10. Bölüm: İçsel Çatışma
'Geç Kaldık’ yeşilin haykırarak söylediği bu söz zihnimde yankılanıyordu. Neye tam olarak geç kalmıştık anlayamamıştım çünkü görünürde herhangi bir anormallik yoktu sahi biz ne beklemeliydik? Ne olması gerekiyordu bilmiyordum. Yeşilin biraz toparlanmasını bekleyerek ona soracağım soruyu düşünüyordum. İlk sorum aslında belliydi nasıl geç kaldık neye geç kaldık çünkü daha gün bitmemiş akşam bile olmamıştı evet zamanımız daralıyordu ama vaktinde gelmiştik.
Yeşile doğru ilerleyip elimi omzuna attım çok fazla terlemişti ve gözlerinden akan yaşı görebiliyordum. Bu durum neden onu bu kadar hüzne boğmuştu anlamak mümkün değildi.
“Geç kaldık derken ne demeye çalışıyorsun yeşil?” yüzünü bana doğru birden çevirdi ve sertçe baktı. Neden öyle baktığını anlamlandıramayarak ayağa kalktım ve tekrar sormaya karar verdim. “Ne oldu yeşil bana da-” derken birden sözümü kesti ve “Sus artık hakan sus her şeyini kaybetmek üzereyim ve bunu anlamayacak kadar aptalsın bu döngü biterse insanlık biter! O malum güneş bir daha asla doğmayabilir!”
Olayın ciddiyetinin farkındaydım ancak bana hakaret etmesi ve bağırarak konuşması canımı çok sıkıyordu. Şimdilik susmayı tercih etmeliyim diye içimden geçirdim.
Birkaç dakika öylece gümüş damara bakıyorduk. Ardından ben birazcık ilerlemeye ve ortaya çıkan gümüş sıvıya bakmak istedim tam yaklaşacağım sırada cebimdeki elmas dişin ısınmaya başladığını hissettim. Sanırım bu bir uyarıydı ve her ne zaman sıkıntılı bir durum olsa elmas dişim ısınmaya başlıyordu, soğumaya başladığı zaman ise benim duygularımı yansıtıyordu. Yani şimdiye kadar böyle olmuştu. Şu Anki durumda ısınmasına aldırış etmemek ve elmas dişi dinlememek aptallık olur diye düşünerek geri çekildim. Yeşilin yanına doğru gitmeye karar verdim. Yeşilin yanına varınca, yeşil birden doğruldu ve “Demin sana sert çıkıştığım için özür dilerim hakan.” deyiverdi. Bunu söylerken gözlerimin taa içine bakıyordu. Samimi gibi gözüküyordu ellerini de serbest bırakmıştı bu onun samimi olduğunu kanıtlar nitelikteydi. İçimdeki bir şey yeşile üzülüyor ve onu anlıyordu ama yaptığı şey yani bana söylediği hakaret hala zihnimdeydi ve bu beni rahatsız ediyordu. Ona belli etmemek için her şeyi denemem gerektiğini biliyordum. Sahi ona belli etsem bu durumda ne değişecekti ki. Önce bana hakaret edip sonra birden gelip özür diliyordu ne kadar özründe içten ve samimi olsa da... Bunu şimdilik içime attım.
Birkaç dakika öylece yan yana oturup gümüş damara baktıktan sonra çok daha geç olmadan kalkmamız gerektiğini düşündüm. Yeşil de böyle düşünecek olacak ki beraber aynı anda ayağa kalktık ve yeşile “Buradan artık gitmeliyiz” dedim. O da beni onaylarcasına yürümeye başladı.
Yeşilin arabasına doğru yavaşça ilerlemeye başladık.
Arabayı uzaktan görmeye başlamıştık. Yeterince büyük olduğu için gözüküyor hatta açık kırmızı renginden dolayı parlıyordu. Güneş yavaştan yukarıdan ayrılıyor yerini aya, geceye bırakıyordu. Bu durum birazcık beni korkutuyor daha doğrusu irkiltiyordu çünkü güneş her battığında, bu daha varlığını tam bilmediğim yaratıklar güçleniyordu.
Arabaya gelince ikimiz de aynı anda söze pek de gerek duymadan arabanın içine girdik.
Arabada birkaç dakika öylece sessiz kaldık ve birbirimize hiçbir şekilde bakmadık. Sanki birbirimizden utanır ya da söyleyeceklerimizin ağırlığını kaldıramayacakmışız gibi bir halimiz vardı. Bu sessizlik içimdeki sesi ortaya çıkarıyordu. İçimden bu durumu analiz ediyordum daha doğrusu şimdiye kadar yaşadığım olayları bir film sahnesi gibi gözümün önünden geçiriyordum. Ailem her aklıma geldiğinde onları nasıl bu kadar çabuk unuttuğum ve ölümlerini içselleştirdiğim aklıma geliyor kafayı yiyor gibi oluyordum. Gözlerimden bir damla yaş akmıştı.
Normal bir insan değildim belki de. Normal bir insan olsam ailemin kanlar içindeki bedenlerini gördükten sonra ertesi gün işe gidip terzi olarak çalışmaya başlamazdım, değil mi? Ama ben yapmıştım. Hiç düşünmeden, hiç sorgulamadan. Sanki onlar hiç var olmamış gibi. Sanki o kahvaltı sofraları, o kavgalar, o sessizlikler, o kavgalar… hepsi bir rüyaymış gibi.
Ama değildi. Onlar ölmüştü. Ben de onları öylece bırakıp gitmiştim. Ya da ölmüşler miydi? Bunlar kafamda dönüp duruyordu, ölüp ölmedikleri. Eğer bir döngüde isek ve geçen de düşündüğüm gibi ne yaşamış ne de ölmüş sayılmazdık. En azından ben öyle umuyordum. Gözlerim tekrar doldu birden. Ağlamayacaktım. Ağlamamalıyım. Ama boğazımda bir yumru büyüyordu, nefes almamı zorlaştırıyordu. Hızlıca kafamı cama çevirdim. Dışarısı iyice kararmıştı. Gümüş damarın o garip ışığı çok uzaktan bile loş görünüyordu. Güneş tamamen batmıştı.
Ya şimdi? Ya o yaratıklar şimdi güçlendiyse?
Cebimdeki Elmas Dişi yokladım parmak uçlarımla. Soğuktu. Ama öyle değil… ölü gibi soğuktu. Sanki o da bekliyordu. Ne için olduğunu bilmediğim bir şeyi. Ya da benim duyguma göre cevap veriyor, tepki veriyordu bu da olabilirdi. Bilmiyorum, emin değildim.
“Hakan.”
Yeşil’ in sesi kısık ve yorgundu. Başımı çevirmeden, “Ne?” dedim.
“Biliyorum… söylediklerim ağırdı. Ama…”
“Ama ne?” Sesim istemeden sert çıktı. “Ama haklı mıydın? Aptal olduğum konusunda?”
Sessizlik.
“Bilmiyorum,” dedi sonunda. “Belki. Belki de hepimiz aptalız. Bu döngüde kaç kez döndük, kim bilir? Ama sen… senin gibi birinin bu kadar çabuk toparlanması… normal değil. Bunu sen de biliyorsun.”
Biliyordum.“Peki ya sen?” dedim bu kez ona dönerek. Yüzü karanlıkta silikti ama gözlerindeki o altın rengi hala parlıyordu. “Sen neden bu haldesin? Neden her şeyi biliyormuş gibi yapıp aslında hiçbir şey bilmiyorsun? Ya da biliyor musun? Neden bana bağırıp sonra özür diliyorsun?”
Cevap vermedi. Sadece direksiyona sarıldı. Parmakları yine bembeyazdı.
“Korkuyorum,” dedi fısıltıyla. “Bunu daha önce hiç yaşamadım. Döngü hep aynıydı. Ama bu sefer… her şey farklı. Sen farklısın. Elena farklı. Ve ben… ben ne yapacağımı bilmiyorum.”
Nee? Neee? Anlamadım ne? Elena mı dedi? Elena’ yı nereden biliyordu? Neler oluyor burada? Sakin olup düşüncelerimi kontrol etmeye çalıştım. Eveleyip gevelemeden direkt soracaktım Elena’yı nereden bildiğini.
"S-sen, s-sen Elena’ yı nereden tanıyorsun?" birden yüzündeki o sıcak ifade gitti yerini soluk ve soğuk bir yüz bıraktı. Yüzünü ve gözlerini benden uzaklaştırmak istercesine solundaki cama baktı ve söze girdi.
“Elena’ yı…” dedi, sesi boğuktu. “Onu senden önce gördüm.”
Ne? Ne dedi şimdi? Beynim durdu sanki. Benden önce mi? Nasıl yani? Elena’ yı benden önce nereden görebilirdi ki? Terzide mi? Hayır, orada ben vardım. O da yoktu. Ya da… acaba başka bir yerde mi?
“Ne demek istiyorsun?” dedim. Sesim çatallı çıktı, istemeden. “Elena’ yı nereden gördün? Onu tanımıyorsun ki sen…”
Yeşil başını cama dayadı. Nefesi buğu yapıyordu camda. “Tanımıyordum” dedi. “Ama biliyorum.”
“Ne biliyorsun?”
“Onun da senin gibi olduğunu. Döngünün içinde olduğunu. Tıpkı senin gibi… uyanmakta olduğunu.”
İçim ürperdi. Ne yani, Elena da mı? O da mı bu boktan döngünün içinde? Peki neden? Neden o? Neden ben? Neden biz? Sahi bu evrendeki herkes, her şey mi döngünün içindeydi?
“Yeşil,” dedim, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak. Ama ellerim titriyordu, fark ettim. “Bana her şeyi anlat. Şimdi. Lütfen.”
Cevap vermedi. Sadece camdan dışarı baktı. Karanlığa. Sanki orada bir şey arıyordu. Ya da bir şeyden kaçıyordu.
“O da senin gibi,” dedi sonunda. “Kayıp. Yalnız. Ve farkında bile değil. Ama o da bir gün öğrenecek. Tıpkı senin öğrendiğin gibi.”
“Ne öğrenecekmişim? O ne öğrenecek?” Sesim yükseldi. İçimdeki o garip his büyüyordu. Sanki bir şeyler çok yanlıştı. Sanki her şey çok daha karmaşıktı.
Yeşil başını çevirdi bana. Gözlerinde o garip boşluk vardı yine. Ama bu sefer içinde bir şey daha vardı. Korku muydu? Pişmanlık mı? Yoksa… suçluluk muydu?
“Her şeyi,” dedi. “Eninde sonunda.”
Uzun bir sessizlik oldu. Arabanın içindeki o ağır, boğucu sessizlik. Ben ne diyeceğimi bilemedim. O da bir şey söylemedi. Sadece öylece durduk. Karanlıkta. Birbirimizden uzaklaşmış gibi. Ama şundan emindim artık bu geçiştirmeler canımı sıkmıştı.
Sonra aklıma bir şey geldi. Birden. Korkunç bir şey.
“Yeşil,” dedim, sesim titriyordu. “O… o benimle aynı şeyi mi yaşadı? Ailesini mi kaybetti? Yoksa… yoksa o da mı öldü?”
Yeşil’ in elleri direksiyonda kasıldı. Parmakları yine bembeyazdı. Cevap vermedi.
Ama cevaba ihtiyacım yoktu. Anlamıştım.
Elena da bendim. Ya da ben onun gibiydim. İkimiz de aynı karanlığın içinde yuvarlanıp duruyorduk. Ve Yeşil… Yeşil bunu biliyordu. Ama söylemiyordu.
Neden?
“Çünkü henüz zamanı değil,” dedi sanki aklımı okurcasına. Sesinde o her zamanki bilge tonu yoktu. Sadece yorgunluk vardı. Ve korku. Ve bu ses onun değil gibiydi emin olamamıştım…
“Ne zamanı?” dedim. “Ne zamanı Yeşil? Ne zaman öğreneceğiz her şeyi? Ne zaman bu lanet olası döngü bitecek?”
“Bitmeyecek,” dedi. “Ya da bitecek. Bilmiyorum. Ama şimdi… şimdi sadece devam etmeliyiz.”
“Nereye?”
“Eve.”
“Hangi ev?”
“Orion’ a.”
Sustum sadece sustum çünkü bende eve yani Orion’ a dönmek istiyordum. Bu günlük bu kadar macera atraksiyon yeterdi. Bana yetmişti. Cevaplar yani daha doğrusu ‘varsa’ cevaplar Orion’ da verilebilir, şimdilik ve bu sefer son kez şimdilik bekleyebilirdi. Artık iyice sabırsızlanıyordum bu cevapsızlık ve belirsizlik sinirimi bozuyordu.
Yeşil cebindeki telefonu çıkardı ve yol yardım olduğunu düşündüğüm bir numara çevirdi. Ve konuşmaya başladı. Ben ise başımı sağa cama doğru çevirip hayaller kurmaya başladım. Ailemle beraber olan hayaller... Mutlu olduğum hayaller...
Hayaller güzeldi güzel olmasına ama gerçek değildi ya o benim içimi çok fena yakıyordu. Yeşile dönüp baktığımda o da uzaklara dalmış bir şeyler düşünüyordu aslında onun ne düşündüğünü tahmin etmek zor olmasa gerek diye düşündüm, çünkü bence şu an o da benim gibi hayallere dalmıştı.
Birkaç saat evet doğruydu tam tamına birkaç saattir burada zifiri karanlıkta hayaller kurarak yol yardımın gelmesini bekliyorduk ya da umuyorduk belki de hiç gelmeyecekti.
Yeşile döndüm ve dudaklarımdan o sözler çıkmaya başladı “Yeşil merak ediyorum da sen kimsin? Yani daha doğrusu bunca bilgi sende neden var? Nasıl var?” yeşil önce bana bakmadı bir iç geçirdi ve önündeki direksiyona usulca bir yumruk attı sonra boğazını temizleyerek söze girdi “ Hakan, senin özelliğin bu sanırım çok soru soran, bol cevap bekleyen biri... o bol cevaplardan bende yok maalesef ki.” bu cevap üstüne biraz sarsılmıştım bu kadar ağır ve bir o kadar da kendince haklı bir cevap beklemiyordum.
Haklı mı? Nesi haklıydı bunun? Neden bu konuda onu haklı bulmuştum? Ne alaka? Biran kendime kızarak içimdeki sesi susturmaya çalıştım etimi elimle sertçe sıkıştırıp canımı yaktım. Yeşili biran haklı bulmak beni, kendi kendime sinirlendirtmişti.
”Verdiğin cevabı anlıyorum ama bu benim için ceva-” birden sözümü kesti “Sende duyuyor musun Hakan?” gözleri fal taşı gibi açılmış birkaç saniyede aldığı soluğun fazlalığıyla bana bakıyordu yüzü buz kesmiş elini başına götürmüş ve cama doğru hareketsizce bakıyordu. “Orada ne var ben hiçbir şey duymuyorum.” dedim. Şaka yapıyormuş gibi hissediyordum, kötü ve ucuz bir şaka. Ama bir dakikadır hareket etmeden aynı noktaya bakıyor ve delirmiş gibi hareketler yapıyordu. Birazcık yeşile doğru kayıp baktığı noktaya baktım ancak hiçbir şey görmüyordum. “Orada ne var yeşil!” diye bağırdım istemsizce ve bana birden dönüp ‘sus’ işareti yaptı. Bende öyle yaptım artık bu durum iyice canımı sıkmaya başlıyordu. Yeşil söyler hakan yapar... bu durum böyle olmamalı diyerek söze tam girecektim ki…
Şu an en son isteyeceğim şey olan kükreme sesini duydum. Ses arabanın arkasından geliyo- derken birden yanağımda bir acı hissettim ve yeşile baktığımda şaşkın bir yüz ifadesiyle bana baktı ve “İki dakikadır seni uyandırmaya çalışıyorum, ne oluyor Hakan iyi misin?”
Ne? Nasıl? Yani bunlar hiç yaşanmadı mı? Nereye kadar olan yaşanmamıştı? Ne oluyor ? Ne oluyor? Deliriyor muyum yoksa? Kafamda tonlarca soru yumağı oluşmuştu. Bundan yeşile bahsetmeli miydim? Bak işte bundan emin değildim o da benden çok şey saklıyordu o yüzden bunu ona açıklamayacaktım ancak gerçekten demin ne olmuştu? Anlamlandırmak çok güçtü. Demin yaşadığım şeyler gerçek değil miydi. Bunları düşünürken yeşilin benden bir cevap beklercesine baktığını fark ettim gözlerinin içine baktığımda garip bir sükunet vardı.”Şey birazcık içim geçmiş bir şey yok sakin ol. Hem bu yol yardım nerede kaldı kaç dakikadır yok?” Kafasını onaylarcasına salladı ve telefonunu çıkarıp yol yardımın numarasını tekrar arattı. Ben tekrar içime döndüm ona bakmayı bırakıp dışarıdaki samanlık ve ay manzarasını - yani kişiden kişiye değişir manzara olup olmadığı- izliyordum.
Az bi zaman geçtikten sonra yol yardım sonunda gelmişti. Arabayı kamyonetin üstüne atıp içeri girmiştik. Yol boyu tamamen sessiz bir şekilde ilerlemiştik. Ben ise içimdeki fırtınaları susturmaya odağımı şu ana vermek için çabalıyordum ancak olmuyordu. Sebebini anlamadığım bir şekilde içimde bir ürperti, sıkıntı vardı. Bu sıkıntıyı dakikalar geçse de aşamıyordum. Hakanın Elena hakkında söyledikleri zihnimde tekrarlanıp duruyordu. Sahi bu esnada Elena neredeydi ve ne yapıyordu? Uyanmış mıydı? Her şeyin farkına varmış mıydı? Yoksa günlük rutin işlerini mi yapıyordu? Kafam patlayacak gibiydi.
Kamyonet sallanıyordu. Yollar bozuktu. Dışarısı zifiri karanlıktı. Ara sıra geçen bir sokak lambasının ışığı yüzüme vuruyor, sonra yine kayboluyordu. Yeşil’ in ensesini görüyordum ön koltuktan. Hiç kıpırdamıyordu. Sanki uyuyordu. Ama uyumuyordu. Biliyordum. O da benim gibi düşünüyordu. Belki de pişmandı söylediklerine. Belki de keşke söylemeseydim diyordu. Ama söylemişti işte. Artık geri almanın bir yolu yoktu.
Elena…
Aklımda canlandırdım onu. Terzi dükkanında ilk gördüğüm an. Uzun boylu, kızıl saçları omuzlarına dökülüyordu. Gözleri ela… bana bakarken içim kıpır kıpır olmuştu. Sonra o evin önünde… boğazıma çakı dayamıştı. Hızlıydı. Korkusuzdu. Ya da korkusuz görünüyordu. Ama aslında korkuyordu. Tıpkı benim gibi. Tıpkı hepimiz gibi. Şimdi neredeydi? Ne yapıyordu? Onun da aklından ben geçiyor muydum acaba? Belki de geçmiyordum. Belki de beni unutmuştu. Belki de hiç hatırlamıyordu bile. Ama ben hatırlıyordum. İstemsizce hatırlıyordum. Sanki bir şey beni ona bağlıyordu. Anlamadığım, çözemediğim bir şey.
Yeşil’in sesi geldi önden. “Hakan.”
Kafamı kaldırdım. “Ne?”
“Neredeyse geldik.”
“Hı.”
Başka bir şey demedi. Zaten diyecek hali yoktu. Benim de yoktu.
aşka bir şey demedi. Zaten diyecek hali yoktu. Benim de yoktu.
Bir süre daha gittik. Sonra kamyonet yavaşladı ve durdu. Dışarı baktım. Orion’un sokaklarıydı. Evimin olduğu yerdi. Kamyonetten indim. Yeşil de indi. Şoföre bir şeyler söyledi, para verdi. Kamyonet uzaklaştı. Yalnız kalmıştık yine. Sessizdik yine. Birbirimize bakmıyorduk yine.
“Yarın,” dedi Yeşil. “Yarın konuşuruz.”
Başımı salladım. Konuşacak ne vardı ki? Konuşacak çok şey vardı aslında. Ama şimdi değildi. Çok yorgundum. Çok bitkindim. Hem bedenim hem aklım yorulmuştu. Sadece uyumak istiyordum. Uyumak ve belki de hiç uyanmamak.
Ama uyanacaktım. Çünkü döngü devam ediyordu. Ve ben onu kırmak zorundaydım. Ya da içinde yok olana kadar yaşamak.
Yeşil’ e arkamı döndüm ve eve doğru yürümeye başladım. Her adımda bacaklarım ağırlaşıyor, gözlerim kapanıyordu. Ama yürüdüm. Eve girdim. Kapıyı kapattım. Işığı açmadım. Karanlıkta duvara yaslandım ve bir süre öylece bekledim. Hiçbir şey düşünmüyordum. Sadece boşluğa bakıyordum.
Ardından birden gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Ağlamamı durduramıyor, hıçkırıklarımı sonlandıramıyordum. Ellerim ayaklarım titremeye ve üşümeye başladım arka cebimdeki elmas dişi zar zor çıkarıp baktığımda o da buz gibi olmuş ve beyaz ışık saçıyordu. Ellerim o kadar titriyordu ki kontrol edemiyordum. Bağırmak istedim ama bağıracak gücümün kalmadığını acı bir şekilde anlıyordum. Boğazımdaki düğüm her yutkunduğumda daha da büyüyordu. Dakikalardır ağlıyordum gözlerimi her sildiğimde yeni gözyaşları akıyor bir türlü bu durumu durduramyordum. Tam tamına 10 dakika boyunca bu krize karşı koyamamıştım. Artık ağlamalarım yavaş yavaş azalıyor yerini keskin bir sessizliğe bırakıyordu. Gözlerim acıyor ama kapanıyordu o kadar yorgun hissediyordum ki göz kapaklarımın kapanmasını durduramadım.
Gözlerimi açtığımda yerde yatıyordum. Ne zaman düştüğümü, ne zaman uyuyakaldığımı hatırlamıyordum. Sadece bir boşluk vardı. Ve o boşluğun içinde Elmas Diş… hâlâ elimdeydi. Hâlâ soğuktu. Hâlâ bembeyaz parlıyordu. Ama artık titreşmiyordu. Sadece duruyordu. Tıpkı benim gibi.
Yavaşça doğruldum. Başım dönüyordu. Midem bulanıyordu. Ama ağlamıyordum artık. Gözyaşlarım kurumuştu. Ya da belki de kalmamıştı. Ne fark ederdi ki?
Elmas Diş’e baktım uzun uzun. O da bana bakıyor gibiydi. Sanki bir şey söylemek istiyordu. Ama susuyordu. Tıpkı Yeşil gibi. Tıpkı herkes gibi.
“Ne yapmamı bekliyorsun?” dedim fısıltıyla. Cevap vermedi. Zaten vermezdi. Sadece bir çakıydı. Değil mi? Sadece bir çakı…
Ama değildi. Biliyordum. O da benim gibiydi. Kayıptı. Yalnızdı. Ve bir şey bekliyordu.
Ne için olduğunu bilmediğim bir şeyi.
Elimi açtım. Çakı avucumun içinde duruyordu. Soğukluğu tenime işliyordu. Ama artık umurumda değildi. Sadece boş boş bakıyordum. Saate baktım saat sabahın sekiziydi ardından gözlerimi birazcık kapattım uyumamak içinde elmas dişi bedenime batırıyordum her şey normaldi taa ki gözlerimi açıp saate bakana kadar...
Saat tam tamına öğlen 2’ yi işaret ediyordu. Bu nasıl? Dün akşam yeşille beraberken olan şey yine başıma gelmişti. Ne oluyordu? Anlayamadığım bir anda zaman falan mı kırılıyordu ama ben fark edemiyordum? İçimde çok garip bir his ve korku vardı.
Saate tekrar baktım. Hâlâ öğlen ikiyi gösteriyordu. Gözlerimi ovuşturdum. Tekrar baktım. Aynı. Ne oluyordu? Dün akşam da aynı şey olmuştu. Yeşil beni uyandırana kadar her şey rüya gibiydi. Ama bu sefer Yeşil yoktu. Sadece ben vardım. Ve Elmas Diş. Elim hâlâ titriyordu. Çakıyı avucumda tuttum. Soğuktu. Buz gibi. Ama bembeyaz ışığı sönmüştü. Sadece duruyordu. Tıpkı benim gibi.
“Ne oluyor?” dedim kendi kendime. Sesim boş duvarlarda yankılandı. Cevap veren olmadı. Zaten kimse yoktu ki. Sadece ben. Ve saat. Ve o lanet olası zaman.
Ayağa kalktım. Bacaklarım hâlâ titriyordu. Ama yürüdüm. Mutfağa gittim. Su içtim. Buz gibiydi. Boğazımdan kayarken sanki bir şeyleri temizliyordu. Ama neyi? Bilmiyordum.
Telefonuma baktım. Yeşil’ e mesaj atmış mıydım? Hatırlamıyordum. Bakıştım. Yoktu. Aramamıştı. Mesaj atmamıştı. Sanki hiç yaşanmamış gibiydi her şey. Ama yaşanmıştı. Biliyordum. Telefonu cebime sokup biraz dışarıya çıkmanın iyi gelebileceğini düşünüyordum. Yavaş yavaş merdivenlerden aşağıya doğru adımlarımı attım bu ev daha yeni yapılmış olmasına rağmen her yeri dökülüyordu. Duvarlardaki yazılara gözlerim dikkat kesildi bu yazı neyceydi bilmiyordum ama asla Türkçe değildi.
Aşağı indiğimde karşıdaki o eski eve baktım Elena ile son kez burada karşılaşmış, boğazıma çakıyı dayamıştı. Aslında çok salam hatunda.. şey yani kadın- pardon kızdı amaan her neyse işte. Bu eski evin tam karşısına geldim ve yolun karşısına geçip evin yanına gittim. İlk geldiğim zamanlar içeride üç gözlü bir yaratık görmüştüm. Biraz daha bakındıktan sonra içeride hiçbir şey olmadığına tekrar emin olup tam arkamı dönecektim ki birden babamı ve annemi o camda gördüm. Gözlerimi ovuşturup tekrar baktım ama orada değillerdi...Birden gözlerim doldu ama bu sefer ağlamayacaktım bu sefer olmazdı hayır.
Sonra düşündüm gözlerimi kaç kez daha ovuşturmam gerekiyordu gerçekliği görebilmek için? Yoksa gerçeklik, o camın arkasındaki o soluk silüetler miydi? Annem ve babam... Onları orada, o yıkık dökük evin içinde gördüğüme yemin edebilirdim. Ama şimdi sadece boş bir cam ve yansıyan gökyüzü vardı. Kalbim, sanki bir elma dilimi gibi ortadan ikiye kesilmiş de içine asit dökülmüş gibi yanıyordu. Bu acı tanıdıktı ama bu seferki farklıydı; daha ağır, daha katı.
Arka cebimdeki Elmas Diş tekrar ısınmaya başladı. Az önce buz gibi olan o metal, şimdi avucumu yakacak kadar sıcaktı. Sanki bana bir şey anlatmaya çalışıyordu. Ya da belki de o da benim gibi bu zaman kırılmalarından rahatsızdı. "Uyan," diyordu sanki her bir zerresiyle. "Gördüğün her şey bir yalan, uyan."
Adımlarımı evin kapısına doğru yönelttim. Ayaklarım benden bağımsız hareket ediyordu. Oysa buraya girmekten korkuyordum. Geçen sefer o kedi üzerime atladığında kalbim yerinden çıkacak gibi olmuştu . Ama şimdi içimdeki o robotik his geri gelmişti . Ailemi orada gördüysem, onları orada bırakamazdım. Ölü ya da diri, döngüde ya da değil... Onlara ulaşmam gerekiyordu.
Evin çürümüş kapısına dokundum. Parmak uçlarım tozlu ahşaba değer değmez zihnimde Yeşil'in sesi yankılandı: "Bu döngü biterse insanlık biter!". Neden bu kadar korkuyordu Yeşil? Neden döngünün bitişini bir kıyamet gibi anlatıyordu? Yoksa kıyamet sadece onun için miydi? Eğer döngü biterse biz özgür mü kalacaktık, yoksa o gümüş sıvının içinde yok mu olacaktık? Bilmiyordum ama Yeşil'in o ağlayan, çaresiz hali gözümün önünden gitmiyordu.
Kapı gıcırtıyla açıldı. Geniz yakan o tanıdık koku yine etrafımı sardı. İçerisi sessizdi, karanlıktı. "Anne?" diye seslendim fısıltıyla. Sesim boş odalarda yankılanıp bana geri döndü. Cevap yoktu. Sadece ahşap zeminin tıkırtısı vardı. Merdivenlere doğru yürüdüm. Her basamakta zamanın biraz daha büküldüğünü hissediyordum. Sanki her adımda bir önceki güne ya da bir sonraki yıla basıyordum.
Üst kata çıktığımda, az önce annemi ve babamı gördüğüm o camın önüne geldim. Dışarıda Orion’ un puslu havası vardı. Sokak lambaları henüz yanmamıştı ama hava iyice kararmıştı. Tam o sırada camda kendi yansımamı gördüm. Ama bu ben değildim. Gözlerim... Gözlerimin bembeyazdı gözlerimi kapatıp açtım ama beyazlık gitmemişti camı kapatıp açtım tekrar baktım ama hayır gözlerim hala bembeyazdı bu neydi? Işık oyunu falan mı?
Korkuyla geri çekildim. Sırtım duvara çarptı. O an Elena’yı düşündüm. O da mı şu an kendi yansımasında başka birini görüyordu?. Yeşil onun da benim gibi olduğunu söylemişti. İkimiz de bu karanlık labirentin içinde, birbirimizden habersiz çıkış arayan iki yabancıydık. Belki de bizi birbirimize bağlayan şey sadece bu döngü değildi. Belki de bu "Zincir" sandığımızdan daha farklı bir düğümle bizi birbirimize bağlamıştı.
Elmas Diş avucumda aniden titreşmeye başladı. Bu seferki ne bir sıcaklık ne de bir soğukluktu; sanki bir kalp atışı gibiydi. Tam o sırada evin derinliklerinden bir ses geldi. Bir tıkırtı değil, bir fısıltı...
“Oğlum...Güzel oğlum...Başaracaksın!”
“Anne!” diye bağırdım bu ses annemin sesiydi evet emindim bu sesin sahibi annemdi ama ortada yoktu tekrar bağırdım “Anne!” cevap gelmedi tekrar bağırdım “Annem neredesin seni çok özledim!” gözlerimden oluk oluk yaşlar akıyordu olduğum yere yığıldım gözlerimi kapattım ve hıçkırıklarımı susturmaya çalışıyordum ama olmuyor başaramıyordum zaman geçtikçe ağlayışlarım ve hıçkırıklarım artmaya başladı ve boş odada yankılanıyordu.
Hıçkırıklarımın yankısı boş odanın çatlak duvarlarında çarpıp parçalara ayrılırken, geriye sadece ağır bir toz kokusu ve kendi nefesimin hırıltısı kaldı. Annem... O ses bir serap mıydı yoksa bu lanet olası evin duvarlarına sızmış bir hayalet mi? "Başaracaksın" demişti. Neyi başaracaktım? Kendi yok oluşumu mu, yoksa Yeşil’in o çok korktuğu döngünün sonunu getirmeyi mi?
Yavaşça doğruldum. Dizlerim titriyordu, sanki kemiklerim etimden ayrılmak istiyordu. Avucumdaki Elmas Diş, annemin sesiyle canlanmış gibi ritmik bir şekilde titremeye devam ediyordu. Artık sıcak ya da soğuk değildi; yaşayan bir parça gibiydi, benimle birlikte nefes alıyordu. Camdaki yansımama tekrar bakmaya korkuyordum ama gözlerim benden bağımsız bir şekilde o kirli cama kaydı.
Beyazlık hâlâ oradaydı. Gözbebeklerimin yerinde iki boş ışık huzmesi duruyordu. Ben miydim bu? Yoksa o beyaz gözlü yaratıklardan birine mi dönüşüyordum? Belki de döngü bizi sadece öldürmüyordu; bizi kendi karanlığına hapsedip o ruhsuz heykellerden birine çeviriyordu.
"Başaramayacağım," diye fısıldadım tozlu havaya. "Ben sadece bir terzi çırağıyım. Ya da öyle olduğumu sanan bir zavallı..."
Tam o sırada Elmas Diş avucumu aniden yakmaya başladı. Öyle bir acıydı ki bu, sanki etim eriyordu. Çığlık atarak elimi açtım ve çakıyı yere düşürdüm. Çakı yere düştüğü an, odanın içindeki tozlar havada donup kaldı. Zaman yine o garip oyunlarından birini oynamaya başlamıştı. Saate baktım; saniyesi saniyesine durmuştu. Gözlerim dönmeye başladım dünya birden altüst olmuştu sonra birden ayaklarımdaki zemin kaymaya başladı yere düştüm gözlerimi kapattmak zorunda kalmıştım anlık olarak gözlerimi açtığımda etraf karanlıktı ve bir ses yankılanıp duruyordu,
“Hepinize sıra gelecek!” bu tehtidi daha önce de duymuştum. Sahi tam olarak ne zaman duymuştum bunu düşünmenin de tam vaktiydi ya hakan, dedim kendi kendime kızarak. Yerde yatarken karanlık, üzerime bir yorgan gibi değil, bir beton blok gibi çöktü.
Yerdeyken biraz daha ileriye eğilerek ve elimi karanlıkta savurarak yere düşen Elmas Diş’ i aradım. Parmaklarım o soğuk metale değdiğinde sanki bir elektrik akımına kapıldım. Çakı artık titremiyordu; bir buz parçası kadar hareketsiz ve bir o kadar da keskindi. Onu elime aldığım an, odadaki tozların havada asılı kalması sona erdi. Zaman, sanki bir baraj kapaklarının açılması gibi tekrar üzerime hücum etti.
Birden yataktan sirkelenerek uyandım. Ne bunların hepsi bir rüyamıydı? Nasıl! Diye bağırdım. Nefes alış verişlerimi kontrol etmeye çalışıyordum ancak başarısız oluyordum saate baktım ve sabahın dokuzuydu ne? Nasıl ya? Bu ne? Anlayamıyordum nasıl oluyordu. İlk uyandığımda saat 8 di sonra baktığımda öğlen iki ve gördüğüm şeyler...Şimdi tekrar uyanıyorum bir bakıyorum saat 9 şu an gerçek miydi? Yoksa zihnim ya da evren bana yeni bir oyun mu hazırlamıştı?
Birden telefonum acı ve yüksek bir sesle çaldı melodi kulaklarımı tırmalıyor, tahammül edemiyordum oysa ki bu benim en sevdiğim müzik grubunun en sevdiğim parçasıydı nasıl olabilirdi?
Bu sıralar çok fazla nasıl, ne, nasıl olabilir, ne oluyor sorularını sormaya başlamıştım. Çünkü yaşadığım şeyler bunu gerektiriyordu. Telefona doğru elimi attım ve telefonu açtım. Telefondaki Elenaydı!
“Hakan ben Elena biliyorum soruların var ama şu an beni dinlemelisin acilen buluşmamız lazım hemde çok acil! Seninle en son görüştüğümüz yer olan o eski eve gel çabuk ol çok acil!”
Artık yeter diye düşündüm bu sefer gerçektende neler oluyordu burada?