İçeriğe geç

OUR WORLD

Bölüm 2 · 4 dk okuma

OUR WORLD

Bölüm 2

-2-

Hiç beklemeden ileriye atıldım. Sadece dokunmak istiyordum ona. Bir kez olsun elini tutup, tenini hissetmek...

Kalbime seslenip, artık susmasını isterken yanına gidene kadar bayılmaktan korktum. Çünkü o kadar heyecanlıydım ki şu anda her an, yere boylu boyunca uzanabilirdim. İnternette bazen araştırdığım bazen de karşılaştığım o videolarda sürekli anlatılan o olayda şu anda ben vardım. Onu canlı kanlı görüyordum!

Delirmemiştim de. İşte karşımdaydı. Ve şaşkınlığını anlayabildiğim şekilde, ama ifadesizce, ona yaklaşmama bakıyordu.

Bana tamamen dönmüş, kollarını tamamen indirmiş bir şekilde...

Yaklaştım... Her adımda ona olan sevgim daha da büyüdü. Birkaç metre, birkaç adım derken şu anda yüzünün her zerresini hiç bilmiyormuşum da ezberleyecekmişim kadar yakınındaydım! İnce kaşları, okyanus gözlerine eğikti. Bakışları üzerine konan bir gölge vardı. Mimikleri o kadar emin yerleşmişti ki yüzüne. Küçücük bir titreşim dahi yapmıyorlardı.

Elimi kaldırıp, bir an dahi düşünmeden yanağına dokunmak istedim. Her zaman öpmek, hatta ısırmak bile istediğim o yanağına... Fakat bu heyecanın sihriyle dönen zihnimin içinde hesaba katamadığım bir şey vardı. Levi, zaten çok yakın olduklarıyla bile temas kurma olayını pek yapmazdı ki... Beni ilk defa görmüşken buna izin vermesine imkan dahi yoktu. Elim, daha tenine değmeden hemen bir adım geri çekilip, kaçındı.

"Yüzbaşı. Kendinize gelin," dedi, ifadesini takınmaya devam ettiğinde.

Sesi... Bir insanın sesi bu kadar ruh okşayabilir miydi? Kısık, ama her an cihanı yere indirebilecek gibi...

Ne kadar da güzeldi öyle...

Bakışlarımı eğip, bedenine baktım. Kıyafetleri altındaki göğüs kasları profesyonelce gözüküyor muydu, ben mi onu deşecek gibi bakıyordum?

Evet. Fazlasıyla heyecanlıydım, ama hemen zihnimi toplayıp, yazdığım bu dünyaya ayak uydurmazsam herhangi bir sorun yaşanabilir diye endişe ediyordum.

İlk kez bir shifting başarmıştım, hakkında profesyonelce bilgim veya deneyimim de yoktu, fakat ayrılmaya da hiç niyetim yoktu.

Başımı kaldırıp, yüzüne bakmaya devam ettim. Ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Bir yanım onu tanıdığım halde, kendimin tanınmadığına ve bu sebeple kavuşmamızın uzun süreceğine buruklaşırken diğer yanım, hemen karşımda olmasına ve her zaman görebileceğime deliler gibi kahkaha atmak istiyordu.

"Yüzbaşı?" diye seslendi yeniden. Geri çıktığı adımını minik bir hareketle yeniden ileriye taşıdığında, zaten hızla atan kalbimin ritimlerini ebediyete kadar durdurmak ister gibi baktı gözlerimin içine. "Dakikalar sonda ordu planlaması yapılacak ve siz, uyuşukluk yaptığınız yetmez gibi, beni de alıkoyuyorsunuz."

Bir şeyler söylemem gerekiyordu artık. Dudaklarımı sakince ısladım ilk önce. Heyecanımın etkisiyle kurak toparağa döneceklerdi neredeyse. "Ben..." diyerek konuya girdim, ama ne yapmam gerektiği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Daha sonra aniden çatıldı kaşlarım. Bana ne demişti o? "Ben yüzbaşı mıyım?" Şaşkınca söylendim kendi kendime.

Ama o, bunu ona sormuşum sandı. Zaten çatık kaşları biraz daha eğildikten sonra bu kez tamamen serbest kaldı. Gözleri, gökyüzünü dolaşıp, yeniden beni bulduğunda, yutkunarak izledim hareketlerini. Şu an kendimi onun üzerine atmamak için verdiğim çabayı bilse bırak şaşırdığım rütbeyi, binbaşı yaparlar, hatta kraliyet koltuğuna oturturlardı beni... "Siz, o yeni yüzbaşı değil misiniz?"

"Siz mi?"

"Neye şaşırdınız?"

Söylesem inanır mısın? "Benimle sizli konuşmana gerek yok. İsmim Aliza. Aliza Larsson."

Tek ayağı üzerine verdi beden ağırlığını. Kağıtları kırıştırmadan, önünde bağladı kollarını. "Ama sizin var. Benimle saygın bir çerçevede konuşun Yüzbaşı Larsson."

Ne güzel söylemişti soyadımı o... İsmimi de söylese ya... İçim akıyordu adeta. Nasıl böyle hareketler edebildiğim konusunda gram fikrim yoktu. Ama fena gitmiyordum bence. "Aynı rütbede değil miyiz?" diye sordum. Sinirleneceğini biliyordum. Ama çok güzel sinirleniyordu... Ağlayışı hariç bütün duygularına bizzat şahit olmak istiyordum.

Ama ağlamasına dayanamazdım... Böyle bir şey mümkünse Levi Ackerman hiçbir zaman üzülüp, ağlamasın.

Onun yerine ben üzülürüm de ağlarım da.

"Aynı rütbede olmamız, benimle rahat bir dille konuşacağınız anlamına gelmiyor." Bakışları dikleşti. Çenesi kasıldığında, boşta kalan parmakları, kendi kolunu sıktı. Bu kırmızı ışıktı benim için.

Daha ilk konuşmada onu çok fazla sinirlendirirsem aşık olmasını beklerken nefretiyle avucumu yalamaktan korktum.

"Özür dilerim," dedim başımı usulca eğip, kaldırdığımda. "Söylediğiniz gibi yeniyim ve üst rütbeler arasındaki kuralları pek bilmiyorum. Sadece fazla resmiyet istemeyip, samimi olabileceğimizi ifade etmek istedim."

Her ne kadar kaşları çatık kalsa da alnındaki kırışıklıklardan bazıları yavaşça yok oldu. Parmakları kolunu da bastırmıyordu artık. Yani, siniri hafiflemişti. Şu an ciddiyetinin devam ettiğini göstermek adına ifadesine devam ediyordu yani.

Dudaklarımı sıkıp, gülmemek için kendimi tuttum. Heyecanım hâlâ daha zirvelerde rekor oyunları oynarken vereceği cevabı bekledim sabırla.

"Kuralları öğrenirsiniz. Size tavsiyem hemen öğrenmeniz yönünde," diye konuştu. Kollarını çözüp, bir yere doğru ilerlemeye başladığında, "Toplantı başlayacak. Gelişinizle birlikte ordu komutanları üzerindeki sorumluluk yükü hafiflemiş olacak. Umarım beklentiyi karşılar ve hiçbir şeyi elinize, yüzünüze bulaştırmazsınız." Durdu daha sonra. Tek omzu üzerinden bana baktığında, "Bulaştırmazsınız, değil mi?" diye sordu.

Dikkatlice onu dinleyip, izlerken bana bakındığı o anda, olduğum yerde aniden hareketlendim. Şu an, onun neden insanlığın en güçlü askeri olduğunu öylesine iyi hissediyordum ki. Sadece savaş meydanında değil, insanlarla etkileşiminde bile üstünlük ondaydı. Yaydığı enerji, etkisi altına alıyordu hemen... "H-hayır, bulaştırmam," diyebildim sadece. Ama ben ne anlarım ki birlik yönetmekten?

"İyi." Önüne döndü yeniden. "Eğer öyle bir hata yaparsanız, ikinci bir şansınız olmayacak."

Bölüm sonu

35 yorum