalı şekilde açıkladı. "Döndüğümüzde, köprüyü geçtikten sonra yine göremeyeceksin böyle yerler. O köprüye Linea derler. Yönetim ile askeriye ve halkı ayıran köprü."

Tek darbeyle kapıyı tıklatıp, içeriye girdi. Hemen ardından ilerlediğimde, U şeklindeki bir masanın kenarlarındaki sandalyelere oturan rütbeli insanlarla göz göze geldim. Birkaç kişi tebessüm ederek selamladı. Kimini bakışlarını hemen çevirdi.

Ve sırtı bize dönük olan Levi, gözlerine akan siyah saçları altından keskin bir bakış attı.

İliklerime kadar donmam gerekirken her defasında daha da aşık olmaktan asla yorulmayacağıma yemin edebilirdim...

"Aliza Larrson." Bakmadığım duvar köşesinden yükseldi ismim. Yine tanıdığım bir sesti bu. Kalbim yeniden hızlanırken heyecanımın beni komik duruma düşmesini engellemek adına, sakin hareketlerle döndüm sarışın, uzun boylu adama.

"Komutan Erwin." Hafifçe eğilip, tebessümler eşliğinde selamladım onu. Elini ortamızdaki boşluğa uzattığında, bir an bile bekletmeden karşılık verdim.

Parmaklarım, onun parmakları arasında, annesinin kanatları altında kaybolan yavru kuş gibi kalmıştı adeta. "Sizinle çalışacak olmak bizi oldukça mutlu etti." Sakin bir tebessüm ekledi çehresine. Ellerimizi ayırdığımız sürede teşekkür edip, aynı sözlerle iltifat ettiğimde, nezaketli bir hareketle masayı gösterdi. "Buyrun. Ordu planlaması için, sizi bekliyorduk."

Başımı hafifçe eğerek onayladım onu. Levi'den dört, beş sandalye uzak bir noktaya oturduğumda, arzuladığım tek şey yüzünü rahatça görebilmekti. Hemen yanı da boştu. Ama oraya oturacak olursam peşinde dolaşan isim algısı oluşturabilirdim.

Zaten peşinde dolaşacaktım tabii, ama onu bunaltmadan.

Uzak kaçıp, yakına çekerek.

Zıt kutuplar gibi.

Toplantı boyunca, öylesine hesaba katmayacağım ince ayrıntılar konuşulmuştu ki, tabiri caiz olacak şekilde ağzım açık kalmıştı. Ordu düzeni. Eğitim sistemi. Savaş meydanı. Çevremizdeki unsurlardan yararlanabilme durumları...

En son, komutanlardan bir isim listesi istediler. Her biri, anlaşabildiği ve anlaşmakta zorluk yaşadığı askerlerinin listesini Erwin'e verecek ve o da gelen isimlere göre bana bir ordu kuracaktı.

Yapboz parçaları gibi. Kimi eksilecek kimi yapılanacaktı.

Ama işin nihayetinde de komutanlar üzerine düşen vazifeler hafifleyecek. Ordu için artı puan kazanacaktık.

"Toplantı bitmiştir," diye sesini duyuran Erwin, not aldığı kağıtları düzlemeye koyulduğunda, çoğu kişi kalkıp, gitmeye başladı. Levi, dirseğine kadar kıvırdığı gömleği masanın üzerine yaslamış, öylece bir noktaya bakarken çoğu insanın gidişini bekledikten hemen sonra ayaklandı. "Levi, bekle," dedi Erwin. Bakışları beni bulduğunda, "Yüzbaşı Aliza, siz de bekleyin," diye rica etti. Bakışlarımız Kaptan'la buluştuğunda, hiçbir mimik eklememeye dikkat ettim.

Onun gibi.

Hange, kapının ardında beklediğini söyleyip, odadan ayrıldığında, üçümüz baş başa kalmıştık.

Kalbimde tepinen mandalar vardı. Kaburgalarımı kırıp, kurtulmak istiyor gibi bir öteye bir beriye koşuyorlardı.

"Yüzbaşı Levi'nin size belli bir düzeye gelene kadar eğitim vermesini düşünüyorum."

"Ne?" Anında araya girdi Levi.

Erwin, hiçbir şey yokmuş gibi sözlerine devam ederken, "Biliyorum, siz de iyisiniz. Bu sebeple ordumuza katıldınız, fakat savaş taktiğimizi bilmenizde fayda var diye düşünüyorum," şeklinde ekledi.

İşte bu, dünyanın en güzel fırsatıydı! Daha ilk günden yaşadığım şu olay, kendi dünyamda karşıma çıkmayan şansların acısını alıyordu adeta!

"Çok iyi düşünmüşsünüz," diye söylendim. Gülümseyip, Levi'ye döndüğümde, doğruca Erwin'e baktığını gördüm.

"Benim kararımı almadan mı söylüyorsun bunu? Benim çıkarım ne olacak?"

Çıkarım mı ne olacak? Kaptan sen ne zamandan beri çıkar ilişkisi yürütüyorsun?

"Karşılığında da Yüzbaşı Aliza, sana okçuluğu öğretecek. Kendisi bu konuda namını duyurmuş birisi."

Öyle miyim?

Okçu muyum?

Neler oluyor?

Her iki adamın bakışları da beni bulduğunda, içimdeki sorgulamayı istesem de kenara alamadım. Elimde buruşturduğum peçeteleri, çöp kutusuna atmakta nam salmışımdır, evet. Ama okta asla!

Ne demek bu?

"Kabul ediyor musunuz Yüzbaşı Larsson?" diye sordu bir kez daha Erwin.

Cevap vermeden önce Levi'ye çevirdim gözlerimi. Bu ke itiraz etmeyişi dikkatimden kaçmazken aklıma gelen bir detayla gülümsedim.

Buraya geldiğimde yüzbaşı olacağımı bilmiyordum, ama şu an onun gibi yüzbaşıydım. Bu hayat önüme bir rota çiziyorsa bu boşuna değildi. Buna nazaran, Levi ile vakit geçirme şansı daha ilk günden bir cevabıma bakarken nasıl reddedebilirdim ki?

"Elbette." Dudağımın bir ucunu diğerine göre daha çok yukarı kaldırarak gülümsedim. "Elimden gelen her şeyi yapacağıma emin olabilirsiniz."

Bölüm sonu

14 yorum