İçeriğe geç

OUR WORLD

Bölüm 19 · 7 dk okuma

OUR WORLD

Bölüm 19

-19-

Gece yeniden korkarak uyusam da sabaha yine Fiberis'ten doğan askeri ve ticari seslere merhaba demek, kelimenin tam anlamıyla terapinin kucağına düşmüşüm gibi hissettirdi. Birileri çok aceleci ve tedirgindi. Ama onların bu sesleri, beni bencil bir şekilde mutlu etmişti.

Zor durumda oldukları için değil, hâlâ daha burada olabildiğim içindi.

Zaman kavramını esas alacak olsam sanırım, yarım saat önce camın yanına güç bela gelebildikten sonra, oradaki sandalyelerden birine bırakmıştım bedenimi. Mutlu hissediyordum. Garip bir şekilde, olmam gerekenden de çok mutlu hissediyordum. Sanki her an mükemmel bir haber alacakmışım da şimdilik bana ulaştırmak için bekliyorlardı.

Umarım bu kez gerçekten bir şey olurdu. Çünkü, dünyada ne zaman böyle hissetsem hiçbir şey olmuyor ve bu da canımı deli gibi sıkıyordu. Bana herhangi bir görev vermeyeceklerine emin olsam dahi, üniformalarımı giyinmeye durduğum zaman başlamıştı bu his. Belki gerçekten hiçbir şey olmayacaktı. Belki sadece bu kıyafetlerdi sebebi.

Ya da belki de...

Şu anda camımın en güzel manzarası olan, elindeki kağıtları, yüzüne dökülen saçları ve buradan dahi hisseder olduğum kokusuyla bir binaya ilerleyen bu adamın, dün gece bizzat odama gelişiydi sebebi...

O an, uyuyor gibi durmuştum. Anlamış olsun veya olmasın yine de gitmemişti. Düşündükçe gülümsemekten alıkoyamıyordum kendimi. Küçücük, ama küçücük bir davranışa kendimi öylesine bırakmıştım ki... Belki de televizyondaki o birbirlerinin kopyası olmayı bırakmayan yaz dizilerindeki şirinimsi görünümlü, sakarlığı el üstünde kızlar gibi düşünüyordum?

Ama ne olursa olsun öyleydi işte.

Avucum bir kez daha ister istemez kalbime konduğunda, gözden kayboluncaya kadar bakmak istedim ona. Gece bana dediği gibi, bugün görüşebilmeyi arzulamadan edemiyordum. Bir yandan da Erwin'den gelecek haberin acelesini isterken herkesin karşısına geçip, onlara kim olduğumu göstermek istiyordum.

Hain değilim. Ve güçsüz de değilim.

Kapı aniden açıldığında, duvara kadar çarpıp yeniden kapanmaya geçti ki, uzun bedeniyle ve kenara açtığı kollarıyla, "Güüünaaaaydıııııııın!" diye tiz bir şekilde bağıran Hange, buna engel oldu. Kapalı gözlerini açıp, gözlüğünü düzelttiğinde, dikkatli bir şekilde bana bakındı saniyeler içinde. Gülümsememi durduramadan onu izlerken omzundaki kıyafetleri mırıldanarak bıraktı kenara. "Yaralısın be kadın. Hem erken kalkmışsın hem üzerini bile değişmişsin."

"Günaydın binbaşım," diyerek cevapladım onu. Bu mutluluğunu, durgun davranışlarımla yıkmak istemiyordum. Baş parmaklarını belindeki kemere geçirip, komik bir yürüyüşle yanıma geldiğinde, hemen arkama geçip, sağ omzum üzerine eğildiği sırada, "Giyinmese miydim?" diye sordum bu sırada.

"Hayır, giyin. Giyin ama insan binbaşısını bekler. O kadar kıyafet ayarlamaya çalıştım küçük bedenine göre. Bir ara Levi'ninkilerden çalsam mı diye düşündüm ama..." Kıkırdayıp, sırtını dikleştirerek karşıma geçti bu sefer. "Hâlâ daha ondan kısa bir yetişkin gördüğüme inanamıyorum."

Onu izlerken dudaklarımdaki tebessümü durdurup, hafifçe çattığım kaşlarımla, "Boyumuzu bize katalog olarak sunmuyorlar, tamam mı?" diye, şakacı bir şekilde kızdım ona.

Aniden durdu. "Kata ne?" Çattı kaşlarını. Beynimde patlayan havaifişekleri, geceden bu yana iyi bir şekilde bocaladığımı anlatırken, "O ne? Geldiğin yere ait bir şey mi?" diye yeniden söze girip, düşünmemi durduran Hange, güzel bir fikir sunmuş oldu bana.

"Evet! Evet. Karalob." Ortadan ikiye ayrılıp, salladığım isme ters bir bakış attım. Düzeltmeye çalışırken daha da batırmamak için yüksek azim gösterdiğim halde bile sıçıp, sıvıyordum adeta. "Yani eski birliğimde listeler vardı. Askerler orada görev alanı seçerdi. Cezalı olanlar da kara listeden seçim yapmak zorundaydı. Oradaki hiçbir görev kimsenin arzu edeceği türden değildi."

"Oiiiiiiiii!" Yine tiz bir sesle ekşitti yüzünü. "Nasıl şeyler olduğunu düşünebiliyorum. Levi, bu karalob fikrini çok sevecektir, eminim. Sakın ona bunu anlatma. Yoksa tüm askerler senden nefret eder."

Bir an için gerçekten böyle bir fikri ona sunsam nasıl tepki verirdi diye düşündüm. Evet, temizlik görevinden sonra masanın altını parmaklayan adam, bu listelemeyle çok daha sık temizlik yaptırabilir, hatta tüm askeriyeyi teker teker denerdi.

Kim, nereyi, diğerinden daha güzel temizliyor...

Söylese miydim?

Ama diğerlerine kıyamıyordum. O masa altı bölümünden sonra Jean ve Eren başta olmak üzere, attıkları bakış beni her zaman trajikomik şekilde güldürüyordu.

"Söylemesem daha iyi gerçekten de," dedim en sonunda. Bakışlarım, kaydığı noktada takılı kaldığında, düşünmeye devam ettim ister istemez.

Çok... Ama çok garip hissettiriyordu. Bildiğim hikayeleri ve şu an iç içe olduğum hikayemiz. Birbirlerine hem benziyor hem de çok uzaktı.

Bu kez ben vardım.

Ölümlerini teker teker izlediklerimi yaşatmak için, üşüyen kalbini ısıtmak için ve yüzündeki tebessüm etmeyi ona alıştırmak için...

"Aliza?" Dedi Hange aniden. Öne doğru eğildiğinde, tek eli omzuma kadar uzandı. "İyi misin? Ağrın mı var?"

Onun yüzüne kaldırdım başımı. Tam şu anda, onların bana inanmayışıyla benliğimde hissettiğim tüm üzüntüm, zamanında üzülüşüme bile üzülerek yok oldu. Ben bu kadının kendini bırakmasını izlemiştim... "Hange..." diye mırıldandığım sırada kendimi toparlamaya çalıştım. "İyiyim." Sırtımı dikleştirmeye çalışıp, gülümsediğimde, "Biraz düşündüm o kadar. İyiyim."

"Neyi düşündün?"

"Kararı."

Omzumdaki elini indirdiğinde ayağa kalkıp, masaya yasladı. Camdan dışarıya yolladığı bakışları, belirli bir bölgede dolaştığı sırada, "Yürüyebilecek misin?" diye sordu.

Ona cevap vermeden önce yaralı bacağıma dokundum. "Sanırım yürüyebilirim."

"Güzel," dedi. Sesi, az önceki neşe kaynağı kadını gölgeye almış gibiydi. Ama ciddiyetinin hedefi ben de değildim. "Hadi gidip, bazı şeyleri açıklığa kavuşturalım."

Heyecanla açıldı gözlerim. Kalbim hemencecik hızını arttırdığında, "Ama Erwin, ondan gelecek karar için bekletiyordu."

"Erwin, Aurum'dan gelecek haber için bekletiyor, Aliza." Gözlerini bir müddet kapalı tutarken burun kıkırdağını sıktı parmakları. "Aurum, kendi kıçını kurtarmak için neler yapar haberin var mı senin?"

"Yok," dedim cevaben. "Böyle konuşmana sevindim, yanıma geçtiğinizi bilmek güzel."

Gözleri, kısık ama keskin bir bakışla bulduktan sonra tek kaşını kaldırıp bozdu tüm durumu. "Özür dilerim," dedi ilk önce. "Böyle düşünmek zorundaydın."

"Ne?"

"Gidelim mi?" Kapıyı gösterdi. "Levi, gerekli kanıtlarla çoktan bir suç dosyası oluşturmuştur."

"Anlayamıyorum..."

Ciddi bakışları, yeniden beni bulmadan önce kocaman gülümsedi. Aramızdaki kısa mesafeyi uzun bacaklarıyla aniden kapattığında, yanaklarımı çekiştirip, adeta bir bebek gibi sevdi. "Anlayacaksın küçük kardeş. Hadi gidip, şaşkın bakışlarını düzeltelim."

Dikkatli bir şekilde kolumun altına girip, dış en dış kapıya kadar geldiğimizde, komik bir şekilde beni durdurup, eliyle gözlerine koruma yaparak bakındı etrafa. Gördüğü birkaç askere hemencecik çağırdığında, bana yardım etmeleri emrini verdikten hemen sonra, "Oraya gidene kadar ben de sakatlanacaktım. İkiye katlandım!" diye söylendi hemen önümde. Diğer askerlerin önünde oluşumuzla ona cevap veremeyeceğimi fırsat bilerek önden önden, kıkırtılarla ilerledi.

Yanımdaki askerler, tedbirli bir şekilde, dakikalar önce penceremden izlediğim Levi'nin girdiği binanın önüne gelmeme yardım ettiklerinde, yine Hange'nin emriyle uzaklaştılar.

"Boyum hakkında konuşmayı asla bırakmayacaksın, değil mi?"

"Ah ben mi?" Tek elini parmaklarını kocaman açıp göğsüne koydu. "Tabii ki hayır." Tüm dişleriyle kocaman gülümseyip önden ilerlemeye başladığı sırada ne zaman fark edecek diye baktım ona. Yedinci adımını atıyordu ki, havada asılı bırakıp, "Ups," diye söylendi. Tek ayağı üzerinde bana döndüğünde, "Küçük bir şey unuttum," şeklinde söylendi. Kollarını sallaya sallaya yanıma kadar yeniden gelirken dört yaşındaki bir çocuktan farksızdı adeta. Gülmemek için zor duruyordum, ama espriye kurban giden olarak da rahatlıkla da durdurabiliyordum kendimi. Durduğu sırada, eğilip, yerde göremediğim bir şeyi alarak yeniden ilerledi odaya doğru.

"Hange!" Bilerek yapıyordu yine. Şu an Levi'ye yapılan davranışlara dolu dolu kahkaha attığım için evren tarafından aynı konuma düşürülüyordum. Onu çok, ama çok daha iyi anlıyordum artık.

"Aaa," Hiç haberi yokmuş gibi bakındı bana. "Seni de mi unutmuşum?"

"Binbaşım..." Gözlerimi kapatıp, sakince mırıldandım. Bir elim, ayakta dikildiğimden kaynaklı olduğunu düşündüğüm sancılı bacağıma gittiğinde, yüzündeki tebessümü aniden silip, hızla geldi yanıma. Bu kadına tam kızayım diyecekken her defasında da bana yaptığı hareketle bebek gibi sevesim geliyordu.

Karşımızdaki odanın hemen karşısına geçene kadar, bir asker ya da rütbelinin burada olmayışı yakaladı dikkatimi. Burası kişiler bir ofis değildi. Ya da öğle vakti sebebiyle yemek zamanı da değildi. Her ne oluyorsa sebebi bu ikisinden başkası olamazdı.

Aklıma, Hange'nin buraya gelmeden önce söylediği şey geldiğinde, yan yan baktım ona. Hiç ciddi durmuyordu.

Önümüzdeki kapıyı küçük bir tıkırtıyla açtı. Görebildiğim kadarıyla içerisi de boştu. Yine yaralı ayağıma fazla yük vermeden içeriye adımlatıldığımda kapı sakince kapandı. Dışarıdan daha sessiz ve saha serin olan odayı, oldukça hoş koku sarmıştı. Ve kaynağı, hemen arkamızdan geliyordu. Biraz daha ilerlediğimizde arkama bakındığımda, Hange de benimle döndü.

Kapı kolunu tutan Levi, düz bakışlarla doğruca bize baktığında milyonlarca senaryo geçti akşamdan. Kalbim yine hızlandı. Ağzımın içi kurumak ister gibi, tükürük bezlerini yok etti. Hemen arkamızda mıydı? Sonradan mı gelmişti?

Kapıyı açan Hange'ydi ama kapanışından gelen sesin kaynağı biz değildik...

O zaman, bizden hemen sonra kapatacak kadar yakınımızda mıydı?

Onca zaman?

"Oi Levi," diye konuştuğunda, "Dağlıları düşman gibi enselerinde takip et, bizi değil," şeklinde bitirdi sözlerini. Sanki, biraz önceki düşüncelerime bedava cevap vermişti.

"Tatavayı bırak." Yanımızdan geçip, odanın köşelerindeki masalardan birisine yöneldiğinde, ona doğru döndük biz de. Fazla vakit kaybetmeden sandalyelere kadar ilerleyip dikkatli şekilde oturtulduğumda, her ikisi de ayakta kalmayı tercih etti.

"Neden buradayız?" şeklinde sordum sessiz kalmayı reddederek. Müdür odasına çağrılan çocuklar gibi kalma düşüncem yoktu.

Levi, sabah elinde gördüğüm kağıtlara benzer olanları ya da aynılarını eline aldığı sırada kısa göz teması kurdu benimle. Hange, önünde bağladığı kollarıyla Levi'nin incelediği kağıda bakış atarken ikisinin de çok etkileyici gözüktüğünü kendime söylemeden edemedim. Aslında... Levi, çizimler kadar kısa ve zayıf durmuyordu Hange'nin yanında...

Aurası çok güzeldi.

Yüzüne gölge düşüren saçları çok güzeldi... Burnu, dudakları... Yine izledikçe izleyesim geliyordu onu. Resmen karşımdaydı ve bunu her defasında kendime hatırlatmaktan asla yorulmayacak gibiydim...

"Yüzbaşı Aliza," diye aniden konuşmaya girdi. Kağıtları Hange'nin eline bıraktığında, masanın yanına geçip, tek bacağıyla üzerine çıkarak oturdu. "İlk önce aramızdaki yanlış anlaşılma zorunluluğunu açıklığa kavuşturalım."

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

20. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

8 yorum