İçeriğe geç

Orion

Bölüm 6 · 10 dk okuma

Orion

Bölüm 6

6.Bölüm: Elmas Haneçer

On beş dakika daha beklemeye karar verdim ama böyle boş boş durarak değil. Etrafta Hayri Amca'nın kayboluşu ile ilgili bir şey var mı diye bakındım. Gözlerim artık karanlığa alışmıştı; bir yere baktığımda, tam net göremesem de orada ne olduğunu az çok anlıyordum. Birazcık ilerledim. Ayağımın altındaki taş zemin tıkırdadığında içime bir anda korku salındı, geçenlerde gördüğüm rüya aklıma geldi: "Güneş koruyucundur!"

​Şu an zifiri karanlıktaydım ve Hayri Amca bir anda yok olmuştu. İçimden geçirdim: "Acaba bu beyaz gözlülerin işi miydi?" Bir anda telefonum yüksek sesle çaldı; sanki yüreğim parçalanıyor gibi hissettim ve olduğum yerde sıçradım. Telefonu elime alıp baktım, bilinmeyen bir numaradan aranıyordum. Telefonun beyaz ışığı yüzümü kaplıyor ve ortamı aydınlatıyordu. Gelen çağrıya cevap verdim ve yavaşça telefonu kulağıma götürdüm. Telefonun başındaki her kimse bana cevap vermiyordu; birkaç kez "Alo?" diye seslenmeme rağmen bir ses gelmiyordu. Bir dakika boyunca sessizce bekledim ancak hiçbir ses gelmedi. Biraz daha bekledikten sonra telefon araması birden sonlandırıldı.

​Kafam karışmıştı, "Bu kim?" diye düşünüyordum ama aklıma hiçbir şey gelmiyordu. "Sanırım yanlış numarayı aradılar," diye iç geçirdim, biraz da kızmıştım bu duruma. Telefonu hemen cebime koydum ve dükkanın biraz içlerine doğru yürüdüm. Biraz ileride bir kiler vardı; dışarıdan bakıldığında içi boş gibiydi çünkü hiçbir karaltı görmüyordum. Kilerin içine girmeye karar verdim. Burası çıkışa biraz uzak olduğu için çok ışık almıyordu. Hemen cebimdeki telefonu aldım ve flaşını yakmaya çalıştım. Flaş ilginç bir şekilde başta ışık vermedi, tekrar tekrar denedim; en sonunda yakmayı başarmıştım. Çok küçük bir kiler sayılmazdı, bağırsam sesim yankılanacak kadar büyüktü ama içinde bir şey var mı diye gezindim.

​Her yere baktım ama herhangi bir şey bulamadım; sadece büyük bir kuş tüyü, bir adet elmaslı çakı ve bir sürü kumaş vardı. Burada bir şey bulamayınca dışarı çıkmaya karar verdim. Dışarı çıktığımda sokak lambasındaki ışığa çok fazla bakamıyordum, "Biraz fazla karanlıkta kaldım," diye iç geçirdim. Hayri Amca'nın kayboluşu, zaman su gibi akıp gittikçe beni daha da korkutuyor, endişelendiriyordu.

​Etrafa bakındıktan sonra hâlâ Hayri Amca'dan bir iz yoktu. Aklıma izlediğim dedektif videoları geldi; orada böyle kaybolma durumlarında zorlama var mı diye ilk kapıya ve pencerelere bakıyorlardı. Hemen arkamı döndüm ve kapıya yöneldim. Kapıda, anladığım kadarıyla bir zorlama izi gözükmüyordu; camlar hâlâ yerindeydi, herhangi bir yanlışlık gözükmüyordu. "Keşke..." dedim içimden, "Keşke Hayri Amca'nın telefon numarasını alsaydım, şimdi arardım."

​Biraz daha vakit geçirdikten sonra saate baktım, saat gecenin biriydi. Zamanın bu kadar çabuk geçmesi tüylerimi ürpertmişti. İçeriye tekrar girdim, ne yapacağımı bilemiyordum. Ellerim ve bedenim terlemeye başlamıştı, karnımda değişik bir ağrı vardı ve beynim adeta durmuş gibiydi. Sonradan, Elena için hazırladığımız mavi renkli gül desenli kumaşın arasında bir not kağıdı gördüm. Notu elime aldığımda bilmediğim harflerle bir yazı vardı. Bu alfabe bana hiç tanıdık gelmemişti ve aklıma yıldırım misali bir fikir geldi: Yeşil Bey bu yazıyı biliyor olabilirdi çünkü din adamları çok fazla dil biliyorlardı. Hemen onu arayıp yardım istemeliyim diye düşünmüştüm. Elimi cebime sokup telefonu çıkardım ve rehbere girip Yeşil Bey'in numarasını aradım.

​Telefon ilk çalışta açılmadı, ikinci çalışta yine açılmadı. Üçüncü kez çalıyorken birden açıldı ve Yeşil Bey'in o keskin sesini duydum: "Buyur Hakan," diye seslendi. Hemen söze girdim: "Ye... Ye... Yeşil Bey," diye kekeledim korku ve heyecanla, "Gece sizi rahatsız ettiğim için üzgünüm ancak acil bir durum var." Biraz bekledikten sonra, "Ne oldu? İnşallah sizlik bir durum yoktur, iyisiniz değil mi?" diye cevap verdi. Sesindeki sakinlik beni birazcık sakinleştirmişti. "Hayır, ben iyiyim ama çalıştığım iş yerindeki patronum saatlerdir kayıp ve haber alamıyorum," dedim. Boğazımı temizleyip söze devam ettim: "Ve ayrıca bir kağıt buldum, kağıtta anlayamadığım harfler yazıyordu, bana yardımcı olursunuz diye düşündüm." Biraz bekledikten sonra telefonun arkasından tıkırtı sesleri duydum, ardından Yeşil Bey'in sesi geldi: "Neredesin? Hemen geleyim." Ona adresi verdim ve telefonu kapatarak Yeşil Bey'in gelmesini bekledim.

​Yirmi dakika bekledikten sonra bir arabanın farını gördüm; araç kırmızı renkli bir SUV'ydi. Yaklaştığında gelenin Yeşil Bey olduğunu anladım ve içime anlamlandıramadığım bir ferahlama geldi. Arabadan hemen inip yanıma gelmeye başladı. Yanıma yaklaştıktan sonra ilk sorusu, "O kağıt nerede, bakabilir miyim?" olmuştu.

​Elimdeki kağıdı, titrememi kontrol etmeye çalışarak ve belli etmemeye çalışarak uzattım. Hemen kağıdı aldı ve okumaya başladı. Her kelimesini okudukça göz bebekleri büyüyor gibi hissettim. Ardından yavaş yavaş notu arabanın üstüne bıraktı ve bana baktı. "Burada..." dedi kekeleyerek. Böyle soğukkanlı bir adamın kekelediğini ve terlemeye başladığını görmek beni geriyordu. "Burada 'hepinize sıra gelecek' yazıyor." dedi. Son kelimeyi bitirdikten sonra kalbime bir şey saplanıyormuş gibi hissettim, sanki başım dönüyor gibiydi. Bu söz... Benim rüyada duyduğum sözün neredeyse aynısıydı. Bunu Yeşil Bey'e söylemem gerek diye düşündüm: "Bu yazılan şey... Ben buna yakın bir cümleyi rüyamda görmüştüm!" dedim hızlıca ve şaşkın bir şekilde. "Ben de," diye cevap verdi. Donakalmıştım.

​Yeşil Bey'in "Ben de" itirafı, sokağın üzerindeki o ağır sessizliği bin kat daha ağırlaştırdı. O an anladım ki Orion’da kimse göründüğü kadar yabancı, hiçbir tesadüf de göründüğü kadar masum değildi. Başımın dönmesi şiddetlendi; sanki yer ayağımın altından kayıyor, zihnim o ormandaki karanlık rüyaya geri çekiliyor gibiydi. "Bin çabuk!" dedi Yeşil Bey, sesindeki o her zamanki sükunet tamamen kaybolmuştu. Kapıyı açtı ve beni adeta koltuğa fırlattı. Kırmızı SUV'nin motoru gecenin sessizliğini yırtarak kükredi. Dikiz aynasından dükkana son bir kez baktım; o mavi gül desenli kumaş, tıpkı rüyamdaki o taşlı yolda gördüğüm papatyalar gibi bembeyaz bir ışık altında değil, zifiri bir karanlığın içinde kalmıştı.

​Yol boyunca Yeşil Bey ellerini direksiyona o kadar sert bastırıyordu ki eklemleri bembeyaz olmuştu. "Bu harfler..." dedi, gözlerini yoldan ayırmadan. "Bunlar bildiğin dillerden değil Hakan. Bu, Orion’un derinliklerinde, toprağın altında ve gölgelerin içinde konuşulan kadim bir işaret dili. Beyaz gözlüler harekete geçtiğinde bu harfler de canlanır."

​"Ama neden?" diye bağırdım sesim titreyerek. "Neden 'hepinize sıra gelecek' yazıyor? Babamın, Hayri Amca'nın... Bu insanların suçu ne?"

​"Bu insanların suçu değil Hakan, bu bir zincir ve bu zincir anlıyorum ki kırılmaya başladı." Neler olduğuna anlam veremiyordum, boş boş gözlerle ilerideki yola ve Yeşil Bey'e bakıyordum. Bu bilgileri nereden biliyordu? Bu yazı madem kadim bir dildi, bunu nasıl okumuştu? Aklımda tonlarca soru birikiyordu. Son gaz bir şekilde yolda ilerliyorduk, Orion şehri neredeyse arkamızda kalmıştı. "Nereye gidiyoruz? Ne oluyor Yeşil Bey, bana bir açıklama yap!" diye bağırdım agresif bir şekilde.

​Yeşil Bey, direksiyonu adeta parçalamak istercesine sıkarken derin bir iç çekti. Arabanın farları, zifiri karanlığı bir bıçak gibi yararak ilerliyordu. Orion’un kasvetli silüeti dikiz aynasında küçülürken, Yeşil Bey’in sesi bu sefer fısıltıdan hallice ama bir o kadar da ürperticiydi: "Bağırma Hakan, sadece dinle! Bu bilgileri biliyorum çünkü ben de o zincirin bir parçasıyım. Tıpkı Hayri Bey gibi, tıpkı baban Civan Bey gibi..." Duyduğum isimle sarsıldım. Babamın bu karanlık işlerle ne ilgisi olabilirdi?

​"Sen babamı nereden biliyorsun? Burada ne okuyor Yeşil Bey!" diye avazım çıktığı kadar, fark etmeden bağırmıştım. Ardından devam ettim: "Babam sıradan bir adamdı, sadece huzur istiyordu."

​Yeşil Bey acı bir gülümsemeyle kafasını salladı. "Kimse Orion’da sadece huzur için bulunmaz Hakan. Baban, bu 'beyaz gözlü' lanetine karşı duran kadim bir muhafız birliğinin, yani Zincir’in en güçlü halkalarından biriydi. O kağıtta gördüğün harfler, bizlerin birbirimize bıraktığı sessiz çığlıklardır. Hayri o notu oraya tesadüfen koymadı; sıranın ona geldiğini biliyordu ve bayrağı sana devretti."

​Elimi cebime attım, parmaklarım kilerde bulduğum o soğuk metale çarptı. "Kilerde bir şey buldum," dedim ve Elmas Diş’i çıkarıp arabanın içindeki cılız ışığa tuttum. Yeşil Bey, çakıyı gördüğü an ayağını aniden frene bastı. SUV, toz duman içinde yolun ortasında durdu. Dehşet dolu gözlerle elimdeki nesneye bakıyordu. "Onu... Onu o kilerde mi buldun?" diye sordu, sesi titriyordu. Yeşil Bey yutkundu: "O çakı babanın 'Elmas Diş' dediği silahı. Beyaz gözlüleri güneş ışığı olmadan da durdurabilen tek şey, o elmasların içine hapsedilmiş yoğunlaştırılmış ışıktır."

​"Yeşil Bey, bak yüzüme!" diye bağırdım; sesim arabanın dar kabininde yankılandı. "Babamın bu bıçağa ne dediğini nereden biliyorsun? 'Elmas Diş' ismini babamdan başka kimse bilemezdi. Sen sadece bir hocasın; bu kadim dilleri, bu nişanları nasıl bu kadar iyi tanıyorsun?" Yeşil Bey cevap vermedi, sadece gaza biraz daha yüklendi. "Cevap ver!" diye üsteledim; bu sefer sesim daha titrek ama daha kararlıydı. Yeşil Bey hâlâ sessizdi. Alnından akan ter damlası gözlüğünün kenarından süzülüp direksiyona düştü. "Yeşil Bey! Sana diyorum! Bu kadar bilgiyi nereden biliyorsun?"

​Sonunda Yeşil Bey arabayı sertçe sağa çekip durdurdu. Orion’un puslu ışıkları çok geride kalmıştı; şimdi sadece karanlık ve biz vardık. Bana doğru döndü; gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir boşluk, bir tür dehşet vardı. "Ben de bilmiyorum..." dedi; sesi sanki uzak bir yerden geliyormuş gibi boğuktu. "Zihnimde bu kelimeler yankılanıyor Hakan. O notu gördüğüm an, sanki biri beynimin içinde uyuyan bir kapağı açtı. Bu bilgiler bana ait değil ama sanki hep oradaymış gibi dökülüyorlar." Ellerini dizlerine attı ve sanki daha önce bin metre koşmuş da nefessiz kalmış gibi hızlı hızlı nefes alıp vermeye başladı.

​Bu itiraf beni aldığım cevaplardan daha çok korkuttu. Eğer bu bilgileri Yeşil Bey'e "fısıldayan" birileri varsa, kimin tarafındaydılar? Yeşil Bey’in direksiyonun üzerine kapanmış hırıltılı nefesleri, arabanın içindeki tek sesti. O bilge, sarsılmaz din adamı gitmiş; yerine kendi zihninin içinde kaybolmuş, dehşet içindeki bir adam gelmişti. Ellerini dizlerine vuruşu, sanki içeride uyanan o yabancı fısıltıları susturmaya çalışır gibiydi.

​"Yeşil Bey, kendine gel!" diye bağırdım ve omuzlarından tutup onu sarstım. Gözleri bana odaklandığında, o tanıdık Yeşil Bey’i göremiyordum; sanki göz bebeklerinin arkasında binlerce yıllık tozlu raflar açılmıştı. "Duyuyor musun Hakan?" dedi; sesi bir kağıdın yırtılması kadar kuruydu. "Sesler... Sadece harfleri değil; onların kokusunu, gelişlerini, hatta bin yıl önce kime ne fısıldadıklarını bile biliyorum. Bu ben değilim. Bu bilgiler benim hafızama ait olamaz ama sanki damarlarımda kan yerine bu kelimeler akıyor."

​Hızla geri çekildim. Sırtım SUV’un kapısına çarptı. "Nasıl yani? Biri zihnine mi girdi?"

​"Hayır," dedi kafasını hızla iki yana sallayarak. "Girmediler. Hep oradaydılar. Kilitli bir sandık gibi düşün... O notu gördüğüm an, o nottaki o kadim harfler anahtar oldu ve kapağı kırdı. Baban Civan, Hayri Bey... Onlar bu sandığın anahtarlarını taşıyanlarmış. Ve şimdi... Şimdi hepsi tek tek aradan çekiliyor."

​Titreyen elimle cebimdeki elmaslı çakıyı, babamın "Elmas Diş"ini çıkardım. Çakının üzerindeki küçük elmaslar, arabanın içindeki cılız tavan lambasının ışığını garip bir şekilde emiyordu. Normal bir metal parlamazdı böyle; bu bıçak sanki etrafındaki karanlığı yutuyor, kendi içinde saklıyordu.

​"Eğer bu bilgiler sana fısıldanıyorsa," dedim yutkunarak, "sıradaki adımı da biliyorsundur. Nereye gidiyoruz? Orion arkamızda kaldı, önümüzde sadece karanlık var."

​Yeşil Bey derin bir nefes aldı, gözlüğünü düzeltti. Elleri hâlâ titriyordu ama o panik hali yerini ölümcül bir kabullenişe bırakmıştı. "Şehrin kuzeyindeki eski maden ocaklarına... 'Gümüş Damar' derlerdi eskiden. Orası Zincir’in düğüm noktalarından biridir. Eğer o notta 'hepinize sıra gelecek' yazıyorsa, bu bir tehdit değil, bir infaz ilanıdır Hakan. Birileri Zincir’i koparmaya çalışıyor."

​Arabayı tekrar çalıştırdı. SUV’un motoru bu kez daha boğuk, daha yorgun bir ses çıkardı. Yol kenarındaki kurumuş ağaç dalları, arabanın ışığında devasa parmaklar gibi görünüyor, sanki bizi durdurmak için uzanıyordu. Onları görmüyordum; o beyaz gözlüleri ya da o üç gözlü dehşeti... Ama orada olduklarını, bizi bir çemberin içine aldıklarını hissedebiliyordum. Ormanın derinliklerinden gelen o mutlak sessizlik, en gürültülü kükremeden daha korkutucuydu.

​"Zincir koptuğunda ne olur?" diye sordum, gözlerimi karanlık orman hattından ayırmadan.

​Yeşil Bey direksiyonu sıkarken fısıldadı: "Zincir koparsa koruyacak bir şey kalmaz Hakan. Güneş bir daha doğduğunda uyandığın dünya, senin bildiğin dünya olmayacak. Sadece gölgelerin hüküm sürdüğü, ışığın bir masal gibi anlatıldığı bir yer kalacak."

​Arabanın dikiz aynasına baktım. Orion’un uzaklardaki soluk ışıkları artık tamamen kaybolmuştu. Etrafımızdaki karanlık o kadar yoğundu ki sanki arabanın metal kaportasını fiziksel bir güçle eziyordu. Ne bir baykuş sesi ne bir rüzgar esintisi... Sadece SUV’un lastiklerinin altında ezilen çakıl taşlarının sesi vardı.

​"Yeşil Bey," dedim kısık bir sesle, "Babam... Babam bu çakıyı bana vermedi. Onu Hayri Amca’nın kilerinde buldum. Neden bana kendisi anlatmadı?"

​Yeşil Bey dikiz aynasından bana baktı. Gözlerinde ilk kez bir acıma duygusu gördüm. "Baban seni bu zincirin dışında tutmak için her şeyi yaptı Hakan. Ama kader bazen en iyi saklanan sırları bile gün ışığına çıkarır. Ya da bizim durumumuzda... zifiri karanlığa."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.