Odamın camından, gecenin göbeğinde sönükçe parlayan tek yıldıza baktım. Elimdeki ıslak peçeteyi atarak, rulosundan yeni bir tane daha koparınca akan burnumu temizledim ilk önce.
Saat gecenin ikisine yaklaşıyordu ve ben, yine onun için ağlıyordum işte.
Hayatımın en güzel noktası, hayatta bile değildi.
Ona ulaşabilmek için tek bir yolum vardı. O da metodlar üzerinden ilerlemekten geçiyordu.
Fakat ben, bunu dahi başaramıyordum.
Sanki dünya bir cephe kurmuş, adına da "Olanaksızlık," demişti.
O mavi gözlerine canlı canlı bakıp, "Kalbime nasıl bu kadar hakimsin?" diye sorabilmek, elini tutabilmek, dudaklarını öpebilmek, en çok da... En çok da içine akıttığı o gözyaşlarından öpüp, "Benim yanımda güçlü olmak zorunda değilsin; omzum, başını yaslaman için hep burada olacak," diyebilmek istiyordum.
Odasına çekildiği o anlarda kimse bilmiyordu ne yaşadığını. Birer birer kaybettiği dostlarından sonra birilerine tutunmaktan bile çekinir olmuştu... Elimi neye atsam yıkılıyor, der gibi...
Kilitli bir sandıktı. Tebessüm dahi etmeyen çehresi, doya doya kahkaha atmak isterdi elbet. Ama tüm duyguları o yangınlar arasında kalınca, kendine yemin etmiş gibi, hiçbir söz hakkı vermiyordu onlara...
Çok nadir...
Fazlasıyla nadir...
İşte ben o duyguların canı olmak istiyordum. Yanına gidip, ona kaybettiği her şeyi verebilmek istiyordum.
Ama yapamıyordum işte. Defalarca denesem bile olmuyordu!
Yine sırılsıklam oldu peçeteler. Kenarda kıvırdığım poşet dahi dolmuştu. Biri kapıdan içeriye girse ikinci yapacağı iş hastaneyi aramak olurdu herhalde.
Bu kız delirdi doktor, önlük giydirin.
Ah... Evet delirdim. Gerçek hayatta olmadığı halde gerçek hayattakilerden daha çok sevdiğim o adam için, en sonunda delirdim!
Bu gece yeniden bir shifting denemesi yapacaktım. Artık titanlar ve savaştığı o insanlar olsun istemediğimden "Hiçbir şekilde savaş yok," yazmıştım. Ama bu gece onu sildim. Yerine, "Titanlar yok, gideceğimiz dünyadaki insan düşmanlarla savaşacağız," yazdım. Savaş dünyasından çağırdığım isimlerdi sonuçta. Belki de bu engelliyordu aurayı. Daha önce bununla ilgili bir sürü videolar izlediğimde, böyle bir sonuç görmemiştim gerçi, ama zaten hep başarısız oluyordum. Denemekten zarar gelmezdi.
Yarım saat önce, defalarca kez onu ilk gördüğüm ve ona gerçekten aşık olduğumu hissettiğim bölümleri izledim. Anılarım ve zaten hiç sönmeyecek duygularım depreşirse belki bu da etki yapardı?
Denemekten zarar gelmezdi ne de olsa.
Derin bir nefesle ayrıldım camın yanından. Telefondan açtığım frekansı kenara koyduğumda, kağıdı okuyup, yastığımın altına koydum. Düşündüm.
Yüzünü düşündüm.
Gözlerini düşündüm.
Tenini düşündüm.
Hayal ettim biraz da... Ona dokunup, dudaklarını öpebilmeyi...
Elimi tutsa hangimiz diğerini ısıtırdı acaba? Sıcak mı olurdu, soğuk mu?
Zihnimden geçen onlarca hayal, gözlerimin önünde sinema olduğunda, bir ağırlık çöktü üzerime.
Defalarca olduğu gibi minik bir ses başladı sağ kulağımda ve giderek beynime yayıldı... Zaten buraya kadar oluyordu, ama ötesi olmuyordu.
Yine başarısız olmaktan korkuyordum...
...
Gözlerimi aniden açtığımda zifiri karanlık mekan karşıladı beni yine.
Ve yine başarısız kalmıştım.
Ruhum çöktü bir kez daha.
Sırtıma batan yataktan doğrulduğumda, uzun müddet aynı konumda olduğumdan mıdır, nedir daha bir sert hissettiriyordu. Saate bakmak için dönüp, elimi attığımda, karşılaştığım boşlukla aniden yer düştü bedenimin yarısı. Yatakta kalan ayaklarımı da dikkatlice indirdiğimde, karanlıkta bir şeyler görebilecekmişim gibi kocaman açtığım gözlerimle etrafa bakındım.
Telefonum yoktu.
Hatta, yanı başımdaki çekmece bile yoktu...
"Yoksa..." Öylesine hızlandı ki kalbim, devam ettiremedim sözlerimi. Hiçbir şey görmesem bile hızla ayağa kalkıp, sadece birkaç metre öteden sızan ince ışığı kestirdim gözüme.
Kalbimin hızı, bir öncekisiyle rakip gibi her saniye gittikçe hızlanıyordu. Yutkunamıyordum da. Sadece, bir "Evet," cevabı bekliyordum.
Işığa yaklaşana kadar birkaç şey çarptı bacaklarıma. Bir ara metalik bir ses duyuldu hatta. Odamda öyle bir şey olmadığına yemin edebilirdim.
Minik ışığın tam yanına geldiğimde, elimi uzattım ileriye. Ne olduğunu bilmesem de kapı diye düşündüğüm yerin, avucumu dolduran kulpunu ele aldığımda, hızla açtım.
Olduğum mekana tezat kaçan parlak bir ışık ve temiz bir hava, aniden bedenime çarptı. Başımın döndüğünü hissettim.
Burası evim değildi. Hatta bulunduğum şehir bile değildi!
Gökyüzünün parlak ışığı, tenime çarpıyordu.
Ben...
Bu kez başarmıştım! Gerçekten başarmıştım!
Kağıda yazdığım o dünya, şu anda ayak bastığım yerdi işte!
Gözlerimi heyecanla dolaştırdım çevrede. Yabancı insanlar olsa dahi kıyafetleri, o tanıdığım ordununkilerle aynıydı!
Sonra aniden durdum. Her şey suspus oldu.
Etrafta fır dönen bakışlarım, iki çift gözle karşılaştığında, nefesimi dahi esir aldı.
Bu gerçekten oydu... Gerçekten oydu!
Mavi gözleri bizzat bana bakıyordu!
Elindeki birkaç kağıdı indirdiğinde, sağ omzu üzerinden bana bakmaya devam etti. Yüzünde, her zamanki o ifade vardı ve ben her zaman gördüğüm bakışları bu kez canlı canlı seyrediyordum.
Kalbim, her zamankinden daha fazla benden çok onun için atarken bulunduğum dünyanın bana, "Evet, bu kez başardın Aliza," dediğini duyuyor gibiydim.
Ayaklarım birkaç adım ilerletti beni. Gözlerim bu defa sevinçten yaşardı. Ve dudaklarım, ona baka baka onu çağırdı.
"Kaptan..."










