İçeriğe geç

OUR WORLD

Bölüm 16 · 7 dk okuma

OUR WORLD

Bölüm 16

-16-

Dünyadayken özgür ama hapis bir hayat yaşadığımı sanırdım. Ama şu an anladım ki, orada hissettiklerim tamamen bir sanrıymış. Burada, insanların gözlerinin içinde hapsolmak ve suçsuzluğunu kimseye ispat edemeden sadece beklemek en berbatıymış...

Evren benden ne istiyordu? Denediğim sayısızca shiftingten sonra nihayet başarmış, üstelik mükemmel bir derecede yerleşmiştim buraya. Ama şimdi neden böyle oluyordu ki? Başardığımı sandıkça düştüm. Sevileceğimi sandıkça nefret edildim.

Neden?

Açıklama bulamıyordum. Evrene bir şekilde iletişim yönlendirmek istiyordum ama cevapsız bırakıyordu beni. Script kağıdımda bir eksiklik mi vardı? Varsa bu neydi? Neden hâlâ hatırlamıyordum neleri maddelediğimi?

Meydandan birazcık uzak bir noktada, herhangi bir binaya yaslanmış şekilde yerde oturuyordum şu anda. Elimdeki ince sopayla yerdeki taşlarla saçma sapan şekilde oynuyordum. Onlar birbirine çarptıkça zihnimde açtığım yarı masasında, karar tokmağı indi yere. Sonra yine ayrıldıklarında yeni bir dava başladı ve yine kapandı. Dudaklarımın aksine zihnim susmuyordu. On metre ötemden geçip giden askerlerin ve ticaret için dolaşan insanların hakkımdaki fısıltısı bile, kendi zihnim kadar yormuyordu beni.

Bugün dördüncü gündü. Dört gündür birliğimin başında değildim. Askerlerimin hepsi, bir önceki komutanlarının emrine girmişti yeniden. Sasha birkaç kez gelip nasıl olduğuma kontrol etmek istemişti. Sanırım o, bu iftiraya inanmayan kişilerdendi. Belki de tek kişiydi?

Hange de inanıyor muydu hain olduğum yalanına?

Ya Levi?

Uğruna evren boyutuna girdiğim adam, ona ihanet ettiğimi mi düşünüyordu?

Aptallar... Gerizekalılar... Gerçekten bunları yüzlerine bağıra bağıra söylemek istiyordum şu anda. Ben senin için buradayken sen sana zarar vermek istediğimi mi düşünüyorsun aptal herif!

Çenemi sıkıp, başımı hafifçe sallarken eğdim kafamı. Düşünceler arasında durdurduğum sopayla yerdeki taşları yeniden oynatmaya başlamıştım ki, yaklaşan adım seslerinden sonra bir gölge düştü üzerime. Kaldırmadım başımı. Kaldırmak da istemiyordum.

"Komutanım," dedi gölgenin sahibi. Bu Eren'di.

"Ben, senin komutanın değilim."

Bir süre sustu. Gölgesi hafifçe kıpırdadı. "Konutanım," dedi yeniden. "Gerçek bir delil getirilene ve iftirası yapılan söz kesinliğe kavuşana kadar siz komutanımsınız." Kontrol altında tuttuğu ses tonu, başından sonuna kadar aynı duygudaydı. Ve ben şu an gerçekten neyi hissettiğini anlamakta zorluk çekiyordum. O da bana inanıyor muydu, yoksa komutanların sınavlarından birisi miydi?

"Ya doğruysa?"

"Doğru olsaydı çoktan kaçmaz mıydınız?" Durdum birden. Nereye kaçabilirdim ki? "Oldukça güçlü ve söz sahibi olduğunuz bir yerden gelmediniz mi? Oraya yeniden sığınabilir ve buraya savaş açabilirdiniz. Ama yapmıyorsunuz."

"Aptal olma Eren..." Gülümsedim hafifçe. "Varsayımlar da yanıltma üzerine kurulu olabilir. Sadece bunlara inanıp, bir kişiye böyle basitçe güvenemezsin."

"Ama tam da şu anda suçsuz olduğunuza imza attınız."

Hareketlerimi kesip, sakince kaldırdım başımı. Bana gerçekten de güveniyordu... Beni gerçekten de komutanı olarak görüyordu... Kalkıp, ona sarılsam bu çok mu saçma olurdu? Bunu yapmayı o kadar çok istiyordum ki... Renkli gözlerine her baktığımda, izlediğim her sahne zihnime doluyor ve deli gibi ağlama hissiyatımı çoğaltırken tam da şu anda böylesine yaralı bir kalpte sağlam bir rolde yer aldığımın farkına varmışken ona sarılamamak... Çok zordu.

"Teşekkür ederim," diyebildim, söylemek ve yapmak istediğim her şeyin yerine. "İyi ki varsın Eren."

Gözleri büyüdü hafifçe. Düz hizadaki dudaklarına konan bir ifade, masum bir tebessümü tam çiziyordu ki, "Yüzbaşı Aliza!" diye bir nida yükseldi birkaç metre öteden. Eren, saygın bir izinle yanımdan hemencecik ayrılıp uzaklaştığında, beni çağıran kişi hemen karşıma kadar geldi. "Komutanlar sizi Fiberis toplantı salonunda bekliyor."

Bahsettiği yere baktım hemen. Ana askeriye binasının giriş katındaydı... Büyük ihtimalle hakkımdaki kararı dile getireceklerdi. Gerilmiş ve korkmuştum. Boktan sebeple beni bitirmezlerdi, değil mi? Böyle adaletsiz davranmazlardı, değil mi?

Derin bir nefes alarak yürümeye başladım. Görevli asker hemen yanıma geldiğinde sanki bir mahkum götürüyorcasına elindekine sarıldı...

Hakkımda atıp tutan ve bu iftiraya inananlar masum olduğumu öğrendiğinde utanır mıydı?

Levi pişman olur muydu?

Beni sevmesi için kapanan tüm yollar açılır mıydı?

Binanın tam karşısına geçtiğimde, Sasha, Connie ve Mikasa çekti dikkatimi. Üçü de endişeli gözlerle bakıyordu bana. Ama bu, o an için o kadar güzel hissettirmişti ki... Benim için böyle hissediyor olmaları gururumu okşamıştı.

İçeriye girdiğimde, bir yanım heyecandan yerinde duramayacak gibi olurken diğer yanım kırık ve öfkeliydi. Dik bir duruş için, öfkeli yanıma sarılmam gerektiğini biliyordum.

Öyle de yaptım.

Kapıyı açıp, içeriye ilk girdiğimde tanımadığım birkaç yüzden sonra önce Erwin'le buluştu bakışlarım, sonra da Levi ile...

Yine durgundu. Yine öfkeli gibi bakıyordu.

Onu hiç tanımıyor olsam bıçağı alıp beni burada doğramak istiyor derdim. Ama hayır. O bu maske altında gölgeye çekiyordu her türlü duygusunu. Bu yüzden kendimi hemen bırakmam aptallık olurdu.

"Oturun lütfen, Yüzbaşı Aliza."

Oturdum. Hemen karşımda düz sırada oturmuşlardı onlar da.

"Hemen başlayalım. Lafı dolandırmaya gerek yok." Kısa saçlı birisi, öne doğru eğilip, gözlerini kıstı. "Onbaşı Roger'ın sizin yüzünüzden dayak yediği gün, onları neden takip ettiniz?"

Cevap vermeden önce Levi'ye baktım. Kağıt hakkında kimseye bir şey söylememem gerektiğini söylemişti. Aslında bu, bir fırsattı benim için... Öyle cevaplar vermeliydim ki, hem masum olduğum anlaşılmalıydı hem de Levi, ona kağıt hakkında bir mesaj verdiğimi anlamalıydı.

"Sadece o gün değil," dedim ilk olarak. Bakışlarımı bana soruyu ileten kişiye çevirdiğimde, "Onbaşı Roger ve askerlerinizden Bertholdt'u çok önceden takip etmeye başladım. Teğmen Galia."

Teğmen Galia mı? Ben bu adamı hayatımda ilk defa gördüm.

"Peki neden?" diye sordu söylediğim isme yönelik yanlış olduğunu dile getirmeden. Yani ismi Galia mıydı?

Evren... Yeniden benimle misin?

"Hareketleri oldukça şüpheli. Bertholdt başında bir pelerin ile durmadan Magna'nın yanlarında dolaşıyor. Ve onu oradan alan tek isim de Onbaşı Roger. Bu size de çok sinir bozucu gelmiyor mu?"

Önündeki kağıda bir şeyler yazdı. Dudağı hafifçe büzüldüğü sırada, "Bu sözlerinize bir delil var mı?" diye sordu başka birisi.

"Önünüze gelip, herhangi bir oku atamam." Bakışlarım yeniden onu buldu. Gönderdiğim lafı, anladığında şakaklarındaki damarları şişip, indi. Sinirli ama kontrollü mimiklerime başka hiçbir duyguyu katmadan, önce Hange'ye sonra soruyu sorana baktım. "Ama tek kişinin uyduruk bir dayak yemesine inanıyorsanız, benim bu ileri sürdüğüm sözleri de değerlendirmeye almak zorundasınız, değil mi?"

"Haklı," diye lafı eline aldı Hange. "Günlerce ne yapılabileceği hakkında konuşuldu, ama Yüzbaşı Aliza'nın ifadesiyle ikinci tarafın ileri sürdüğü durum hiç incelenmedi."

"O zaman elle tutulur bir delil getirmesi gerekmiyor muydu?" Levi, sessizliğini bozduğunda, benim kotnrolümü de bozmak ister gibi baktı yüzüme.

Öfkelendim. Gerçekten öfkelendim o an. "Keşke, Onbaşı Roger'i gerçekten ben dövmüş olsaydım da bir ok gibi önünüze atsaydım."

"Sakin olun Yüzbaşı." Erwin, ayağa kalkıp, elindeki kağıtları Teğmen Galia'ya uzattı. "Adaletli bir yargı için, sizin ileriye sürdüğünüz yol da araştırılacak. Onbaşı Roger, sizin attığınız iddia edilen oku getirmişti, değil mi?"

Dudak ucum alaylı şekilde kıvrıldı. "Bilmem, öyle söyleniyor."

"Kesin bir karar yok mu?" Durup, komutanlarda gezdirdi gözlerini. Birkaç saniye süren sessizliğin ardından, biraz daha yükselttiği sesiyle aynı soruyu yeniden sordu. "Kesin karar yok mu?!"

"Yok," dedi Hange. Tüm cevap sorumluluğunu ele alarak ayağa kalktığında, mahçup bir ifadeyle baktı gözlerime. "Kimse okun nereye atıldığını bilmiyordu. Gidip kontrol edilmedi."

Erwin, önünde bağladığı kollarını çözdüğünde, bu kez onlara doğru eğilerek ellerini masanın üzerine koydu. "Siz ne söylediğinizin... Hayır. Ne yaptığınızın farkında mısınız? Nereye atıldığı bilinmeyen bir oku, bir kişi bulup getiriyor ve siz komutanlardan birisini açığa alıp, Aurum'dan inceleme soruşturması mı talep ediyorsunuz?!"

"İncelemeyi yaptık ama okun atıldığı yer uzakta kaldığı için, sınırlardan öteye gitmedik," söze giren başka birisi, "Bu sebeple bilmiyoruz nerede olduğunu," diyerek noktaladı cevabını.

Sesli ve sıkıntılı bir nefesle elini yüzüne kapadı Erwin. Duruşunu düzelttiğinde bir müddet olduğu yerde beklese de nihayetinde bana yeniden döndüğünde, "Yüzbaşı Aliza, sizden birkaç komutan ve askerle birlikte oldukça dikkatli bir şekilde oku attığınız yere gitmenizi istiyorum. Dediğiniz gibi suçsuzsanız, bunu ortaya serecek ilk adıma başlamamış geç olsa da yine de yerinde olacak," diye konuştu. Mavi gözlerinde kırıklık hissettim. Muhtemelen ordusuna yeni katılan bir komutanın böyle saçma bir durumda yargı görmesiyle birlikte, hiçbir şekilde adım atılmaması, onu hem utandırmış hem mahçup etmişti. Bunu dert etmeyeceğimi bilmiyordu. Bu yüzden bu görevi bizzat benden istemişti belki de.

Yanımdan geçip gitmeden evvel, ardındakilere son kez baktı. Toplantı salonundan ayrıldığında, Erwin için üzüldüğümü hissettiğimi sanarken aslında kendime üzüldüğümü anladım.

Adaletsiz bir yargıya kurban gitmek üzereydim. Ve buradaki kimse buna sesini bile çıkarmıyordu. Hange, üzgün baksa da suskundu. Levi, anlamlandıramadığım bir yargıdaydı. Diğerlerini tanımıyordum bile.

Sanırım, evren bana Erwin'le göndermişti yardımını.

Ve şimdi önümde oldukça önemli bir görev vardı. Oraya gidip, ya okumu. Ya da okumun çıkarıldığı o ağacı bulmak zorundaydım. Suçsuzluğuma ilk delil orada olacaktı.

Bölüm sonu

8 yorum