İçeriğe geç

Orion

Bölüm 7 · 10 dk okuma

Orion

Bölüm 7

7.Bölüm: Gümüş Damar

7.Bölüm

SUV'un yorgun motoru gecenin mutlak sessizliğinde hırıldarken, farlar önümüzdeki zifiri karanlığı bir bıçak gibi yarmaya devam ediyordu. Yan koltukta, babamın "Elmas Diş" adını verdiği o soğuk metali avucumda sımsıkı tutuyordum; çakının üzerindeki elmaslar tavan lambasının cılız ışığını garip bir şekilde emiyor, sanki etrafındaki karanlığı yutuyordu. Yeşil Bey'in eklemleri direksiyonun üzerinde hâlâ bembeyazdı ve gözleri yolda olsa da zihninin çok daha uzaklarda, damarlarında akan o kadim fısıltıların arasında olduğunu biliyordum.

Neredeyse yirmi dakikadır yolculuk ediyorduk ama bana sanki zaman durmuş gibi geliyordu. Sessizliğin muazzam korkutuculuğu Yeşil Bey'in sözleriyle kesildi:

"Biraz ileride dedemden miras kalma gümüş renkli bir ev var, birkaç gün orada geçirelim." Neden bilmiyorum ama içimde değişik bir his vardı...

Neredeyse yarım saat olmuştu ve Yeşil Bey'in dedesinin evine yaklaşmıştık. Ortam o kadar gergindi ki hiçbir soru sormaya cesaretim yoktu. Ana yoldan artık çıkmıştık; yavaş yavaş sözü geçen evi ve bahçesini görmeye başlamıştık. Bahçesi çok büyük gibi duruyordu; etrafında tahtadan çitler ve ağaçlar vardı, ev sanki perili bir evmiş gibi kasvetli gözüküyordu. Eve iyice yaklaştıktan sonra evin rengini seçebiliyordum. Çok hoş bir rengi vardı, gümüş rengine benziyordu. Yeşil Bey arabayı evin bahçesine doğru sürdü. Arabanın altından gelen sesler yolun kötü olduğuna bir kanıttı; taş sesleri geliyor, toprak kokusu genzimi yakmaya başlıyordu. Sanki normal bir toprak değil gibiydi.

İçeri girdiğimizde eve yakın bir yerde durdu ve biraz bekledi. "İçinde acaba hangi fırtınalar kopuyor?" diye iç geçirdim. Yeşil Bey'e baktığımda hâlâ durmuş, ellerini ensesinin arkasına geçirmiş düşünüyor gibiydi.

"Yeşil Bey," diye seslendim kısık bir sesle. Sesim ıslık çalar gibi cılız çıkmıştı.

Cevap vermedi. Sadece ellerini ensesinden indirip arabanın kapısını açtı ve dışarı çıktı. Ben de onu takip ettim. Dışarıya adım attığımda toprak kokusu çok daha yoğundu; gerçekten normal bir toprak değildi bu, içinde başka bir şey vardı. Rutubetli mi, yanık mı, tam tarif edemiyordum ama burnum bu kokuyu tanımaya çalışırken mideme bir sıkışma geldi. Yeşil Bey evin kapısına yürüdü. Anahtarı yoktu ama kapıya elini dayayıp bekledi, sanki kapının kendiliğinden açılmasını bekliyordu. Birkaç saniye sonra tam olarak öyle oldu. İçeri girerken elimdeki Elmas Diş'i cebime sıkıştırdım. Neden sakladım bilmiyorum; içgüdüseldi. Ev içeriden, dışarıda göründüğünden çok daha büyüktü. Karanlıktı ama Yeşil Bey'in eli duvarda bir şey aradı ve buldu; sarı, loş bir ışık odayı kapladı. Mobilyalar örtülüydü, her yerde ince bir toz tabakası vardı. Uzun süredir kimse gelmemişti buraya.

"Kaç yıldır kimse gelmedi bu eve?" diye sordum.

"15 yıl," diye kestirip attı. 15 yıl... Ben daha 21 yaşındaydım. Yeşil Bey örtülü koltuklardan birine ilerledi ve üzerindeki örtüyü kaldırdı. Altından koyu bordo kadife bir koltuk çıktı. Oturdu ve gözlerini kapattı.

"Hakan," dedi gözlerini açmadan, "bu gece burada uyu. Sorularını biliyorum ama bu gece cevap yok."

"Neden?" dedim, sesimde beklenmedik bir sertlik vardı. Biraz durdu, gözlerini açtı ve bana baktı. Ama sadece baktı, bir şey demedi. Ardından yerinden kalktı ve yanıma geldi. Elini omzuma attı, boğazını temizledi ve söze girdi: "Bak Hakan, şu an ne düşünceler içindesin bilmiyorum ama sana yardım etmek istiyorum. Bugün burada dinlenelim ve yarın daha sakin kafayla ne yapacağımıza bakarız. Hayri Bey de belki seni arar ve nerede olduğunu söyler, şu an onu da düşünmene gerek yok," dedi sakin bir sesle. Aslında onu da anlıyordum; kafasındaki sesler ve birden beyninde beliren cevaplar... Çok korkutucu olsa gerekti. Başımı salladım. Karşı çıkacak ne enerjim ne de argümanım vardı. Yeşil Bey haklıydı; şu an kafam o kadar karışıktı ki doğru bir karar verebileceğimi sanmıyordum.

Yeşil Bey omzumdan elini çekti ve evin içinde yavaş adımlarla ilerlemeye başladı. Ben de arkasından gittim. Koridor uzundu ve her iki yanında kapalı kapılar vardı. Yeşil Bey en sondaki kapıyı açtı ve içeri baktı.

"Burası temizdir, uyu," dedi sade bir şekilde ve kapıyı bana bıraktı. Odaya girdim. Küçük ama boğucu değildi; tek bir penceresi vardı ve dışarısı zifiri karanlıktı. Yatağın üzerindeki örtüyü kaldırdım, altından soluk sarı çarşaflar çıktı. Uzandım ama gözlerimi kapayamadım. Tavanı boş boş izledim.

Hayri Amca neredeydi? O notu bilerek mi bırakmıştı? Bana mı bırakmıştı? Ve Yeşil Bey... Kapı kendiliğinden açılmıştı. Bunu fark etmiştim ama üstüne gitmedim. Neden gitmemiştim? Çünkü bir yerde bunun normal olduğunu hissettim. Bu his nereden geliyordu?

Cebimden Elmas Diş'i çıkardım ve karanlıkta tuttum. Hiçbir ışık yoktu ama çakının üzerindeki elmaslar yine de donuk bir parıltı veriyordu. Sanki kendi içinde bir ışık taşıyordu, dışarıdan almıyordu.

Babam bu çakıya neden "Elmas Diş" demişti? Babamı düşününce içimde her zaman o tanıdık sertlik belirdi ve garip hissettim. Yeşil Bey'le ilk tanıştığımız gün gözyaşlarım su gibi akmıştı ama şu an ağlamak istesem ağlayamam gibi geliyordu. Birazcık uyumaya çalıştım ama bir sağa bir sola dönüyor, bir türlü uyuyamıyordum. Kalkmaya karar verdim. Odadaki büyük pencereye bakmak istedim ve ağır adımlarla kalktım. Usulca cama doğru yaklaştım, perdeyi aralayıp baktım. Dışarısı olabildiğince boştu, etrafta yaşam belirtisi yoktu; her yer tarlalarla doluydu. Biraz ileride bir karaltı gördüm, bu büyük bir şeydi ama ev gibi de değildi. "Etrafta çok ev yoktu, olsa da boştur zaten," diye düşündüm. Karaltıya uzun uzun baktım ama ne olduğunu anlayamadım. Karaltı hareket etmiyordu ama sanki etrafındaki karanlığı daha da koyulaştırıyordu. Gözlerimi kısıp odaklanmaya çalıştım. O an, tarlanın ortasındaki o devasa kütlenin etrafında hafif, puslu bir dalgalanma fark ettim. Sanki hava orada daha yoğundu. Tam o sırada, odanın içindeki hava aniden ağırlaştı; o genzi yakan, ne idüğü belirsiz yanık toprak kokusu odanın içine pencerelerin aralığından sızmaya başladı. Artık gözlerim yaşarmaya başlamıştı; karaltıya bakmak mı bu etkileri yaratmıştı, bilmiyordum. Gözlerimi ellerimle temizledim ve tekrar baktım. Derken... Kaybolmuştu. Demin orada olan kocaman karanlık şimdi birdenbire yok olmuştu. "Hayal görüyorum sanırım," diyerek gözlerimi tekrar ovuşturdum ama o karaltı hâlâ orada yoktu.

Tam o sırada arkamda bir fısıltı duydum; rüzgârın uğultusu değil, daha çok bir kâğıdın yırtılmasına benzeyen o kuru ses:

"Bakma Hakan," dedi Yeşil Bey. Kapı eşiğinde, sanki az önce orada değilmiş gibi aniden belirmişti. Gözlüğünün camları odanın loş ışığında donukça parlıyordu ama bakışları odaya değil, zihninin derinliklerine odaklanmış gibiydi. "Onlar bakılmak için orada değiller. Sadece varlıklarını hissetmeni ve bu korkuyla zihnindeki kilitleri gevşetmeni istiyorlar."

"İstiyorlar derken? Bunlar kim Yeşil Bey ve siz bunları nereden biliyorsunuz?"

Bana baktı, gözlüğünü cebine attı ve elini ensesine götürüp kaşıdı.

"Yarın sana bildiğim ne varsa anlatacağım Hakan ama lütfen artık uyu ve hiçbir şey yapma, lütfen!" dedi sert bir tonla. Ardından odadan ayrıldı ve kapıyı sertçe yüzüme kapattı. Biraz sinirlenmiştim; ne hakla bana böyle davranıyordu? Hiç tanımadığım bir adamın arabasına binip bir eve gelmiştim; normalde asla böyle şeyler yapan biri değildim. Yatağa geri gittim ve uzandım, üstümü örtmek istemedim; hava yeterince sıcaktı zaten.

Sabah kalktığımda her yerim ağrıyordu, yanlış bir pozisyonda uyumuştum. Gözlerime vuran güneş ışığı gözlerimi kamaştırmıştı. Ellerimi gözlerime siper ettim ve güneş ışığından korundum. Her güneş ışığı gördüğümde aklıma rüyamda duyduğum o söz geliyordu: "Güneş senin koruyucundur."

Yataktan doğrulduğumda güneş ışığı odadaki toz zerrelerini dans ettiriyordu. Geceki o boğucu karanlık ve genzi yakan yanık toprak kokusu, sanki hiç var olmamış gibi dağılmıştı.

Odanın kapısını aralayıp koridora çıktım. Ev, gündüz gözüyle daha da tuhaf görünüyordu. Duvarlardaki gümüşi boya, güneş ışığı vurduğunda sanki hafifçe dalgalanıyor; evin yaşayan bir organizma olduğu hissini uyandırıyordu. Koridorun sonundaki mutfak olarak düşündüğüm odadan gelen tıkırtılar üzerine oraya yöneldim.

Yeşil Bey; mutfak masasına yayılmış eski, sararmış haritaların ve üzerine garip semboller kazınmış kâğıtların başında oturuyordu. Önünde dumanı tüten bir çay bardağı vardı ama o, sanki önündeki kâğıtların içinde kaybolmuş gibiydi. Yaklaştığımı fark edince başını kaldırdı. Göz altları morarmıştı; belli ki gece hiç uyumamıştı.

"Uyandın mı?" dedi sesi pürüzlü bir şekilde. "Geceki olanlar için kusura bakma, sert davrandım. Zihnimdeki o fısıltılar bazen kontrolü ele alıyor gibi hissediyorum ve istemeden bir şeyler yapabiliyorum."

Masanın boş bir sandalyesine oturdum. "Bana anlatacağınızı söylemiştiniz Yeşil Bey. Burası neresi? Babamın bu işte rolü ne? Ve o dışarıdaki karaltı, beyaz gözlüler, üç gözlüler... Kim bunlar?"

Boğazını temizledi ve "Bana Yeşil diyebilirsin Hakan," dedi. Ben de onu onaylarcasına kafamı salladım. Ardından karşısındaki sandalyeye oturdum; daha önce hiç böyle bir sandalye görmemişim. Sanki elmas kaplama gibi bir rengi vardı ve üstünde değişik çizgiler mevcuttu.

Yeşil'in önündeki haritaya baktım; burası Orion'un kuş bakışı çizilmiş bir haritasıydı. "Bunu neden açtın?" diye sormak istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Yeşil ise haritaya bakmayı sürdürüyordu. Sanki önümde değil de çok uzaklarda bir şey görüyordu. Parmağını Orion'un kuzey tarafına götürdü; eski maden ocaklarının olduğu bölgeyi işaret ediyordu.

"Bu şehir," dedi ağır ağır, "dışarıdan küçük görünür. Ama içeriden baktığında bir ağ gibi uzanır. Her sokak, her eski bina, her terk edilmiş ev bir yere bağlanır."

Kaşlarımı çattım. "Nereye? Ve sen bunları nereden biliyorsun?"

"Bilmiyorum dedim ya Hakan, bunların hiçbirini bilmiyorum; kelimeler aklıma, biri tarafından zorla kazınmış gibi." Sesi bu sefer daha farklıydı. Öncekiler gibi korku dolu değil, daha çok kabullenmiş gibiydi. Sanki artık bu durumla savaşmayı bırakmıştı.

Ben ona bakarken o hâlâ haritaya bakıyordu. Parmağı Orion’un kuzeyinde sabit kaldı.

"Bak," dedi, sesi kısık ama netti. "Burası 'Gümüş Damar'. Sadece bir maden değil, Zincir’in düğümlerinden biri."

"Düğüm mü?" dedim. Başını hafifçe salladı.

"Düğüm, bu dünyanın altındaki karanlığın yüzeye sızmasını engelleyen bir kilittir Hakan," diye devam etti Yeşil. Gözlerini haritadan ayırıp doğrudan benimkilere dikti. Bu bakışta ilk kez bir netlik vardı; sanki geceki o karmaşa ve zihnindeki fısıltılar bir anlığına susmuştu. "Dedem bu evi buraya rastgele yapmadı. Altımızdaki toprağın gümüş yoğunluğu o varlıkların frekansını bozar. Onları buraya yaklaştırmaz... En azından şimdilik."

Haritanın üzerinde az önce olmayan bir şey vardı: İnce, koyu renkli bir çizgi yavaş yavaş oluşuyordu. Gözlerimi kısmadan bakmaya çalıştım. Çizgi, Orion’un içinden geçerek kuzeye doğru uzanıyordu. Tam bizim bulundumuz noktadan Gümüş Damar’a doğru...

"Yeşil..." dedim yavaşça. O da fark etmişti. Gözleri büyüdü. "Görüyor musun?" diye sordum. Cevap vermedi ama nefes alışverişi hızlandı. Çizgi durmadı, haritanın üzerinde ilerlemeye devam etti ve sonra bir noktada durdu. Küçük bir işaret oluştu: Bir daire. O dairenin içinde tanıdık olmayan harfler belirdi; aynı notta gördüğüm gibi.

Kalbim hızlandı. "Bu..." dedim, "bu aynı yazı!"

Yeşil bir adım geri attı. "Hayır..." diye fısıldadı. "Bu... Bu mümkün değil."

"Ne değil?" diye bağırdım. Bu sefer bana baktı ve yüzündeki ifade ilk defa gerçek bir korkuydu. "Bu bir yer göstermiyor Hakan," dedi titreyerek. "Bu, bir zamanı işaret ediyor."

O an mutfağın içindeki hava değişti. Sanki görünmeyen ama hissedilen bir şey bizi izliyordu. Haritanın üzerindeki o daire yavaşça kararmaya başladı ve içindeki harfler kıpırdadı. Geri çekildim, sandalyem yere sürtündü. Farkında bile olmadan ayağa kalkmıştım. Haritadaki o daire artık sadece kararmıyor, sanki nefes alıyordu. Genişliyor, daralıyor; genişliyor, daralıyor...

"Yeşil!" diye seslendim. Yeşil hareketsiz kalmıştı, ayakları yere mıhlanmış gibiydi. Gözleri haritadan kopamıyordu. Parmakları masanın kenarına yapışmıştı, eklemleri beyazlaşmıştı. "Yeşil, bak bana!"

Başını zorla çevirdi. Gözlerinde o tanıdık boşluk vardı; zihnindeki fısıltılar yeniden onu ele geçiriyordu. "Gümüş Damar'a gitmeliyiz," dedi. Sesi kendi sesine benzemiyordu; düz ve mekanikti. Sanki bu cümleyi kendisi söylemiyordu. "Bu gece. Güneş batmadan önce."

"Neden güneş batmadan önce?" dedim.

O an haritadaki daire bir kez daha kıpırdadı ve yok oldu. Harita dümdüzdü; üzerinde hiçbir şey yoktu. Ne çizgi, ne daire, ne de harfler... Sanki hiç olmamıştı. Eski, sararmış bir kâğıt parçasından başka bir şey değildi artık. Yeşil masaya eğildi ve haritayı avuçlarının arasına aldı. Parmaklarıyla yüzeyini yokladı, sanki gözleriyle değil elleriyle görecekti. Sonra yavaşça bıraktı.

"Gitti," dedi kısık bir sesle.

"Ne gitti? Ne oldu şimdi?" dedim. Cevap vermedi.

Ardından burnundan kanlar damlamaya başladı ve yere yığıldı!

"Yeşil!"

Yanına koştum. Sırtı mutfak dolabına yaslanmıştı. Burnu hâlâ kanıyordu; ince, koyu kırmızı bir çizgi üst dudağına doğru süzülüyordu. Gözleri açıktı ama bakışları boştu; tavana değil, çok daha uzaklara bakıyor gibiydi. Elini tuttum, buz gibiydi.

"Yeşil, duyuyor musun beni?"

Gözleri yavaşça odaklandı, beni gördü. Bir şey söylemek istedi ama sadece dudakları kıpırdadı, ses çıkmadı. Mutfakta bir bez aradım. Tezgâhın üzerinde eski bir bez bulup katladım ve burnuna dayadım. Yeşil'in eli bileğimi tuttu; zayıf ama kararlı bir kavrayıştı.

"Dur," dedi, sesi kırık çıkmıştı. "Bırak."

"Kanıyor ama."

"Biliyorum." Gözlerini kapattı, birkaç derin nefes aldı. "Bu... Bu oldu işte. Zihnimdeki basınç çok yükselince böyle oluyor."

Çömeldim, onunla aynı hizaya geldim. "Kaç zamandır böyle oluyor?" Cevap vermedi; bu da bir cevaptı. Yavaşça doğrulmaya çalıştı. Kolundan tutup destekledim ve onu sandalyesine oturttum. Bardaktaki soğuk çayı uzattım. Bu sefer içmedi, sadece parmaklarının arasında tuttu. Uzun bir sessizlik oldu. Dışarıdan rüzgâr sesi geliyordu, mutfağın penceresi hafifçe titredi.

"Yeşil," dedim usulca, "haritada beliren şey 'bir zamanı işaret ediyor' dediniz. Ne zamanı?"

Gözlerini açtı, tavana baktı. "Bu gece," dedi. "O harfler bu geceyi gösteriyordu."

"Ne olacak bu gece?"

Başını indirdi ve bana baktı. Yüzündeki o yorgunluk hâlâ oradaydı ama gözlerinde yeni bir şey vardı. Korkunun altında, çok derinlerde neredeyse gizlenmiş bir şey: Çaresizlik.

"Gümüş Damar'daki düğüm zayıflıyor Hakan," dedi. "Her döngüde biraz daha zayıflıyor. Bu gece... Bu gece o düğüm tamamen kopabilir."

"Kopunca ne olur?"

"Orion'un altındaki her şey yüzeye çıkar." Bardağı masaya koydu. "Beyaz gözlüler sadece bir belirti. Asıl olan onların arkasındaki şey. O şey şu an hâlâ aşağıda, toprak altında, Zincir'in tuttuğu yerde. Düğüm koparsa..."

Durdu.

"Koparsa?" diye bastırdım.

"Güneş bile yetmez," dedi halsiz bir sesle.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.