İçeriğe geç

OUR WORLD

Bölüm 18 · 6 dk okuma

OUR WORLD

Bölüm 18

-18-

Her şey... Ama her şey sessizdi tam da şu an.

Kapalı gözlerimi açmaya hatta olduğum yerden azıcık dahi olsa kıpırdamaya korkuyordum. Ruhumun acıdığını hissediyordum. Öylesine kırık hissediyordum ki... Ne zaman ağlasam sırtımı okşamasını istediğim ellerin sahibi tarafından önce derin bir ruh yarası almışken sonra kucağı arasında o an ne olduğunu bile anlayamadan bilincimi kaybetmiştim en son.

Gecenin göbeğinde bile, yıldızlara, "En güzel ben parlarım," diyen gözleri, bana endişeyle bakarken...

Şu an nerede olduğumu öğrenmeye korkuyordum. Sadece yalnızlık konuşuyordu. Derin bir uğultu ve arada sırada sesini duyuran cırcır böceği. Yüz üstü yatıyordum yatmasına. Ama yatağımda da genelde bu konumda uyanırdım ben. Gece hangi şekil yatarsam yatayım, uyandığımda yastığıma sarılı bir şekilde açardım gözlerimi.

Ama şu anda yastığıma sarılmıyordum. Biraz daha mı bilinmezlik içinde beklemeliydim yoksa hemen bir cevap mı almalıydım?

Hafifçe çattım kaşlarımı. Boğazım öylesine kurumuştu ki, ağzımda topladığım azıcık tükürcükle zar zor ıslatmıştım. Gözlerimi açmadan evvel etrafımın kokusunu almak isteyerek derin bir nefesi içime çekerken, lavanta kokusu almaktan korkuyordum. Eğer duyarsam göz yaşlarımla yıkanabileceğim kadar gitmek için uğraşıp durduğum yerden, ona kavuşmadan ayrılmışım demekti.

Ama o an bir şey oldu.

Ne lavanta kokusu duydum ne de başka bir şey...

Kürek kemiğimden omzuma kadar tırmanan bir sızı, almak istediğim o nefesi yarıda kesti. Gözlerimi o an aniden açtığımda, karanlık ortama ışığını titrekçe bırakan bir meşale ateşi yerleşti manzarama.

Ben hâlâ onunlaydım...

O hâlâ benimleydi.

Evren hâlâ daha bizim için dokuyordu zamanı..

Nefes aldığı boyuttaydım...

Genzim öylesine yandı ki, sırtımdaki acı bir hiç oldu adeta. Deli gibi ağlamak istiyordum. Küçük çocuklar gibi sesimi kim duyarsa duysun umursamadan, yüksek sesle ağlamak istiyordum...

Belki arzum kadar yapamadım, fakat yanağımı süpüren birkaç damla ayrıldı gözlerimden.

Ah kalbim...

Hâlâ bizim dünyamızdaydım işte. Hâlâ onunlaydım işte. Gözlerine bizzat bakmaya devam edecektim işte!

Ama neden acıyordu?

Neden paramparça hissetmeye devam ediyordu?

Beni tek korkutan ve yaralayan onsuzluk değil miydi? Neden gülmüyordum?

Kapı küçük bir tıkırtıyla aralandı aniden. Meşaledeki bakışlarım bir an için ne yapacağını şaşırsa da en sonunda yine aynı yerde konaklamaya devam ettiler. "Uyanmışsın," diye konuştu tanıdığım ses. Zemini ezerken gıcırdayan botlarıyla bana daha fazla yaklaştığını hissedebiliyordum. "Nasılsın? Çok ağrın var mı?" Ne demekiydim ki buna? Bacağımdaki zaten sadece acıydı. Sırtımdaki, kıpırdamadığım sürece nefesimi yormaktan başka bir şey yapmıyordu. Bu alemden beni çıkarabilecek kadar büyük yara almamıştım. "Aliza?"

"İyiyim," diye konuştum. "Yorgunum. Uyumak istiyorum." Yalan attım ona. Daha az evvel uyanmıştım zaten. Hâlâ daha onlarla olduğumun bilincinde olarak, en azından sabaha kadar yalnız kalmayı arzulamaktan kendimi alıkoyamıyordum.

Üzerime atılan iftiradan kurtulmaya çalışırken masumluğumu kanıtlayacak oku almak üzereyken arkamdan uğradığım saldırıyla bu hale düşmüştüm. Belki de bu üzüyordu beni.

"Pekala," dedi Hange. Önüme gelip, çekmecenin üzerine birkaç şey bıraktığı sırada, "Bir şeye ihtiyacın olursa ben hemen yan taraftayım. Adımı çağır hatta duvara vur. Hemen gelirim," diye konuştuğunda, onun olduğu tarafa çevrilse de gözlerim, yüzüne bakamdan başımı hafifçe sallayarak onayladım onu.

"Teşekkür ederim."

"İyice dinlen. İyi geceler."

Adım sesleri benden uzaklaştığında kapı tıkırtısı son nokta oldu. Gözlerimi kapatıp, yaşanan tüm şeyleri yeniden, daha detaylı bir şekilde düşünmek istemiştim ki, son duyduğum ses tekrar etti ve daha tok bir adım sesi doldu içeriye. Gözlerimi aralamadım. Kim olduğunu belli ederse şayet böyle de öğrenebilirdim. Sadece şu an için herhangi birisiyle konuşmayı erteliyordum.

Beklediğimin aksine, gelen kişi uyuduğumu görmüş olsa bile odadan çıkmadı. Duruşumu bozmadan tüm dikkatimi verdiğim sırada, tahta sandalyenin çekiştirilerek yanıma kadar getirildiğini hissettim. Sonra birbirine sürtünen kıyafet seslerine derin bir nefes eşlik etti. Yanıma daha çok yaklaşmasıyla burnuma dolan, yoğun, ama kesinlikle rahatsız etmeyen koku oksijenimin elinden tuttuğunda, hızlanan kalbimin nedeni komuştu. "Yaptığın çok fazla tehlikeliydi."

Tüm bedenime mükemmel bir adrenalin yayıldı aniden. Hislerim hâlâ daha aynı olsa da kalbimin heyecanı onlarla başabaş gidiyordu... Uyanık olduğumu anlamasa ne konuşur ne de yanıma kadar gelirdi. Susmak ve uyuyormuş gibi durmak, şu an aptal durumuna düşmek demekti. "Kendi tercihimle kendimi tehlikeye attım."

"Oradaki herkesi ardından sürükledin."

Usulca güldü dudaklarım. Ama bu hoşuma gittiğini belli eden ifadeden uzaktı. Gözlerimi sakince araladığımda, yüzüme çarpan ışığı neredeyse keser şekilde tam karşımda oturduğunu görünce anlık olarak tekledi tüm benliğim. "Bu da onların tercihi," diyerek yanıtladım onu. Önünde bağladığı kollarını hafifçe sıkılaştırdığında, "Hainlikle yargılanmaya devam edip etmemek için ormana fırlayan bir komutanı, tamamen ölüme de terk edebilir...diniz." Gözlerimi yeniden ışığa götürdüğümde, ima ettiğim şeyi anladığını çok iyi biliyordum. Levi, fazlasıyla zekiydi.

"Yargı daha bitmedi."

"Biliyorum."

"Erwin, sen iyileştiğinde devam edileceğini söyledi."

"Güzel."

Bir süre sessizlik oldu daha sonra. Bakışları hâlâ daha üzerindeydi ve bir şeye emim olmak istiyor gibiydi. Bizzat ona bakmasam dahi o kadar iyi anlıyordum ki nasıl davrandığını...

"Orada söylediğin şeyde ne demek istedin?"

"Ne?" Ona baktım hemen. Çabalarımın en iyisiyle o anı hatırlamaya çalışırken, ister istemez çatıldı kaşlarım. Neyden bahsettiğini ilk başta anlayamasam da uyanmam için beni sarstı o andan hemen önce söylediğim sözler çanladı kulaklarımda. Ama bunu yapamazdım. Evreni bozamazdım... Daha çok, ama çok az şey rayındayken treni süremezdim... "Bayılmak üzereyken size ne söylemiş olabilirim ki?"

Tek kaşını hafifçe kaldırıp, odaklandı gözlerime. Almak istediğim nefes beni tokatlayıp, kalbime doluştuğunda, her şeyi ona dökülmemek için zor tuttum kendimi. Gerçekten bunu sormak için yanıma mı gelmişti?

Umursamamazlık yapmamıştı...

Dikkate almış ve tam anlamını öğrenebilmek için buradaydı...

"Hatırlamıyor musun?" Öne eğildi hafifçe. "Emin misin?"

Uyuşan kolum kaldırıp, yüzümün yanına koyduğumda, ona güç vererek bedenimi yataktan ayırmak istediğim an, acımıyor diye düşünüp durduğum sırtıma yoğun bir yangın doldu aniden. Yüzümde kontrol edemediğim mimiklerime rağmen sesimi bastırabilmiştim. Yatakta oturur pozisyona gelene kadar sadece beni izlemekle kaldı. Başka bir şey de bekleşmiyordum zaten. Bacağımdaki sargıya parmaklarımı dokundurdum. Beyaz yüzeyinde biraz kırmızılık vardı. Neyle yaralandıysam, önden çıkmış olmalıydı. Ve derinden bir ağrı hissetmetiyor oluşumu, kemiğimin sağlam kaldığına yordum.

"Biraz önce uyandım yüzbaşım. Bu durumda bile benim için en önemli olan, ordumun beni nasıl yargılayacağı. Siz oradaydınız. Önüme attığınız okun, Onbaşı Roger tarafından ayrlanmış bir plan olduğunu, kendi okumun ağaca sapasağlam çakılı olduğunu görerek anlamış olmanız lazım, değil mi?" Hiçbir şey söylemeden baktı yüzüme. İfadesi sert değildi ama. Normal veya umursamaz da değildi... Belki bir başkası yüzlerce şey söylerdi bu bakışında, ama ben onlar gibi değildim. Bu adam çocukluğundan bu yana kendini nasıl eğitirse eğitsin, saklarsa saklasın, ben onun her duygusuna her şeyle şahittim. "Oku aldınız, değil mi?"

"Evet."

Gülümsedim. "Çok güzel." Bacağımı dikkatli bir şekilde yatağa kaldırdıktan sonra tüm acımın hıncını kök dişlerimden çıkarırcasına çenemi sıksam bile, yüzümdeki hafif tebessümlü ifadeyi bozmadan usulca yerleştim yatağa. "Öyleyse yarın görüşmek üzere." Yeniden baktım ona. Yandaki battaniyeyi üzerime yarım yamalak kapattım. "Uyumak istiyorum. Sandalye ve tüm rahatsız şeylerin tepesinde, toplam 2-3 saatlik uyku bir insan için fazlasıyla az ve bedensel fonksiyonları için zararlı iz de bunun için daha fazla uyumalısınız."

"Sen nered-" Sözlerini tamamlamadan durdu aniden. Çatık kaşlarıyla yüzüme baktıktan hemen sonra çevirdi başını. "Yarın görüşürüz yüzbaşı." Girişine nazaran az daha hızlı adımlarla dışarıya çıktıktan hemen sonra kapı küçük bir gıcırtı çıkardığında, yatağın için birazcık daha girdim.

Son tepkisi, sanki biraz farklıydı... Neydi ki sebebi?

Yarın görüşürüz yüzbaşı... Ne güzel söylemişti öyle. Kızmaya bile kıymak istemiyordum... Böye yapmaya devam ederse işim zorlaşacak mıydı kolaylaşacak mı?

Uyku için kapattığım gözlerim, bu kez kendi söylediğim sözlerin zihnimde yankıyla aniden açıldığında, neredeyse yeniden kalkıyordum yataktan. "Ah Aliza, sen ne söyledin öyle?" Sanki o an iki kişiliğe bölündüm. Beynimin yönettiği, kalbimin yönettiğini azarlamaya hazırlanırken her ikisinin de ağzına bant çeken farklı bir durum kondu zihnime.

Levi'nin gözüyle daha hiçbir yaşantısını bilmediğim halde, gün içinde toplam kaç saat ve nerede uyuduğunu bizzat söylemiştim.

Ama o an bunun farkında bile değildim...

Daha sonra hatırladım.

Ya da hatırlatıldım...

Sessizliğiyle bir dönem beni yalnız bırakan evren, sanki özür dilemek ister gibi beni kendisi yönetiyordu. Belki de yakınıp durduğum o kavuşmayı hazırlıyordu... Belki de kimliğimi ortaya çıkarma peşindeydi...

Ya da yaralandığım an kendi rızamla bir sırrı ortaya dökmemin cezası olarak bu kez kendisi mi yönetmişti?

Dağıtmak istiyorsan böyle dağıt. Ve sonra ortalığı toparla, der gibi...

Durum her ne ise şu anda düşündüğüm tek şey, kaptanın bu durumun ardını kesinlikle bırakmayacağıydı...

Bölüm sonu

10 yorum