'Güneş bile yetmez,' Yeşil'in söylediği bu cümle o kadar etkiliydi ki tüylerimi diken diken etti. Bu gece her ne olacaksa, kıyamet kopacaktı sanki. Yeşil'e baktım, burun kanaması biraz durmuştu. Onu hemen kaldırmak istedim, koltuk altına girdim ve ilk başta kaldıramadım çünkü kalkmak istemez gibi bakıyordu bana. Sonra biraz o şekilde durduktan sonra, "Bırak beni Hakan, birazdan kendime gelirim. Sen Elmas Diş yerinde mi ona bak ve sakın onu elinden bırakma." dedi. Bir an donakaldım, ne demek Elmas Diş yerinde mi?
Hemen koşar adımlarla dün uyuduğum odaya gittim. Elmas Diş, hemen komodinin üzerinde duruyordu ama bir terslik vardı. Elmas Diş, inanılmaz derecede, sanki içinde güneş varmışçasına parlıyordu ve kısık bir ses çıkarıyordu. Sanki yaşayan bir organizmaydı. Elime almak için birkaç adım attığımda ışık daha da parlamaya başladı ve o çıkan garip ses daha da tizleşmeye başlamıştı. Neredeyse kulağım sağır olacaktı. "Hayır, olamaz." Hemen elime alıp buna bir son vermeliyim diye düşündüm. Sanki içimdeki bir his, bunu yaparsam Elmas Diş'in ışık yaymayı ve ses çıkarmayı kesecekmiş gibi geliyordu. Elimi uzattım ve dokundum. Dokunur dokunmaz ışık tamamen kesildi, o ince tiz ses sustu. Ortamda bir sükûnet oluşmuştu. Gözlerime, algılarıma inanamıyordum. Bunu nasıl bilmiştim, yani böyle olacağını nereden anlamıştım?
Neyse... dedim içimden, neyse... Hemen Yeşil'in yanına gittim, Elmas Diş'i eşofmanımın cebine koyarak. Yeşil Bey biraz daha toparlanmış, ayağa kalkmış ve haritaya, tahminimce kuzeydeki gümüş damara bakıyordu. Yeşil Bey'in yanına usul ama kararlı adımlarla ilerledim.
"Ne oluyor, Yeşil? Ne yapacağız? Gün batmadan gümüş damarda olmalıyız demiştin. Bu gece ne olacak? Bana detaylıca anlat artık, ne biliyorsan." Sabrımın taşmasına az kalmıştı. Yeşil önce haritaya baktı, eliyle gümüş damarını göstererek, "Birazdan çıkalım Hakan, yolda sana bildiğim ne varsa söyleyeceğim." dedi. Şu an onun üstüne gitmeyi çok da istemiyordum ama tonlarca sorum vardı, sorulacak. Bunları şimdilik bir kenara bırakmalıyım diye düşündüm. Sonuçta şu an birlikte hareket etmeliydik.
Birden aklıma Hayri Amca ve Elena geldi. Acaba şu an neredeydiler ve ne yapıyorlardı...
Şu an başkalarını düşünmenin sırası değildi. Bir an önce toparlanıp harekete geçmek lazım diye düşündüm.
"Yeşil, artık yola çıkalım bence, daha fazla vakit kaybetmenin anlamı yok." Biraz bana baktı ve onaylarcasına kafa salladı.
Mutfağa doğru yöneldi. "Sen arabaya geç, arabanın anahtarı girişin yanındaki askılıkta." dedi. Oturma odasından dışarı fırladım. Kapıya doğru ilerlerken Elmas Diş hâlâ eşofmanın arka cebinde mi diye kontrol ettim. Oh... oradaydı. Hemen askılıktaki anahtarı aldım ve kapıyı açıp arabaya doğru yöneldim. Arabanın rengi o kadar canlıydı ilk defa bu kadar canlı bir renk görüyorum diyebilirdim. Arabayı açıp yan koltuğa oturdum ve Yeşil'i beklemeye başladım. Beş dakikalık bekleyişin ardından Yeşil geldi. Kapıyı kapattı ve ağır adımlarla arabaya doğru ilerledi. Yüzünde çok fazla gerginlik vardı, ta buradan okunuyordu bu gerginlik. Arabanın kapısını açtı ve girdi. Benden anahtarı talep edercesine elini uzattı, ben de anahtarı ona verdim. Anahtarı aldıktan sonra hemen kontağa sokup arabayı çalıştırdı. Araba, kükrercesine ama boğuk bir sesle çalıştı.
Arabanın içine bindiğimiz andan itibaren garip bir sessizlik çökmüştü. Motor çalıştığında çıkan o boğuk ses bile bu sessizliği bozmaya yetmiyordu. Yeşil direksiyonu öyle sıkı tutuyordu ki parmak eklemleri beyazlamıştı. Gözlerini yoldan ayırmıyor, sanki bir an bile dalgınlık gösterse her şey bitecekmiş gibi bakıyordu. Ben ise arka cebimdeki Elmas Diş'i hissetmeye çalışıyordum. Oradaydı… ama sanki eskisi gibi değildi. Hafif bir sıcaklık vardı, sanki yaşıyordu.
Bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Ama bu sessizlik artık dayanılmaz bir hâl almaya başlamıştı.
“Bana her şeyi anlatacağını söylemiştin,” dedim, gözlerimi ondan ayırmadan. Yeşil cevap vermedi. Sadece direksiyonu biraz daha sıkı tuttu. “Şimdi zamanı değil” dedi sonunda, kısık bir sesle. “Ne zaman tam zamanı olacak?” dedim bu sefer daha sert. “Az önce ne yaşadık, farkında mısın sen? Güneş bile yetmez dedin. Ne demek bu?” Kısa bir sessizlik daha oldu. Arabanın içindeki hava iyice ağırlaşmıştı. “Anlatsam da anlamayacaksın,” dedi. "Yeşil, artık bana söyler misin burada neler oluyor? Bana bildiğin her şeyi artık anlatmak zorundasın!" Sesim hem yüksek çıkmış hem de kararlıydı.
Yeşil, direksiyondan sağ elini çekerek kafasına dayadı ve biraz kaşıdıktan sonra söze girdi: "Bak Hakan, baban, annen, Hayri Bey ve diğerleri... hepsi bu döngünün kırılmaması için çok uğraştılar." Onu anladığımı ifade edercesine kafamı salladım ama hiçbir şeyi anlamlandıramıyordum. Tehdit neydi? Annem, babam, Hayri Bey ve diğerleri kimle savaşmıştı ve diğerleri kimlerdi...
“Denemeden anlamayacağımı nereden biliyorsun?” Sesim yükselmişti ama umurumda değildi. “Annem, babam… Hayri Amca… Hepsi bu işin içindeymiş. Ben neyin içindeyim, Yeşil?” Yeşil bu sefer başını hafifçe yana çevirdi ama bana bakmadı. Gözleri hâlâ yoldaydı. “Bir döngünün içindesin,” dedi. “Bu cevap değil.” ,“Zaten cevap vermiyorum.” Bu söz içime oturdu. Dişlerimi sıktım. Elim istemsizce cebime gitti.
Elmas Diş bu sefer daha sıcak hissediliyordu. Sanki verdiğim tepkiye karşılık veriyordu. Sonrasında boğazını temizleyerek söze girdi: "Orion'un koruyucuları," dedi kısık bir sesle, bana bakmadan. 'Orion'un koruyucuları' mı? Bu da neydi? Kimi kimden koruyorlar diye düşündüm ve bunu sormak istedim. “Orion'un koruyucuları kim?” dedim bu sefer daha kontrollü ama daha tehlikeli bir tonla. Yeşil'in eli bir anlığına direksiyondan kaydı. Hemen toparladı ama fark etmiştim. “Onlar…” dedi, sonra sustu. “Devam et.” “Koruyan da var, yok eden de. Hepsi aynı tarafta değil.” Kaşlarımı çattım. “Ne demek bu? Kimden kimi koruyorlar?” Cevap vermedi. Birkaç dakika sonra kendimi tutamayarak sordum.
“Annem yaşıyor mu?” dedim aniden bunu bende beklemiyordum ama birden ağzımdan dökülürcesine çıktı kelimeler... Bu sefer sessizlik daha da uzadı. Çok uzadı. Arabanın içindeki uğultu dışında hiçbir ses yoktu. Kalbimin atışını duyabiliyordum. Yeşil boğazını temizledi ama konuşmadı. “Cevap ver!” dedim bu sefer neredeyse bağırarak. “Elmas Diş'i kontrol et,” dedi aniden. Bir an duraksadım. “Ne?” “Kontrol et,” dedi bu sefer daha sert. Elimi cebime attım. Elmas Diş bu sefer gerçekten sıcaktı. Hatta hafif titriyordu. Sanki bir şeye tepki veriyordu. “Bu… bu normal mi?” dedim. “Hayır,” dedi Yeşil. O anda arabanın içindeki hava değişti. Sanki bir şey bizi izliyordu. Görmüyordum ama hissediyordum. “Yeşil…” dedim, sesim bu sefer daha düşüktü ama hala yeterince yüksekti. “Sesini alçalt,” dedi hemen. “Artık bağırma, senin hislerine göre elmas diş tepki veriyor ve o elindekinin gücünü tahmin bile edemezsin. Sakin ol.” Kısık ve emin bir sesle konuşmuştu. Bu elimdeki şey her neyse bana, benim içimdeki şeye tepki veriyordu. Bu hem korkutucuydu hem de içimi rahatlatıyordu, anlamlandıramadığım bir şekilde. Bunu biraz daha anlamak için bir soru daha soracaktım ki... Araba bir anda sarsıldı ve sertçe sağa çekti. Yeşil direksiyonu zor tuttu. Lastiğin yere sürtünme sesi kulaklarımı yırttı. Ve araba durdu. "Arabanın lastiği patladı, Hakan!" Sözlerinde sanki korku ve endişe vardı ama belli etmemeye çalışıyordu. Yeşil'in gözlerinde dehşet ifadesi vardı. Birkaç dakika öylece yola bakakaldı.
"Ne kadar zamanımız kaldı? Şimdiye kadar ne kadar geldik, Yeşil? Ve yedek lastik var mıydı arabada? Lütfen var de, Yeşil!" Biraz durdu, ellerini kafasının üstüne atarak ayağıyla arabayı tekmeledi.
"2 dakikadır yoldayız ve daha 10 dakikamız var, Hakan. Yedek lastiği 1 hafta önce eve bırakmıştım, havasını basmıştım. Tekrar almaya vaktim olmamıştı. Bundan sonrasını arabasız gitmek zorundayız." Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Şimdi yürüyerek gümüş damara gidecektik ama ya karşımıza birileri çıkarsa? Ellerim titremeye ve terlemeye başlamıştı. Karnım ağrıyor, midem bulanıyordu. Midem o kadar çok bulanmıştı ki arabadan aşağı indim ve biraz kustum. O kadar çok terlemiştim ki sanki sıcaklık sadece bedenimi değil, zihnimi de sıkıştırıyordu.
Şimdi ne yapacaktık? Yaya olarak gitmemiz çok daha uzun sürecekti ve yolda neyle karşılaşacağımızı bilmiyorduk.
"Yeşil, arabadan in artık, vakit kaybedemeyiz!" diye bağırdım ama buna rağmen hâlâ arabadan inmiyordu. Gözlerinde bir korku, dehşet ve karamsarlık hâli vardı. Ne yapacağını o da bilemiyordu.
2-3 dakika bekledim ama hala kıpırdamıyordu.
Bir anlık bir donukluk değildi bu. Gözleri yola sabitlenmişti. Sanki bir şeyi görüyordu… ama ben hiçbir şey göremiyordum. Ya da içindeki ses Her neyse arabadan çıkmamasını emrediyordu.
"Yeşil?" dedim, bu sefer daha temkinli.
Cevap vermedi.
Artık bu durum iyice canımı sıkmaya başlamıştı. Yanına gidip yeşili sağa sola doğru sarstım ve tepki vermesini bekledim ancak sanki putlaşmış bir heykel gibi bana cevap vermiyordu. Ne oluyor diye düşünmeye başladım içimde kötü bir his vardı ve ellerim titriyordu demin kusmanın verdiği etkiyle hala terli ve halsizdim. Bir süre öylece yeşile baktım biraz biraz kendine geliyor hareketlenip canlanıyordu. Ardından arabadan indi ve yavaş bir şekilde yüzünü bana çevirmeye başladı. Bana biraz baktıktan sonra "O-onlar yaptı." deyiverdi sadece korktuğu o kadar belliydi ki yüzü bembeyaz kesilmişti. Ne demeye çalışıyor diye düşünürken aniden gelen çift el silah sesi ve bir kükreme sesiyle irkildim bu sesi bir yerlerden hatırlıyordum tabi ya ailemin öldürüldüğü günkü çıkan sesti bu ilk başta silah sesine benzer bir ses çıkarıyorlar sonra kulakları sağır eden bası yüksek bir ses... Bu beyaz gözlülerin gözleri beyazdan daha beyazdı. Bedenleri bir insan boyundan daha uzun tahmini olarak 2 buçuk metreyi buluyordu.
Demin yeşilin amansızca baktığı yerde iki adet beyaz gözlü yaratık karşımıza dikilmişti.
Bir an olduğum yerde kaldım. Sanki ayaklarım yere çivilenmişti. Ne nefes alabiliyordum ne de kıpırdayabiliyordum. Onlar ise sanki bizi çoktan bulmuş olmanın rahatlığıyla öylece dikiliyorlardı. Uzun boyları, gövdeleri ve o bembeyaz gözleriyle karanlığın içinde daha da uğursuz görünüyorlardı. Gözlerinin içinde hiçbir şey yoktu. Ne öfke vardı ne merhamet. Sadece boşluk vardı. Ve o boşluk, bakanın içine işliyordu.
İlk kükremeyi duyduğumda içimde bir şey koptu. O ses sanki sadece kulaklarıma değil, doğrudan kemiklerime çarpıyordu. Ardından ikincisi geldi. Sonra bir daha. O sesin ağırlığı her defasında biraz daha artıyor, etrafı da titretiyordu. Ağaçların dalları hafif hafif sallanıyor, toprağın üstündeki kuru yapraklar bile bu uğursuz sesin altında kıpırdanıyordu.
Yeşil’in yüzü bir anda bembeyaz kesildi. Bana baktı, sonra tekrar onlara döndü. O an onun da benden farklı olmadığını anladım. O da korkuyordu. Ama yine de geri çekilmiyordu. Sanki korkuyla savaşmak zorundaymış gibi öylece dikiliyordu.
Ben ise hâlâ ne yapmam gerektiğini düşünüyordum. Kaçmalı mıydık? Saklanmalı mıydık? Yoksa bu sefer gerçekten savaşmamız mı gerekiyordu? Ama soruların hiçbirinin cevabı yoktu. Çünkü onlar çoktan üzerimize geliyordu.
Adımları ağırdı. Çok ağır. Ama her adımlarıyla biraz daha yaklaşıyorlardı. Koşmuyor gibiydiler, sanki bizi avlayacaklarından emin oldukları için acele etmiyorlardı. Bu daha da korkutucuydu. Çünkü sanki bizden değil, zamandan bile güçlüydüler.
Birden Yeşil kolumdan sertçe çekti.
“Hakan!” diye fısıldadı ama sesi neredeyse boğazında kayboldu.
Ben de o an kendime geldim. İçimdeki donukluk bir anda kırıldı. Refleksle Yeşil’in ensesinden tutup onu kendime çektim.
“Koş!” diye bağırdım.
Ve ikimiz birden ormanın içine doğru fırladık.
Arkamızdan gelen o uğursuz sesler hiç durmuyordu. Kükremeler, boğuk hırıltılar ve toprağa vuran ağır adımlar… Her biri ardımızdan geliyor, sanki bize nefes aldırmamak için yarışıyordu. Nefesim kısa sürede parçalanmaya başladı. Göğsüm yanıyordu. Bacaklarım ağırlaşmıştı ama duramazdım. Durursam sadece ben değil, Yeşil de düşerdi.
Ağaçlar sağımda solumda bir gölge gibi geçip gidiyordu. Ayaklarımın altındaki taşlar ve kökler canımı yakıyordu ama fark etmiyordum bile. Tek düşündüğüm şey kaçmaktı. Kaçmak… ve biraz daha zaman kazanmak.
Sonra cebimde ani bir soğukluk hissettim.
İlk başta rüzgâr sandım. Ama değildi. Bu daha farklıydı. Daha keskin, daha derin, daha canlı bir soğukluktu. Elimi hızla arka cebime attım. Parmaklarım Elmas Diş’e değdiği anda içimden bir ürperti geçti.
Onu çıkardım.
Ve o anda ışık patladı.
Bembeyaz, soğuk ve sert bir ışık… Bir anda etrafı gündüz gibi aydınlattı. Gözlerim kamaştı. Elimde bir çakı değil de sanki küçük bir güneş tutuyordum. Işık öyle yoğundu ki, beyaz gözlülerin geldiği karanlık bile ona karşı dayanamadı.
“Elmas Diş’i onlara doğru tut, hemen!” diye haykırdı Yeşil.
Sesinde korku vardı ama aynı zamanda bir kesinlik de vardı. Sanki bunu bekliyordu. Sanki bu anı yıllardır biliyormuş gibiydi.
Hiç düşünmeden kolumu uzattım.
Işık, doğrudan onların üzerine vurdu.
Ve o an…
Durakladılar.
Bir an değil. İki an değil. Sanki üzerlerine görünmez bir taş blok çökmüş gibi öylece kaldılar.
Adımlarını attılar… ama yarım kaldı.
Kollarını kıpırdattılar… ama hareket tamamlanmadı.
Sanki zaman onların etrafında eğilip bükülmüş, sonra da onları olduğu yerde kilitlemişti.
Birkaç saniye boyunca öylece bakakaldım. Gözlerime inanamıyordum. Az önce üstümüze ölüm gibi yürüyen o yaratıklar, şimdi ölü gibi donup kalmışlardı.
Yeşil bana kısa ve sert bir bakış attı.
“Şimdi!” dedi.
Nefesim hızlandı. İçimdeki korku yerini daha başka bir şeye bıraktı. Bir tür vahşete. Bir tür içgüdüye. Sanki bedenim, ne yapmam gerektiğini benden önce biliyordu.
Yanlarına doğru tereddütlü adımlarla ilerledik. Hava bir anda soğumaya başlamıştı. Öyle ki nefesimiz bile görünür gibi hissediliyordu. Beyaz gözlülerin bulunduğu yere yaklaştıkça içime daha ağır bir baskı çökmeye başladı. Sanki onların varlığı bile çevredeki tüm sıcaklığı emiyordu.
Yüzleri artık daha da net görünüyordu. Derileri soluktu. Ölü teni gibiydi. Gözleri hâlâ bembeyazdı ama artık daha korkunç görünüyordu, çünkü o gözlerin içinde bir şey yoktu. Bir şeyin yokluğu bile bu kadar dehşet verici olabiliyorsa, o zaman karşımda gerçekten insan olmayan bir şey vardı.
Yeşil bir adım daha attı ve sesi daha da düştü.
“Kalplerine saplamalısın Hakan… çabuk ol,” dedi.
Ama ben o an başka bir şeyi hissediyordum.
İçimde, nereden geldiğini bilmediğim bir bilgi yükseliyordu. Sanki birisi kulağıma fısıldamış gibiydi. Sanki daha önce bunu yaşamıştım. Sanki ellerim, kafam ve bedenim bu anı önceden tanıyordu.
Bir an duraksadım.
“Bunu nereden biliyorum?” diye geçirdim içimden.
Cevap yoktu.
Ama bedenim beklemiyordu.
Kafamın içindeki o bilinmeyen ses, o bilinmeyen dürtü beni ileri itti.
İlk başta kafalarına saldırmam gerektiğini biliyordum. Bu bilgi nereden geliyordu, bilmiyordum. Ama doğru olduğunu biliyordum. İçimde bir şey bana bunun yanlış olmadığını değil, tek doğru yol olduğunu söylüyordu.
Sol elimdeki elmas dişi sağ elime aldım. İkinci bir düşünceye yer yoktu. İlerledim. İlk beyaz gözlüye yaklaştım. Kalbim göğsüme sığmıyordu. Elim titriyordu. Ama geri dönmedim.
Ve vurdum.
İlk darbe ağır bir ses çıkardı.
Bir daha vurdum.
Sonra bir daha.
Kafası öne doğru düştü ama beden hâlâ donuktu. Ben durmadım. İçimdeki korku yerini öfkeye bırakmıştı. Sanki bütün acılarım, bütün ölümlerim, bütün cevaplanmayan sorularım o darbelerde toplanıyordu.
Sonunda başı gövdesinden ayrıldı.
Bir an durdum. Nefesim kesildi.
Ardından ikinciye döndüm.
Bu sefer daha hızlıydım. Daha serttim. Daha kararlıydım. İçimdeki bir şey artık geri çekilmeme izin vermiyordu. Sanki ben değil de başka biri hareket ediyordu.
İşimi bitirdiğimde iki yaratık da tamamen hareketsizdi. Ama ben bunun yeterli olmadığını biliyordum. Elimdeki elmas dişe baktım. Işığı hâlâ parlıyordu. Ve hiç vakit kaybetmeden kalplerine sapladım.
O an bedenleri bir anda çöktü.
Önce dizlerinin üstüne yığıldılar.
Sonra ağır ağır yere devrildiler.
Toprak, sanki onları yutmak istercesine sessizce açıldı.
Ve birkaç saniye sonra… yok oldular.
Tamamen.
Sanki hiç orada olmamışlardı.
Geriye sadece o soğuk hava ve içime sinen boşluk kalmıştı.
Geri çekildim. Ellerim titriyordu. Nefes nefeseydim. Ne yaptığımı ancak birkaç saniye sonra anlayabildim. Birini öldürmüş değil, sanki bir kâbusu parçalamıştım. Ama ne olursa olsun, artık geri dönüşü yoktu. Demin ne yaptığımı idrak edemiyordum. Bu kadar hızlı davranmam ve hiç tereddüt etmeden elmas dişi bedenlerine saplamam... Bir an beni, benden korkuttu. İçimdeki o soruyu cevaplamak istemiyordum nasıl bu kadar gözü dönmüş bir şekilde bu işi işlemiştim?
Yeşil bana baktı ve dudağının kenarı oynayarak gülümsemeye başladı ardından sinir boşalmadı yaşarcasına kahkahalar atarak yere yığıldı. Yerde biraz daha gülerken birden gülüşlerini yerini hıçkırarak ağlama aldı ne olduğunu anlamlandıramadan yanına doğru eğildim ve onu kaldırmaya çalışırken birden kolumu itti.
"Bırak Hakan kafayı yemek üzereyim, çıldırmanın eşiğindeyim. Beynimdeki sesler susmuyor ben susturmaya çalıştıkça susmuyor lanet olsun şuradan şuraya gitmeye dermanım ve isteğim kalmadı artık"
Bu sözler bende soğuk duş etkisi yaratmıştı. Çünkü yeşilden asla beklemediğim sözleri bunlar. Onu biraz kendi haline bırakıp düşünmeye başladım.
Gümüş damarda bizi ne bekliyordu daha gümüş damara varmadan lastiğimiz patlamış- ya da patlatılmış- iki tane beyaz gözlü peşimize düşmüştü ve yeşil bu hale dönüşmüştü. Elimdeki elmas dişin gücünü de böylece zor yoldan öğrenmiş oldum dedim kendi kendime.
Yeşile biraz zaman bıraktıktan sonra artık gitme zamanı diye iç geçirdim.
"Yeşil artık çok daha geç olmadan gümüş damara varmalıyız yoksa her şey için geç olacak ve sen bunu benden daha iyi biliyorsun artık toparlanman gerek dostum" dedim içten ve samimi bir sesle.
Birkaç dakika böyle oyalandıktan sonra yeşilin koluna girip kaldırdım. Halen yaşadıklarımızın etkisinde olduğumu kanıtlar nitelikte midem bulanıyor, soğuk soğuk terliyorum. Birkaç kilometre ötede olan arabamızla doğru yürüdük. Bu orman çok tekinsiz ama bir o kadar da sakin bir yerdi etrafta hiç kuş sesi duymuyordum sanki ölü bir orman gibiydi.
Biraz yürüdükten sonra arabanın yanına gelmiştik. Yeşil arabanın içine girmemi emreder nitelikte elini arabaya doğru iteledi. Arabanın içine bindikten sonra bir anda bana dönüp "N-nasıl yaptın? Önce kafalarını kesmemiz gerektiğini nereden biliyordun?" aslında bu soruyu ben ona soracaktım ama artık sormamın bir anlamı kalmamıştı çünkü bunun sebebini yeşil de bilmiyordu.
"Bilmiyorum" diye kestirip attım. Yeşil benden tiksinircesine bakıp kafasını ileriye doğru çevirdi.
Birkaç dakika öylece orada oturduk ama artık benim ne kaybedecek vaktim ne de sabrım kalmamıştı hemen arabadan çıktım ve yeşilin de çıkması için elimle işaret ettim. O da beni dinleyerek arabadan indi.
Uzun bir süre yürüdükten sonra gümüş damarı uzaktan seçebiliyordum yani sanırım burası gümüş damardır diye içimden geçiriyordum. Artık lütfen varmış olalım keza her zerrem titriyor acı çekiyordu, yorulmuştum. Yeşile baktım ve gözlerindeki o ışıltıyı gördüm. Sanırım hislerimde yanılmamışım burası gümüş damardı. Gümüş damara doğru ilerlemeye devam ederken yeşile sormak istediğim birkaç soru vardı. Bunlardan biri şöyleydi sesimi toparlayıp boğazımı temizleyerek sordum "Yeşil, bana artık bazı cevaplar borçlusun diye düşünüyorum" kafasını yukarı aşağı sallayarak onaylarcasına bir hareket yapmış ama hiçbir cevap vermemişti. Sözüme kaldığım yerden devam ettim.
"Cevabını en çok merak ettiğim şey: biz bir döngüdeysek ölmüş ya da tam anlamıyla yaşamış sayılmayız değil mi?" gözlerindeki alevi hissedebiliyordum içinde şu an ne tutuyorsa gün yüzüne çıkıyor patlamaya hazır bir volkan gibiydi. "Ne evet ne hayır buna net bir cevabım yok ama mantıken evet." bu soru içime su serpmişti ama kaynar su serinletiyor ama canımı yakıyordu. Serinletiyor çünkü ailem aslında ölmemişti ya da ben mi bu cevabı buna yoruyorum bilmiyordum, canımı yakıyordu çünkü şimdiye kadar yaşadığım her şey ama her şey tamamen bomboş bir şeyden ibaretti. Uzaklara daldım bu sırada arka cebimde çok fazla sıcaklık hissetmiştim o kadar sıcaktı ki hemen elimi atıp elmas dişi dışarıya fırlattım yeşil ne olduğunu anlamlandırmaya çalışırcasına bana ve elmas dişe bakıyordu. Elmas Diş iyice ısı yaymaya başlamış ve kararıp geri beyazlaşıyordu sanki kalp atışı gibiydi. Ve birden ortam kapkaranlık oldu yeşili göremiyor ama duyuyordum. "Ne oluyor! Yeşil neredesin!" diye bağırdım. Ama sesler biranda susmuş ve birden her şey yok olmuş gibi hissetmeye başlamıştım. Neler oluyordu!?...
Hiçbir şey görmüyordum. Ne ellerimi ne ayaklarımı ne de önümü. Sadece karanlık. Öyle yoğun, öyle ağır bir karanlıktı ki sanki üzerime çöküyor, ciğerlerime doluyordu. Nefes almak bile zorlaşmıştı.
“Yeşil!” diye tekrar bağırdım. Sesim hiçbir yere gitmiyordu. Sanki bir boşluğa düşmüştüm de sesim bile o boşlukta yutuluyordu.
Elimi cebime götürdüm. Elmas Diş… O da yok muydu? Yoksa sadece görmüyor muyum? Parmaklarım kumaşa dokundu. Cebim boştu. Donakaldım.
Elmas Diş gitmişti. Birden daha demin elmas dişi fırlattığım aklıma geldi ama şu an hiçbir yeri göremiyordum elmas diş de diğer herşey gibi kaybolmuştu.
Düşünmeye çalıştım ama beynim durmuş gibiydi. Her şey o kadar hızlı olmuştu ki… Elmas Diş’in ısınması, kararıp beyazlaması, kalp atışı gibi… Sonra bu karanlık.
Karanlığın içinden bir karanlık gür sesiyle "Hakan" demişti. Ses çok yakındı. Ve çok tanıdık. Ama Yeşil’in sesi değildi bu. Daha derin, daha… kadim. Sanki bin yıl öncesinden geliyordu.
“Kimsin?” dedim, sesim titriyordu.
Cevap gelmedi. Ama karanlığın içinde bir şey değişti. Sanki birisi nefes alıyordu. Ağır, yavaş, düzenli… Bir canlının nefesi. Ama ne olduğunu göremiyordum.
“Kimsin!” diye bağırdım bu sefer daha sert.
O garip ve gür ses kalbimi çatlatırcasına tekrar konuşmaya başladı "Sakin ol seni uyarmak için zihnini kontrol ediyorum. Şu an gümüş damara yaklaştın ve canını seviyorsam buradan defol!" ses o kadar yüksek ve toktu ki neredeyse kulaklarım eriyip patlayacaktı. Ne diyeceğimi bilemedim kararsızlık etrafımı sarmıştı.
"Sen kimsin?" biraz sessizlik olduktan sonra bu tanıdık ses birden söze girdi içim ürpermişti. Olduğum yerde sıçramıştım. "Bana soru sorma seni son kez uyarıyorum buraya gelme, yok ol!" bu sefer daha sakin bir ses tonu ama bir o kadar da emin konuşuyordu.
"Hayır, asla aileme ne yaptıysanız ben de size aynı şeyi yapmadan bu intikamı sizin boğazınızdan getirene kadar vazgeçmeyeceğim! Bunu böyle bil ve zihnimden defol!"
Bunu dedikten sonra birden elmas diş önümde parladı, demin yoktu diye düşünmüştüm ama şu an tam da önümde yerde duruyordu. Hemen atıldım ve elime aldım çok sıcaktı ama nedenini anlamadığım bir şekilde çok da canım yanmıyordu ama sıcaklığını hissedebiliyordum. İçimden bir his bunun normal olmadığını söylüyordu. Gözlerimi kapattım ve birden hızlı bir sarsıntı başladı o kadar çok hızlıydı ki neredeyse kusacaktım. Gök gürlemesine benzer bir ses çıktı ve yağmur bardaktan boşalırcasına yağmaya başladı gözlerimi hala açamıyordum. Yağmur başıma hızlıca akıyor yanaklarımdan süzülüyordu. Elimdeki elmas dişin sıcaklığı yavaştan yerini normal haline bırakıyor etraf hareket etmiyor sanki zaman yeniden akmaya başlıyordu.
Birden gözlerimi açtım ve yeşil bana anlamsızca ve nefes nefese bakıyordu. Evet demin ne lanet olduysa şimdi sonlanmıştı ve anladığım kadarıyla yeşile bu olmamıştı. Deminki ses kime aitti? Çok tanıdık geliyordu ama anlayamamıştım kimin sesi olduğunu. Yeşil bir süre hiçbir şey söylemeden bana baktı. Gözleri hâlâ hızlı hızlı hareket ediyor, nefesi düzensiz geliyordu. Sanki beni değil de arkamda duran bir şeyi inceliyordu. Bu bakış içimi huzursuz etti.
“Ne oldu sana?” dedi sonunda, sesi kısık ama keskin. “Bir anda durdun… gözlerin… gözlerin değişti Hakan.”
Ne diyeceğimi bilemedim. Az önce yaşadığım şeyi nasıl anlatabilirdim ki? Karanlık… o ses… tehdit… Elmas Diş’ in kaybolup tekrar ortaya çıkması… Bunların hiçbirinin mantıklı bir açıklaması yoktu.
“Ben…” dedim ama devamını getiremedim. Boğazım kurumuştu. “Bir şey gördüm… ya da duydum. Bilmiyorum.”
Yeşil’in yüzündeki ifade bir anda değişti. Kaşları çatıldı. Bu sefer korkudan çok… tanıdık bir şeyle karşılaşmış gibi bakıyordu.
“Ne dedi?” diye sordu hemen.
Bir an duraksadım. Söylesem mi söylemesem mi bilemedim. Ama artık saklamanın bir anlamı yoktu.
“Buraya gelmememi söyledi,” dedim. “Gümüş damara yaklaştığımızı… ve eğer canımı seviyorsam buradan gitmem gerektiğini.”
Yeşil’in dudakları hafifçe aralandı. Gözleri bir anlığına dondu. Sonra hızla toparlandı ama o ilk anı görmüştüm. Bir şeyler biliyordu.
“Başka?” dedi bu sefer daha dikkatli bir tonla.
“Kim olduğunu söylemedi. Ama… sesi…” Yutkundum. “Çok tanıdıktı. Ama çıkaramadım.”
Bu sefer sessizlik oldu. Ama bu az önceki sessizlik gibi değildi. Bu… ağırdı. Altında bir şey saklıyordu.
Yeşil yavaşça başını iki yana salladı. “Başladı…” diye mırıldandı, neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle.
“Ne başladı?” diye hemen atıldım.
Cevap vermedi.
Sinirlerim gerildi. “Yeşil! Artık yeter! Sürekli yarım konuşuyorsun. Bana ya her şeyi anlat ya da—”
“Ya da ne?” dedi aniden, gözlerini dikerek. İlk defa bana bu kadar sert bakıyordu.
Sözler boğazımda düğümlendi. Cevap veremedim.
Birkaç saniye öylece bakıştık. Sonra Yeşil derin bir nefes aldı ve gözlerini kaçırdı.
“Gümüş damara çok yakınız,” dedi. “Ve eğer o… seninle konuştuysa, bu iyiye işaret değil.”
“Kim ‘o’?” dedim hemen.
Bu sefer bana bakmadı bile.
“Yürümeye devam etmemiz gerekiyor,” dedi sadece.
İçimdeki öfke kabardı ama bastırdım. Şu an tartışmanın sırası değildi. Ne oluyorsa oluyordu ve her saniye daha da kötüye gidiyordu. Ama yine de yalnız kaldığımızda ve işler yoluna girdiğinde artık gerekirse şiddete başvurup o ağzındaki ve aklındaki baklaları çıkaracaktım.
Elmas Diş’i tekrar cebime koydum. Bu sefer garip bir şekilde sakindi. Ne sıcak ne soğuk. Sanki… bekliyordu.
Birlikte yürümeye başladık.
Orman daha da sessizleşmişti. Az önce yağan yağmurdan eser yoktu. Toprak bile kuru görünüyordu. Bu hiç normal değildi. Az önce yaşadıklarım gerçekten oldu mu, yoksa…?
Düşüncelerim yarıda kesildi.
Çünkü önümdeki manzarayı gördüm. Dilim damağım kurumuştu.
Gümüş damardı burası.
Ama… hayal ettiğim gibi değildi.
Toprağın ortasında, damar gibi uzanan parlak bir çizgi yoktu sadece. Bütün alan… sanki yarılmıştı. Yer yerinden kopmuş gibiydi. Toprak çatlamış, içinden gümüş renkli bir şey dışarı taşmıştı. Ama bu metal gibi değildi. Daha çok… sıvı gibiydi. Hareket etmiyordu ama canlı gibi duruyordu.
Ayaklarım kendiliğinden yavaşladı.
“Burası…” dedim, fısıltıyla.
Yeşil başını salladı. “Evet,” dedi. “Gümüş damar.”
Ama sesi hiç emin gelmiyordu.
Bir adım daha attım. O anda cebimdeki Elmas Diş bir anda buz gibi oldu.
İrkilerek durdum.
“Yeşil…” dedim.
O da durmuştu. Gözleri gümüş damara sabitlenmişti. Gözlerindeki o dehşet hissedebiliyorumdum birden titremeye ve elini başına götürerek bağırmaya başladı. Delirircesine bağırıyordu dediği kelime tekti
'Geç kaldık!'