Karanlık bulutlar, beyazlarıyla yer değiştiğinde Fiberis'i ekip hazırlığından doğan sesler sardı. Kuşanılan kılıçlar, giyilen ekipmanlar, sıkılaştırılan kemerler.
Sanki kontrole değil de savaşa gidiyorduk.
Evet, olası durumla karşı karşıya kaldığımızda güçsüz yakalanmamak adına bir ekip çıkarıyorduk fakat, oku o kadar öteye atmam imkansızdı. Dağlılar'ın sınırından öteye asla geçilmeyecekti ve Liber'de sadece on dakika mühletimiz vardı. On dakika içinde neler olabilirdi ki?
Oklarımın ucunu kontrol ederek omzuma asacağım çantasına yerleştirdim her birini. Sonuç itibari ile hâlâ hainliği üzerine giydirilmemiş şüpheliydim sadece. Bu sebeple, Galia benim de hazırlanmamı ek olarak rica etmişti.
Eldivenlerimi parmaklarımın arasına iyice oturtturduğumda yayı da çantanın yanına, omzuma asıp, tam dönmüştüm ki, benden epey uzun boyuyla Hange geçti karşıma. "Hazır mısın?"
"Hııı..." mırıltıyla cevap verdim. Konuşmak istemeyecek kadar kırgın hissediyordum. Belki de hissetmemeliydim, ama kendimi kontrol edemiyordum bir türlü. Tam yanından geçecektim ki yeniden önümü kesti.
"Kızgın mısın?"
Başımı kaldırmadan evvel, durgun bakışlar atan gözlerimi kapatıp, birkaç saniye bekledikten sonra, "Kime?" diyerek baktım yüzüne.
Tek kaşını refleksle kaldırıp indirdiğinde, gözlüğüyle oynayıp, yeniden baktı yüzüme. "Bana?"
Dudaklarıma yerleşen garip bir tebessümle bir adım geri çekildim. Rahat tavırlarla omuz silkip, onun gibi kaldırdım kaşlarımı. "Neden kızgın olayım ki? Kızıp, kızmadığımı umursayacak kadar güvenilir birisi miyim?" Sorumdan hemen sonra, değinmece yaptığımı anlamasına rağmen sessiz kalışını izledi gözlerim. Gerçekten kızgın değil, kırgındım.
Ve susmaya devam ettikleri sürece bu hislerim acı verici şekilde artıyordu.
Şüphelendikleri için değil, beni hiçbir şekilde dinlemedikleri için kızgındım. Günler boyunca yalnız kaldığım ve sadece haber beklediğim içindi bu tavrım. Erwin, toplantıda kimsenin değinmediği o noktaya değinmeseydi, hâlâ daha beni dinlemiyor mu olacaklardı?
Onlar böyle birisi değildi ki! Neden böyle yapıyorlardı?
Sessizliği süregelirken "Çıkıyoruz," diye ses yükseldi az öteden. Askerler, komutanların ardında yer almaya başladığında, Hange'yi ardımda bırakarak ilerledim peşlerinden. Saçma triplere girip, arkada yürümeyecektim. Gururumu ve onurumu temsil ederek önden, diğer konutanların yanından yürüyecektim.
Hatta onların da önünden.
Aranılan şey benim okumdu ne de olsa.
Meşaleler yakılıp, cam kapaklı mekanizmaya yerleştiğinde düzenli bir dağıtımla önümüzü görür şekilde ilerlemeye devam ettik.
Kendi birliğimden kimse yoktu. Bu bilerek ayarlanmıştı. Rütbesiz askerler arasında gözüme ilişen tek kişi ise Armin'di. O da benim hain olduğuma inanmıyordur, değil mi?
Zeki birisiydi. Bu kadar basit bir iftiraya çabucak kanacağına inanmıyordum...
Teğmen Galia, Erwin'i temsilen katılmıştı bu göreve. Öne geldiğimde, hemen yanıma geçmesinin sebebi, benden şüphe duyması değildi; garip bir şekilde, bana güven hissettiriyordu. Her birimizden daha düşük rütbede olmasına rağmen, saygın bir kişiliği vardı. Erwin'in yardımcısı olarak görev alışını, bu evren ayarlamıştı belli ki. Ama bu duruma minnettarlık hissediyordum.
Levi, sol çaprazımda, arkadaydı. Buna rağmen arada sırada bana baktığını hissediyor oluşum normal miydi? Ona kırgın olsam bile heyecanlanmadan edemiyordum. Ama yine de şu an onu görmek de istemiyordum. Bu sabah, o toplantıda hâlâ daha yargılayıcı konuşması ve bakmasını unutamıyordum.
Zihnimin bir köşesindeki çocuk, böyle hissediyor oluşuma kızıp duruyordu. Bilmediğim şeyler varmış gibiydi.
Ama o sustuğunda, bir şeyler varsa neden bana da anlatmıyor diye konuşan diğer çocuk, yüzümü düşürüyordu.
"Yüzbaşı Ackerman," dedi Galia bir anda. Adımları durduğunda, ekip de durdu "Askerlerinizi hangi bölgede dinlendirdiniz?"
Sessizliğin arasında gece kuşlarına eşlik eden ayak sesleri yanımıza kadar geldi. Beline bağladığı mekanizmadaki kılıcına yasladığı eli, eğik bakışlarımın manzarası olduğunda öyle heyecanlandım ki, yüzüne bakmamak ve gecede daha güzel parlayan gözlerinde kaybolmamak için zor durdum.
"Doğu ekseninde, yaklaşık elli metre ötedeki alandaydık." Kısık ses tonu, öylesine normal duygularla duyulmuştu ki... Hiçbir sorun yokmuş gibi. Her şey çok güzelmiş gibi...
İçinde bulunduğumuz bu duruma öfkelenip ağlamamak için zor duruyordum adeta.
Ben ona ne zaman sarılacaktım? Ne zaman öpecektim?
Beni ne zaman sevecekti?
"Güzel," diye cevaben konutşu Galia. "Öyleyse ok menzili tam da bulunduğumuz mevkide kalıyor." Arkasını dönüp, parmaklarıyla orduyu yönetirken her ikili grup için bir bölgeyi gösterdi. Her türlü tehlikeye karşı birbirimizi görecek şekilde olmamıza rağmen, her alanı rahatça tarayacağımız görüş uzaklığını kurmaya yönelik bir dağılım elde ettik.
Levi, başka bir komutanla birlikte ayrıldığında, henüz adımın geçmemesiyle Galia ile beraber kalacağımı anlayarak yeniden önüme dönüp, ilerlemeye başladım.
Zaman geçtikçe geçti.
Teğmen, kılıcını kınından çıkarmadan öylece yürümeye devam ettiğinde, öylesine sessiz adımlar atıyordu ki, birkaç kez dönüp bakmasam tamamen yalnız kaldığımı sanacaktım.
Ağaç gövdelerinde gezinen bakışlarım, dağılmadan evvel elime verilen ateşle daha da aydınlanıyordu. O oku bulmak zorundaydım. Ama açık bir ifadeyle de içimde güven hissi yoktu. Ya okumu kimliğini bilmediğim herhangi başka bir ajan kişi bulur ve saklarsa?
Ya görür ve rotayı başka yere sürerlerse? Ya da hiç görmemiş gibi yaparlarsa?
Düşünceler beynimi esir almaya devam ettiğinde, sesli bir nefesle durdurdum adımlarımı. Bakışlarım bu bıkkın tavrımla beraber etrafta dolaştığında, görmek istediğim ama bakamadığım o gözler, ışıklarına hasret olacağım kadar uzaktan dikildi bana. "Bu böyle olmayacak..." diye mırıldandığımda, Galia'ya döndüm usulca.
"Ne oldu?"
Cevap vermeden evvel, elimdeki ateşi indirip, gökyüzüne baktım. Karanlığa rağmen ağaca ya da herhangi bir yere saplanan bir oku görebilecek kadar yeterli aydınlığı hissettiğim ilk an, "Tutabilir misin?" diyerek döndüm ona.
Amacımı anlamayarak dediğimi yaptığı ilk an, bir an bile beklemeden atıldım ileriye. Hızla koştum. Islık çalarak ilerleyen bir okun varış değil, çıkış menzilinde ağır adımlarla ilerlemeyi reddetiyordum açık açık. Birkaç dakika kalmıştı ve bulamazsak aleyhime olacaktı her şey.
"Yüzbaşı Aliza, durun!" Teğmen, endişeli ve uyarıcı bir tonda bağırdığında, onu duyan tüm askerlerin bana bakacak olduğunu düşündüm. Belki hain olduğumu kabul ederek kaçma girişimi yaptığımı düşünen bile olacaktı. Ama umrumda değil.
Zeki adımlar atmak zorundaydım.
"Yüzbaşı, durun!" diye bağırdı başka bir ses. Dinlemedim yine. Koştum. Görüş yörüngeme giren her ağaca, yaydan çıkan okun saplantı yapabileceği mesafeleri arayarak devam ettim yoluma.
"Yüzbaşı!" Yine, aramaya devam etmek yerine beni çağırdı ses. O an durup, arkama baktığımda, birçok kişinin ardımdan koştuğunu farkettim.
Gerçekte hain gibi kaçtığımı mu düşünüyorlardı?
"Oku arayın!" Cevaben bağırdım her birine. Öfkelendim de. Yeniden önüme dönüp, ilerlemeye devam ettiğimde, geniş bir ağacın gövdesinde dikilen bir karartı farkettim aniden. Hızla koştum oraya. Yaşlı ağacın gövdesi ıslaktı. Demir ucun girdiği yer, alçalış mesafesine dayalı olarak aşağıdaydı. Hiç vakit kaybetmeden çıkardığımda, hevesle parlayan gözlerim, ucun şekliyle söndü yine. "Sasha'nın oku..." Birkaç saniye beklemiştim ki, içime doğan bir hisle sönen heyecanım yine alevlendi aniden. Aynı yörüngeye atmıştık her ikimizde. Benimkisi de fazla uzakta olamazdı.
Oku, omzumdaki çantanın içine koyduktan hemen sonra zamanı daha fazla öldürmeden koşmaya devam ettim. Tehlikeli bölgede olduğumu bilincinde de olsam hiçbir şey, sevdiğim kişilerin gözünde suçlu ve hain olmaktan kötü olamazdı. Adım, bana yetişmeye çalışırken tedbiri elden bırakmayan askerler tarafından söylenilmeye devam ediyordu.
Tehlikeliydi... Zaten ellerindekiler fazla dikkat çekecek olurken bir de bağırmaları tamamen tehlikeliydi...
İlerlemeye devam ettiğimde, kalın bir başka ağacı geçtiğim an, anlamadığım bir şekilde aniden kesildi sesler. Dönüp, sebebine bakmak istesem de bunu yapamazdım. Buradan bir kere dönmeye hakkım vardı. Onda da kendi attığım ok elimde olmak zorundaydı.
Bakışlarım her yerde dolaşırken karanlığa güneş gibi doğan görüntüyle olduğum yerde donakaldım. "Oradasın..." diye mırıldandı dudaklarım. "Biliyordum, biliyordum..."
Gözlerime dolan yaşları o anlık sineye çektiğimde, çehreme eklenen kocaman bir tebessümle ilerliyordum ki, baldırımda aniden hissettiğim yakıcı bir sızıyla, dizim toprağı ezdi. Acı ilk anın şokuyla kendini unuttursa da hareket etmeye kalkıştığım an, ikinci bir yangın, sırtıma yayıldığında, almak istediğim nefes, bedenimde olanlara da el koyarak çıktı dudaklarımın arasından. Ne oluyordu? Neden böyle acı hissediyordum?
Tüm gücüm, ekilen sıcaklıklardan akıp gider gibi benden ayrıldığında, çiğ toprağa doğru düştü bedenim. Bakışlarım allak bullak bir şekilde sadece on metre uzağımdaki ağacın gövdesine çakılı oka yöneldiğinde elimi uzattım ileriye.
"Aliza!"
Ses, geceyi yarıp kulaklarıma kadar ulaştığında, o an her şeyi unutarak gülümsedim buna. "Levi..." beni duymayacağını bilerek mırıldandım. Endişeli çıkan o tınısı, gerçekten benim için miydi?
"Sakın gözlerini kapatma!" Sesi artık iyice yakınımdan gelirken göremediğim yerde garip bir başka ses yükseldi. Kınından çekilen kılıç seslerinden hemen sonra adım seslerine döndü söz hakkı. "Sakın gözlerini kapatma!"
Gülümseyerek, oka bakmaya devam ettim. Ne olup bittiğini anlayamıyordum. Yaralandım. Hem de sadece birkaç saniye içinde. Ama hiçbir şeyi kavrayamıyordum. "Orada." Oku gösterdi ellerim. "Orada..."
"Yüzbaşı!" Duyulan başka bir sesle, artık indirdim elimi. Kime aitti o ses?
Omzuma yerleşen ellerle yanağım topraktan ayrıldığında, sırtım yukarıda olacak şekilde çevrildi bedenim. Bakış açım kayıp dururken mavi gözlerle duruldum bir anda. Biraz önce bana gözlerini kapatma diyen Levi, şimdi tam yanımdaydı. "Orada," dedim bir kez daha. Ama elimi kaldıramadım.
Bedenimde hissettiğim o yangınlar şimdi öylesine soğuktu ki, böylesine bir hissi dünyada hiçbir zaman hissetmediğime yemin edebilirdim.
"Gördüm," diye konuştuğunda, oraya doğru baktı.
Ne kadar güzeldi her ayrıntısı öyle. Adem elması... Çene hattı...
Kokusu...
Durdurmak istemediğim bir tebessüm çizildi yüzüme. Daha önce defalarca kez uyuyup uyandığımda shiftingten ayrılmamıştım. Ama şu an yaralanma sonucu büyük ihtimalle bayılacaktım. Bilincimi kontrol edemiyordum bir türlü.
Uyandığımda ya burada olamazsam? Ya yine kendi odamda uyanırsam?
"Aptal..." diye mırıldandım daha fazla dayanamayarak. Bakışları bana eğildiğinde kimseye belli etmediğini sandığı o duru ifadesinin altında şaşkınlığını yakaladım. Dudaklarımdaki ifade tebessüme döndüğünde, artık geri adım atmayı reddederek elimi kaldırmaya çalıştım güzel çehresine doğru. "Ben, senin için başka bir alemden gelmişken sen nasıl olur da hain olduğumu düşünebilirsin?"

