Benden biraz daha uzaklaşana kadar izledim onu. Bir an için, aynı dünyanın içinde olduğumuzu unutarak, öylece düz bir çizgide ilerler gibi dengeli yürüyüşünü izledim.
Tam bir beyefendi gibi gözüküyordu.
Ama arkadan.
Önden de öyleydi elbette, ama hiçbir beyefendi, "Yüreğini deşip, masaya yatırabilirim," diye herhangi kelime kullanmadan öyle bir ifadeyle bakmıyordu.
Ona aşıktım. Evet.
Ama ondan çekiniyordum da.
Dudağımın ucu kıvrıldığında, bakışlarım gevşedi. Bu anları öyle iyi not etmeliydim ki zihnime, zamanı geldiğinde, beni öpmeden evvel sahneleri bir kaset gibi dilimde oynatıp, onunla eğlenmeliydim. O anki tepkisini şimdiden merak ediyordum.
Çok fazla uzaklaşmadan hemen ilerlemeye devam ettim arkasından. Burası ne izlediğim ne de yaşadığım evrendi. Bambaşka bir yerde her ikimiz de vardık. Kasaba tarzında, eski görünüme sahip olmasına rağmen oldukça etkileyici yapıların olduğu bir yerdeydik. Surlar yoktu. Dev ağaçlar vardı. Bir tanesi devrilirse beraberinde üç, dört evi götürebilecek kadar dev ağaçlar...
Kasabayı ikiye bölen sakin dere yatağının üzerindeki taş köprüden geçtiğimde, elimi yasladım soğuk, beton korumalıklara. Masmavi su akıyordu adeta. Tertemiz... Bir kurbağa vıraklayıp, suya atladığında, istemsizce havalandı kaşlarım. Sürekli izlediğim o sahnelerin içinde olduğumu bir kez daha hissederken bana bahşedilen bir armağan mıdır bilmem, heyecanımı yenmiş ve iyice adapte olabilmiş gibi hissetmeye başlamıştım.
"Hey kaptan!" tiz bir ses uzak sayılmayacak bir mesafeden yükseldiğinde, hızla baktım o yöne. Gördüğüm kişiyle yüzüme kocaman bir gülüş eklendi aniden. Hange, hiç gözükmüyor gibi elini havada sağa, sola salladıktan hemen sonra hızlı adımlarla ilerledi Levi'nin yanına.
Aptal gözükmemek adına yüzümdeki ifadeyi hemen toparlayıp, köprüden ayrılarak yanlarına ilerlemeye koyuldum.
"Neden geldin?" diye, sessiz olsa da derin bir nefes bırakarak sordu Levi. "Zaten aynı yere gitmiyor muyuz, ilerlediğin yolu ne diye geri dönüyorsun?"
"Şuna bak, yine aynı..." Homurdanarak söylendi Hange. Fakat hemen ardından gözlüğünü düzelterek yüzündeki ifadeyi yeniden besleyip, bana çevirdi bakışlarını. "Yeni yüzbaşıyla birlikte geldiğinize göre çoktan tanıştınız!" dedi heyecanla. Bir adımla Levi'ye ters yörüngede, yan yana kaldıklarında, şakalaştığını belirten mimikler takındı. "Tanıştığın ilk kişi Levi mi oldu? Ne kadar şanssız bir karşılaşma."
Hiç de bile. Hayatımın en güzel olayıydı bu...
Kaptan'ın bu sözlere, belli etmese dahi sinirleneceğini biliyordum. Bunun anlamıysa ona ters hareketler sergilemeyecek ve her daim yanında olabileceğimi göstermek için ilk fırsattı. "Ha-hayır, öyle deği-" Daha sözlerimi bitiremeden omzumlarıma konan eller, beni kendisine aniden çekince, eğilen bedeni sayesinde Hange ile yüz yüze geldik. "İlk defa Levi'den daha kısa yüzbaşı, hayır... Bir yetişkin görüyorum."
Hiç beklemediğim bir anda duyduğum sözlerle gülümsememek için kendimde verdiğim bu savaş, Levi'yi öpmemek için verdiğim savaştan sonra en büyük olandı...
Dudaklarımı sıkarsam bir duygu sakladığım anlaşılırdı, bu sebeple gülmemek için dişlerimi sıktım. Bakışlarım, bize dönen Kaptan'ı yakaladığında, göz devirdiğini farkettim. Bana değil, Hange'ye bakarak yapmıştı bunu.
"İsmim Aliza," dedim bir anda. Bir adım geri çekilip, önümdeki kadının elini tutunca, konumunu hemen düzelterek kendi ismini bahşetti. "Memnun oldum Komutan Hange."
Elini çekti sözlerimden hemen sonra. "Böyle şeylere pek alışık değilim," dedi ilk önce. Yanıma geçip, ilerlemeye başlayınca, onunla birlikte yürümeye koyulduğumuz o anda boşta kalan yanımda Kaptan'ı buldum... Ortalarında kalmıştım. Onun omzu benimkinin hemen yanındaydı. Ağzımda, heyecanın etkisiyle biriken tükürcükleri durmadan yutuyordum şu anda...
"Size nasıl hitap etmeliyim?" diye sordum aniden. Şu anki konumumuzun, korktuğum o eylemi yaptırıp, beni bayıltmaması adına bir konu ileri sürmek zorundaydım.
"Bana mı?" Baş parmağını göğsüne kondurdu. Bir süre düşünür gibi yaptıktan sonra, "Bilemiyorum, daha ilk konuşmamız Yüzbaşı Aliza," diye bitirdi sözlerini.
İçten içe onayladım onu. Benim aksime onlar, beni ilk kez görüyorlardı. Bir bilseler attığım kahkaha ve döktüğüm gözyaşlarını ne yaparlardı acaba...
"Anlıyorum," diyerek onayladım onu. "Daha yeniyim, ama ordu haricindeki bu tarz konuşmalarımızda benimle resmiyet kurmak zorunda değilsiniz. Samimi olmayı severim."
"Oiiii!" İncecik bir tını yükseltti aniden. "İşte benim gibi biri daha! Heğheğheğ!" Gırtlaktan gülüşü, ifademi bu kez saklatmadan, kocaman bir tebessüm ekletti yüzüme. Hange ile dost olmayı, en az Levi ile sevgili olmak kadar çok istiyordum. Bir adım atsam beni terslemezdi. Öyle biri değildi. "Birileriyle çok iyi anlaşacağız anlaşılan!"
Girişinde iki sütun bulunan gösterişli bir binanın bahçesine gelince hızlanıp, önümüze geçti Levi. Merdivenlerin yanına vardığında, birkaç basamak çıkmıştı ki durup, sağ omzu üzerinden yarım yamalak baktı bize. "Burada her zaman bir ordunun içindeyiz," dedi. Her ikimize karşı söylüyor gibi gözükse de sözlerinin beni bizzat hedef aldığını anladığımda, ilgilendiğim tek şey söyledikleri değil, altındaki anlamdı. "Hayatta kalmak istiyorsanız bunu unutmasanız iyi edersiniz."
Yutkundum... İçime akan göz yaşlarımı sineye çekmek ister, ama ardımda bırakmayı istemez gibi yutkundum.
Önüne döndüğünde, merdivenleri çıkıp, dev kapıdan geçinceye kadar izledim onu. Bakışlarım eğildi daha sonra.
O kadar iyi anlamıştım ki ifadelediği şeyi... Sevdiklerini, dostlarını, askerlerini kaybetmişti birer birer. Hayat, onun için bir savaş meydanıydı ve yaşamak için en iyisi olunmak zorundaydı.
Yaşamak ve yaşatmak için...
Bu yörüngede ilk dersi vermişti merdivenlerin ilk basamaklarında. İlişkimizin ilk adımı gibi...
Bakışlarımı yeniden kaldırdığımda, burukça gülümsedim ardından. Ve tam o an, söz verdim kendime. Yaşayacak ve yaşattıracaktım. Hem onu, hem kendimi, hem insanları hem de ruhuna gömdüğü duygularını...



