Bertholdt ile Onbaşı Roger'i görüşümün üzerinden neredeyse bir hafta geçmişti. O günden sonra sadece iki kez bir arada görmüştüm onları Fiberis'ten yan yana ayrılırlarken. Gidip, sorgulamak istesem de yetersiz kaynaklarım ayağıma bağlanan ağır taşlardı. Ne diyebilirdim ki zaten? Ben sizin yaşadığınız asıl evreni izledim, sen bir hanisin ve onbaşı da bu dünyada seninle iş birliği kuran bir hain mi diyecektim?
Diyebileceğim hiçbir şey yoktu.
Her zaman bana adımlar attıran evren günlerdir terk etmiş gibiydi beni. Kılıç kullanımında iyi olan komutanlarla gerçekleştirdiğim talimler, yaşanılan tek gelişmeydi belki de. Hiçbir, gerçekten de hiçbir açıdan hiçbir gelişmem yoktu.
Aşık olduğum ve uğruna evren değiştirdiğim adama yakınlaşamamak beni deli eden diğer bir ayrıntıydı.
Kağıda ne yazmıştım ben böyle? Neden bie türlü hatırlamıyordum da evrenin beni hareket ettirmesini bekliyordum ki?
Neden Levi beni hâlâ sevmiyordu?
Yazdığımı düşündüğüm ama hatırlayamadığım o madde için değil de öz benliğiyle sevmesini mi bekliyordu sinirlerimi bozmaya başlayan bu dünya?
Ve bir de Hange artık daha sağlıklıydı...
Levi, hâlâ daha soru işaretleriyle bakıyordu gözlerime. Neredeyse hiç konuşmamıştık o günden sonra. Onu görüyorken bile onu özlüyordum. Minicik, gerçekten minicik bir damla bekliyordum Bertholdt'tan. Gidip, tüm kuşkularımı Levi'ye söylemek için zerre tanesi kadar bir damla.
Roger ile iki gün önce en son ayrıldıklarında onları Liber yakınlarına kadar gizliden gizliye takip etsem de ağaç çeşitlerinin arttığı bir bölgede sinir bozucu şekilde yok olmuşlardı adeta. Görmediğim bedenleri ormanda aramanın büyük bir tehlike olacağından sonraki zamana şans vererek geri dönmüştüm.
Bu işin peşini kesinlikle bırakmayacaktım.
Yazdığım script evren tarafından bana unutturulsa da yüzbaşılığı bana layık gören bu dünyada kolay kolay ölmeyeceğime de emindim bir yandan.
Bir hiç uğruna gelmemiştim buraya.
Omzumun, başka bir omuz tarafından dürtülmesinden sonra Hange'nin sesi duyuldu aniden. "Neyi düşünüyorsun böyle?" Gözlerindeki bakış beni anlamayı çalışıyor fakat bunu yaptığını bana hissettirmek istemiyor gibiydi. Günlerdir karabasan gibi üzerime çöken bu ruh halini gözünden kaçırmış olamazdı zaten.
Düşüncelerim tuzla buz olduğunda, afallayarak baktım ona. "Hiç. Sadece talimleri düşünüyordum." Yalanıma inanmayacağını biliyordum. Ama ben anlatmadan zorlamayacağına daha çok emindim. Fakat yine de onun diğerlerini gibi olmadığını bana hissettirebilmek için hemen tamam da demezdi.
Gözlüklerini burun ucuna kadar indirip, kısık bakış yolladı yüzüme. Tam da düşüncelerimi onaylar bir şekilde, "Beni inandırabileceğini düşündüren ne?" diye tatlı bir şekilde gevelendiğinde, gülümseyerek baktım ona.
"Hıh?"
Tek kaşını kaldırdı. "Binbaşın değil miyim?" Sessizce izledim onu birkaç saniye boyunca. Yüzündeki ciddiyeti korumaya devam ettiğini farkettiğimde, olduğumdan daha dik konuma geçtim. Biraz önceki düşüncelerimi çöpe atıp atmamak konusunu düşünürken resmi bir duruş sergiledim. Her ne kadar yakın da olsak, askeri rütbelerimiz işin içine girdiğinde, ona göre davranmak zorundaydık. Hareketlerim komiğine gitmiş olacak ki, aniden şişen yanaklarından sonra dolgun ve tiz bir kahkaha bıraktı dışarıya. Olmayan göz yaşlarını siler gibi yaptıktan sonra şakayla karışık sert bir tokat attı omzuma. "Yüksek gürültüye tepki veren tavşan gibi, aniden büyüttün gözlerini Aliza." Kahkahası sessizleşmeye başlarken, "Bu çok tatlıydı," diye eklediği sözlerinden sonra geniş bir gülümsemeyle kalktı ayağa. Ve yine, çöpe atmayı düşündüğüm o hipotezlerim, yeniden sarıldılar zihnime.
"Nereye?"
"Deneylerimin başına dönmeliyim. Bebeklerimi özledim."
"İyileştin mi?"
"Aaaah!" Havada salladı elini. "Bana bir şey olmaz demedim mi ben sana?" Cevap vermeden dudaklarımı hafifçe şişirip, baktım karnına. Alnımın ortasına parmağını vurdurduğunda, düşünceli halimin hesabını daha sonra alacağının altını çizdikten sonra neşe içinde ayrıldı yanımdan.
Bu kadın, söz konusu deneyleri olduğunda gerçek anlamda çok mutlu oluyordu...
Ve bu dünyada kalmaya devam ettiği müddetçe bu mutluluğu devam etmek zorundaydı.
Gözden kaybolana kadar ona bakarken izlediğim sahneler varla yok arası çizildi zihnime. Burada kalmaya devam ettikçe esas benliğimin bulunduğu yeri unutuyordum sanki...
Ama bundan hiç şikayetçi değildim.
Tek korkum, bize acı verebilecek kişileri ortaya çıkaramadan işe yaramaz birisi olmaktı. Her ne kadar, en iyi okçu ünvanına bir şekilde erişen bir yüzbaşı olsam da Levi hâlâ daha bana güvenmiyordu. Bu açıkça belliydi.
Tam ayağa kalkıp gideceğim sırada, yanıma gelen Eren'i farkettiğimde, dimdik bir şekilde beklemeye başladım onu. Gözlerindeki renk ne zaman ciddi olsa daha koyu hissettirirdi. Yine öyleydi.
"Komutanım." Tam karşımda durduğunda Aot'un klasik asker selamını verdi. "Onbaşı Roger, Bertholdt ile Magna Arbores'e doğru ilerliyordu."
Sitem ettiğim evren beni duymuş muydu? Bir adım mı sunuyordu bana?
"Onları farkettiğini anladılar mı?"
İki yana salladı başını. Saç telleri yüzüne daha çok düşerken gölge indi simasına. "Hayır, sanmıyorum."
"Tamam," dedim bakışlarımı ondan çekerek. Hiçbir şeyi anlatmadan sadece bu izlenimi rica etmiştim ondan. Ve bunu yapmamın tek sebebi, olası bir davette onlara güvenmeme hissini ona yedirmekti. Birlik komutanının ona verdiği bu görevden sonra daha temkinli davranmalıydı. Yani şu anda bunu düşünecek yaşındaydı. Bir kahramanlık yapmayı düşünecek kadar fazla bilgisi de yoktu. "Kimseye bahsetme."
"Emredersiniz."
"Dönebilirsin."
Sözlerimden sonra bir kez daha selam vererek yanımdan uzaklaştığında, ona söyleyip söylememenin iyi mi, kötü mü olduğunu düşündüm. Fakat, beni yiyip bitiren zihnimden sonra yaptığım tek mantıklı hareketin bu olduğu düşüncesi daha ağır basıyordu.
Hiç beklemeden bahsettiği yere ilerlemeye koyulurken birliğimden gördüğüm ama diğerleri kadar tanımadığım bir askerime yönelip, kılıcını aldıktan sonra kendi teçhizatıma yerleştirdim. Oklar için yeterli zamanım yoktu. Bir an önce onlara yetişmem ve gizli takibi başlatmam gerekiyordu.
Yaklaşık on dakikalık sessiz, ama hızlı bir gizli yürüyüşün ardından yakalamıştım onları. Ormanın belli bir noktasına kadar özgür olan kimliklerini, geniş bir ağacın arkasına geçtiklerinde, başlarına geçirdikleri pelerinle gölgelemişlerdi.
Yeniden harekete geçtikleri zaman, Roger, yönünü sol kesime verirken Bertholdt düz gitmeye devam etti.
"Neyi planlıyorsunuz piç kuruları?" Benliğimdeki his haykırmak istiyordu. Fakat şimdilik en sessiz öfkemle fısıldamalıydım... Bir süre onları izlemeye devam ettikten sonra Bertholdt'un yönünü seçerek ilerledim ardından. Roger bir piyon olabilirdi. Ama ilerlediğim bu kişinin gerçekten hain olduğuna emindim.
Ne kadar sürdüğünden emin olmadığım zaman dilimi boyunca Liber'i dahi geçerek Kızıl Orman'a geçiş yapmıştık.
Açıkçası ürkmemiş değildim. Çünkü ilk kez geldiğim bu yerde, Dağlılar'ın nereden çıkacağı belli değildi. Buna nazaran, ilk kez bu kadar yakınlaşmıştım...
Birkaç dakika daha beklemiştim ki, nihayet siyah bir gölge yaklaştı çalılıkların arasından. Yüzünü görebilmek adına hafifçe ayağa kalktığımda, yüzünde ve boğazında siyah şeritlerle dövme kazılı ve Bertholdt'tan daha uzun olan ürkütücü bir sima karşıladı beni. Ellerim, dudaklarımı hızla kapatırken sessiz kalmaya devam edebilmek adına verdim tüm çabamı.
Bahsedilen Dağlılar bunlar mıydı? Bu kadar yabani mi gözüküyorlardı gerçekten de?
Bir an için etimi çiğ çiğ yedikleri geçti aklımdan. Bedenim bir tiksinmeyle sarsılırken Dağlı'nın ona bir şey uzattığını gördüm. Ne olduğunu tam olarak anlayamasam da pelerinini havalandıran Bertholdt, o şeyi kendinde sakladığını anlatmıştı.
Şimdi, Fiberis'e olabildiğince hızlı dönüp, olan biteni anlatmalıydım.
Etrafa bakınıp, çalılardan yardım alarak geri çekilmeye başladığımda, yüreğimi bir süre ağzımda misafir ettim. Ufacık bir sesten sonra yakalandığım takdirde bırak Levi'yle olabilmeyi, yaşama şansım bile yoktu. Üstelik onları öğrendikten sonra...
Geldiğimden daha temkinli bir şekilde Liber'e varana kadar, önüme bir bakıyorsam ardıma iki bakmıştım adeta. Neyse ki korktuğum gerçeklememiş ve tek parça bir şekilde barışın sağlanmak zorunda olduğu bölgeye geçebilmiştim.
Gerçi, sırtımı yasladığım bu anlaşma da çürük kağıda yazılan birkaç zırvalıktı ya... İnsanlar yenilmeye, Dağlılar avlanmaya devam ediyordu.
Magna Arbores'e yaklaştıkça göğsümdeki et parçası, tüm bedenimde atıyordu adeta. Serçe parmaklarımda bile heyecanın ritmi vardı. Kaptan bana artık güvenebilirdi.
Daha da önemlisi, hainlerin kimlikleriyle artık daha da rahat ve güvenilir hayat yaşayabilirdi.
Ofisinin bulunduğu binaya hızla ilerlerken son kez baktım arkaya. Ne Onbaşı Roger ne de Bertholdt gözüküyordu. Girişte onları yaka paça yakalamak için güzel bir fırsattı bu.
Binanın kapısını tam açacaktım ki, koşarak yanıma gelen başka birlikten bir asker durdurdu beni. "Yüzbaşı Aliza. Yüzbaşı Levi, sizi askeri revirde bekliyor."
Bakışlarım, şaşkınlığın pençesine düşerken, "Tamam," dedim sadece. Beni onca zaman üzerine ne diye çağırdığı bir yana, neden revirdeydi? Olduğum yerde mıhlanmış bir şekilde dikilirken zihnime konan korkunç ihtimallerle sıkıştı kalbim. "Yaralandın mı?"
Gözlerim öylesine yandı ki saniyeler içinde. Güneş ışınları tüm tabakayı yok edip, sadece benim için parlıyordu sanki. Gözlerimi eritip yok etmek için yemin içmiş gibi. Daha hiçbir şey öğrenmemiştim ama neden bu kadar sıkışıyordu içim?
Ağlamak istemiyordum. Ağlayamazdım. Olaylar düşündüğüm gibi değilse açıklama bulamazdım. Ama neden durmuyordu kalbimin çarpıntısı?
Hızla koştum bahsedilen yere kadar. Ayaklarım yere öylesine sert basıyordu ki, ilerlerken daha da ileriye adım atmak istiyordu. Birkaç askerin bana dönüp baktığını farkettim bu sırada.
Umrumda bile değildi.
Nihayet revire geldiğimde, neyle karşılaşacağımı bilemediğim manzaraya hızla açtım kapıyı.
Göz göze geldiğim ilk isim olan Hange, oturduğu yerden hemen kalktığında, garip bir ifadeyle baktı yüzüme. Yutkunup, asıl görmek istediğim kişiye çevrilen bakışlarım, bir masaya yarım yamalak oturuş yapan kişinin tamamen ayağa kalkmasıyla hedefini buldu. Derin bir nefes aldım o an. Kaptan iyiydi... Tamamen sağlıklıydı.
"Yüzba-" Sözlerim, önüme sertçe atılan okla bölündü. Bakışlarım yerdeki çubuğa çevrildikten hemen sonra yeniden ona yöneldi ki, alevlenen bir ifade yaktı bu kez de beni.
"Bu oku hatırladınız mı Yüzbaşı Aliza Larrson?" diye konuştu Levi. Yeniden baktım yerdekine. "Bir zamanlar askerim olan Sasha ile atış talimi yaptığınız ok."
"Ne?"
"Şaşırıyor musunuz?" Sesindeki öfke, tınısı alçak olsa bile o kadar hissediliyordu ki... Yine ağlayasım gelmişti. Aşık olduğun kişinin sana hiddetlenmesi böyle öldürücü bir his miydi gerçekten de?
"Bunun burada ne işi var?" diye sorabildim sadece. Bakışlarım Hange'ye kaydığında, yüzünü eğerek, iki parmağıyla burun kıkırdağını sıktığını gördüm.
Önümde hissettiğim kıpırtıdan sonra Kaptan'a döndüğüm sırada, masanın diğer tarafındaki sandalyede yara bere içinde oturan Onbaşı Roger karşıladı beni. Başımdan aşağı akan buz gibi sular, dudaklarımı aralasa da konuşturtmadı beni.
Onları izlediklerini biliyorlardı. Bu yüzden ayrılmışlardı. Attıkları yeme hiç çekinmeden ilerlemiştim adeta.
"Buyrun görün," dedi Levi. Önünde bağladığı kollarıyla hâlâ daha öfkeyle bakıyordu yüzüme.
Ve hepsi onların yüzündendi...
"Bilerek yaptınız..." dedim sessizce. Hem öfke hem hüzün. Bedenimi kontrol eden iki duyguylaydım şu anda. "Ormanda bu yüzden ayrıldınız değil mi?" Hızla ileriye atıldığımda, hemencecik hareketlenip, beni tutan Hange, Roger'in yüzüne bir yumruk da benim atmamı engellemişti. "Dağlılarla bir olduğunuzu ortaya çıkarmayım diye plan kurdunuz!"
"Neyden bahsettiğinizen haberim yok yüzbaşım," diye konuşan Roger, öylesine saf bir mimik yerleştirdi ki ifadesine, o an kusmak istedim.
"Onunla o yüzden yollarınızı ayırdınız. Senin peşinden gelmeyeceğimi biliyordunuz değil mi? Siz hainsiniz! Bize ihanet ediyorsunuz!"
"Aliza sakin ol," diye konuştu Hange.
İmkansızdı.
"Dağlılar'a hizmet ediyorsunuz!"
"Yüzbaşı Aliza Larrson!" Aniden bağıran Levi, ileriye atılmaya çalıştığım tüm çırpınışlarımı aniden kestiğinde, bakışlarımı onbaşıdan çekmesem bile sadece nefeslerimle kaldım. "Sizin o gün attığınız oku, yasaklı bölgeye isabet eden ağaçtan söküp, almaya çalışırken canını zoraki kurtaran kişi var karşınızda."
Nefesim de durdu o an. Buna inanmış olamazdı. Tanıdığım Levi, böyle basit bir yalana hemencecik inanacak birisi değildi... "Buna inandınız mı? Bir yalancıya bu kadar kolay inandınız mı? Bir ok getirdi ve kendini dövdürttü diye ona inanıyo-"
"Kes sesini!" Enseme bir bıçak saplandı o an. Ruhum açılan yaradan çıkmaya başladığında, hayal kırıklığıyla baktım Levi'nin gözlerine. Gözlerime yeniden yükselen yaşları, yanaklarımdan dökmemek için verdim tek çabamı. Bedenimin gücü de kesilince, Hange daha yumuşak bıraktı kollarını, ama tamamen çekmedi üzerimden. Derin bir nefes alan Levi, arkasını döndüğünde, az önceki ses tonundan tamamen uzak bir şekilde çağırdı yanımdaki kadını. "Gerekli açıklamayı yap."
Hange, buruk bakışlarını gözlerime ilettiğinde, titrek bir şekilde bakındı. "Yüzbaşı Aliza. Sizi Yönetim Üssü'ne bildireceğim. Kesin bir karar gelene kadar, Fiberis'ten ayrılmanız yasaklıdır."
İkinci bir darbeyi yediğimde, her yönlü sarsıldığımı hissettim. Dostum olan kadının kollarından birkaç adım geri giderek ayrıldıktan sonra, son bir umutla bakındım ikisine de. Hange, üzgün gözükse de geri adım atmıyordu. Levi ise hâlâ daha sırtını dönmüş vaziyetteydi. Ağzımı açıp, bir şeyler söylemek istedim. Ama zaten hainin orada pansuman yapılan kişinin olduğunu defalarca söylemiştim.
Sustum. Tüm kırıklarımı sadece kendi kulaklarıma dinleterek döndüm arkamı. Kapıdan ayrılıp, ardımdan sessiz bir tıkırtıyla kapattıktan sonra, aldığım kılıcı kenarda bir yere bırakıp, bir şey oldu endişesiyle koştuğum adam tarafından ruhuma açılan büyük bir yarayla ilerledim...



