Uyandığımda parkenin soğuğu kemiklerime kadar işlemişti. Orion’un o gri, kasvetli sabahlarından biri daha pencerelere tünemişti. Evin içindeki boşluk; sadece eşyasız olmasından değil, içindeki sessizliğin çığlık atmasından kaynaklanıyordu. Ayağa kalktığımda eklemlerim çatırdadı; günlerdir düzgün bir yatak yüzü görmemiştim.
Zihnimde ise tek bir cümle yankılanıyordu: “Güneş koruyucundur!”
Mavi takım elbiseli adamın rüyamdaki sesi, gerçek dünyadaki tüm seslerden daha berrak geliyordu kulağıma. Pencerenin önüne gidip sokağa baktım. Orion’un zayıf güneşi, bulutların arasından sızmaya çalışırken sokağa soluk bir aydınlık veriyordu. Ailemi öldüren o beyaz gözlü şeyin, güneş yüzüne vurduğunda neden bir heykel gibi donup kaldığını şimdi anlıyordum. O an korkunç bir canavar değil, sadece ışığın karşısında savunmasız kalan bir ölüydü.
Karnım yine o tanıdık açlıkla guruldadı ama bu seferki sadece fiziksel bir açlık değildi; cevaplara, bir plana ve intikama açtım. Minibüste kalan annemin ve babamın eşyalarına dokunmaya hâlâ cesaretim yoktu; onlara her baktığımda sanki kalbimin üzerinde bir bıçak ucu geziniyordu.
Ailemin son hâli hafızama bir çivi ile kazınmıştı sanki, aklımdan çıkmıyordu. Ne kadar dışarıdan belli etmesem de içimdeki köz her gün intikam ateşi ile harlanıyordu. Bunu aileme kim ya da kimler yaptıysa bulup cezasını verecektim. Onların o beyaz gözlerini, rüyamda gördüğüm gibi güneş ışığı ile yok edecektim; bunu anlamıştım.
Artık usulca kalkıp elimi yüzümü buz gibi su ile yıkayıp işe gitmem gerekiyordu. Sahi; doğal gaz, elektrik ve su aboneliğini daha yapmamıştım. Bir an önce bu işi de halletmeliydim.
Evden çıktığımda hava; terzi Hayri Bey’in dükkânındaki o temiz gül kokusunun aksine, rutubetli ve isli kokuyordu. Gözlerim yaşarmıştı. Üç gözlü yaratığı gördüğüm o terk edilmiş evin önünden geçerken adımlarımı yavaşlattım. Elena dün orada ne yapıyordu? Elinde bir defter vardı ve bir şeyler yazıyordu. O defterde ne vardı öğrenmek istiyordum. Neden bir çakı taşıyacak kadar tetikteydi ve neden bu kadar hızlı davranabilecek kadar radarları açıktı? Bu kızı ilk gördüğümde hissettiklerimle son gördüğümde hissettiklerim arasında dağlar kadar fark vardı.
Hayri Bey’in yanına gitmeden önce, elimdeki tek kozu, yani güneşin gücünü nasıl kullanabileceğimi düşünmeye başladım. Eğer güneş ışığı onları durduruyorsa, karanlık çöktüğünde Orion’un sokakları sadece sessiz değil, aynı zamanda birer ölüm tuzağıydı.
Dükkâna vardığımda kapının üzerindeki o tıngır mıngır ses çıkaran aksesuar, yine içeri girdiğimi haber verdi. Hayri Bey, dikiş makinesinin başında her zamanki titizliğiyle çalışıyordu. Beni gördüğünde gözlüğünün üzerinden o meşhur bakışını attı.
“Güneş bugün biraz daha parlak, Hakan Kara,” dedi, adımı her zamanki gibi tam söyleyerek. “Umarım bu parlaklık senin de zihnini aydınlatmıştır.”
Ne demek istiyordu? Kafamda bir ton soru işareti belirmişti. Dün gördüğüm rüya ve Hayri Bey’in şimdi güneş ile ilgili sözleri... Sadece ağır bir benzerlik ve inanılmaz bir tesadüf diye düşündüm; daha doğrusu düşünmek istedim.
Yavaşça yanına yaklaşarak sağ elimi Hayri Bey’in omzuna attım. Elena hakkında soru sormak istiyordum ve bunu direkt soracaktım, yani dünkü meseleyi.
"Hayri Amca, bu Elena denen kızı ne sıklıkla buralarda gördün? Sadece iş yerinde mi yoksa dışarıda da görmüş müydün?"
Bana imalı bir bakış attı ve ilk defa gülümsediğini hissettim. "Onu sadece geçenlerde geldiğinde tanımıştım. Ne oldu ki, neden sordun bakalım?"
Yüzümün kızardığını, elimin terlediğini hissettim. "H-h-hiç," deyip kestirip attım ve gözlerimi başka yöne doğru çevirdim.
Hayri Bey elimden tutup ayağa kalktı ve "Hadi otur bakalım. Elena’nın elbisesine başlamamız gerek. Defile bekletilmez," diye yanımda usulca seslendi. Yanına oturdum, benden kalk işareti yaparak geri kalkmamı istedi.
"Bana oradan tezgahın altında, sağdan ikinci çekmecede mavi gül desenli kumaşı getir bakalım," dedi.
Ben de aynen dediği gibi tezgahın yanına gittim ve aşağı eğildim. Sağdan ikinci çekmeceyi açtım; içinde iki sıra farklı renklerde kumaş vardı. Beşinci sırada mavi renkli, gül desenli, dokunma hissiyatı kadifeye benzer bir kumaştı bu. Onu elime aldım, koklamak için burnuma yakınlaştırdım; sanki kiraz çiçeği gibi kokuyordu. O kadar yoğun bir kokuydu ki kumaş değil, bir an kiraz çiçeğinin ta kendisi sandım.
Elime alıp Hayri Bey’in yanına gittim. "Buyurun Hayri Bey," diye uzattım. Benim gözlerimin içine baktı ve "Artık bana 'Hayri Bey' demene gerek yok, 'Hayri Amca' diyebilirsin," dedi ve elimdeki mavi renkli gül desenli kumaşı aldı.
Ben aslında bu işe başladığım iki günden beri hiçbir şey yapmıyordum; sadece izliyor ve getir götür yapıyordum ama yaptığım işe oranla aldığım maaş çok yüksekti. Bunun nedeni neydi acaba, merak ediyordum. Bunu Hayri Amca'ya sorsam mı sormasam mı kararsız kalıyordum. Açıkçası neredeyse bedavadan bu kadar para kazanmak beni huzursuz ediyordu.
Ben bunları kendi kendime düşünürken Hayri Amca birdenbire işi bırakıp bana baktı.
"Buraya yeni mi taşındın? Hiç sormadım, nereden geldin?"
Bunu sormasından korkuyordum. Şimdi gerçekleri söyleyemezdim, o yüzden biraz yalana başvurmam gerekti. Boğazımı temizleyip söze girdim: "Ben üç yıldır iki mahalle ötede oturuyordum Hayri Amca, okul için gelmiştim." Sahi, buralarda okul var mıydı bilmiyordum; umarım doğru atmışımdır bu okul safsatasını.
Hayri Amca bana o meşhur bakışını gözlüğünün üstünden attı ve işine geri döndü. Adam çok soğuktu; ne bir sohbet ediyordu ne de bir şeyler söylüyordu. Sadece işine odaklanmıştı ve o malum sakızı ne zaman görsem çiğniyordu. Yaşına göre dişleri sağlamdı demek ki.
Oturduğu yerden kalktı ve bana bakarak, "Bana şu iki sokak ötede bir ayakkabıcı var, oradan 38 numara gri topuklu ayakkabı getir," dedi.
Oturduğum yerden hızlıca kalktım ve dışarı çıktım. Dışarı çıkarken ses çıkaran aksesuar yine birbirine vurmaya başladı. Bu durum benim iyice sinirimi bozmuştu, artık çok rahatsız edici geliyordu.
Ayakkabıcıya doğru yürürken aklıma annemin topuklu ayakkabılara olan zaafı geldi. Topuklu ayakkabıları, özellikle canlı renkli olanları çok severdi. Bunları düşünürken bir iç çektim. Artık annem yoktu. Nedendir bilmiyorum ama babamdan çok annem aklıma geliyordu; sanırım onunla daha iyi anılarım olduğu içindi. Babamla iyi anım yok denecek kadar azdı. Çok baskıcı bir adamdı; ben ne yapmak istersem isteyeyim sanki bunun tam tersini istiyordu. Bir keresinde ortaokulda babalar ve çocukları için bir etkinlik düzenlenmişti. Babama bunu söylemek için heyecanlı bir şekilde, topuklarımı vura vura gitmiştim ama aldığım cevap bende soğuk duş etkisi yaratmıştı. Gelmeyeceğini ve bu tarz saçma işlerle uğraşamayacağını söylediğini hatırlıyordum. Benimle göz teması bile kurmuyordu. O günkü hayal kırıklığını asla unutmuyorum. Bir cam kırıldığında milyon tane zerrecik ortaya çıkar; bu, babamla olan kötü anıların o zerreciklerinden sadece bir tanesiydi.
Sanırım birkaç yüz metre ötede ayakkabıcıyı görmüştüm. Ondan önce bir ibadet merkezi vardı. Geçenlerde bunu düşünüyordum; acaba bu beyaz gözlü yaratıkları ve üç gözlü yaratığı bir hocaya sormak mantıklı olur muydu? Ya da beni yanlış anlayıp deli mi sanırlardı? Bunu öğrenmenin tek bir yolu vardı: Girip soracaktım. Kendime inanıyordum, bu her şeyden daha önemliydi; birileri bana inanmasa dahi...
Ayakkabıcı biraz bekleyebilir diye düşündüm. Şu an daha önemli bir işim varmış gibi hissettim ve sola dönüp yolun karşısına geçtim. Biraz ilerleyerek ibadethanenin girişindeki yeşil halıya bastım ve içeri girdim. İçeri girmeden önce ayakkabılarımı çıkarmam gerektiğini bilmiyordum; hemen oradaki görevli beni uyardı. Bir dolap kiralayıp ayakkabılarımı o dolabın içine koydum.
İçeri girdikten sonra biraz ilerledim. İleride iki kişi münakaşa ediyordu. Başlarında mavi bir bere, üzerlerinde uzun gömleği anımsatan bir giysi vardı. Altlarında siyah kot pantolon vardı; sanırım bunlar hocalardı. Yanlarına yaklaştım ve biriyle konuşmak için usturuplu bir diksiyon ile söze girdim:
"Merhaba, benim kişisel bir sorum olacaktı. Biriniz ile konuşabilir miyim?" diye sordum.
Kısa boylu hoca, benden uzun olan hocaya baktı ve "Benim ufak bir işim var; buyurun Yeşil Bey'e sorabilirsiniz," dedi ve yanımızdan ayrıldı. Yeşil Bey dediğine göre bu beyefendinin adı Yeşil olmalıydı. Bana doğru döndü, elini koluma attı ve "Buyurun beyefendi, öncelikle isminiz neydi acaba?" diye sordu nazik bir ses tonuyla.
"Hakan, Hakan Kara," diye cevap verdim aynı ses tonuyla.
Bana biraz baktıktan sonra, "Buyurun, sorunuzu sorabilirsiniz," dedi.
Direkt söylersem acaba nasıl karşılayacak diye düşünmeden edemiyordum ama çok düşünmek bana cevap buldurmuyordu. O yüzden ne yaşadıysam, daha doğrusu ne gördüysem her şeyi anlatmalıydım.
"Ben üç gündür buradayım. Buraya gelmeden önce başka bir şehirde ailemle beraber yaşıyordum."
Ailemle beraber yaşıyordum derken boğazımda bir düğüm oluştu ve konuşmakta zorlanmaya başladım. Bunu çok belli etmiş olmalıyım ki bana su ikram etti ve sandalyeye oturttu; kendine de bir sandalye çekti. Yavaşça sözüme devam ettim: "Ailem öldürüldü."
Diyebildim sadece. Gözlerimden yaşlar bardaktan boşalırcasına akmaya başladı. Kalbimdeki acı o kadar canımı yakıyordu ki sanki kalbimi açık kalp ameliyatına almışlar ve bir elma dilimi gibi kesiyorlarmış gibi hissediyordum. Ağlamamı kesemiyordum; sanki günlerdir süren o soğuk hâlim bir anda değişmiş, birine açılmayı bekliyormuş gibiydi. Birkaç dakika böyle geçerken Yeşil Bey elini sırtıma atarak okşamaya başladı. Bu, yanan yüreğime soğuk bir su gibi iyi gelmişti.
"Sakinleş; belli ki çok trajik bir olay yaşamış ve bunu günlerdir içine atmışsın. Bana her şeyi anlatabilirsin, seni istediğin kadar dinler ve kendimce yardım etmeye çalışırım," dedi. Gerçekten bir din adamı gibiydi; her ne kadar benim dinle aram olmasa da o bilge figürü bu adamda görebiliyordum.
"Teşekkür ederim," diyebildim sadece.
Birkaç dakika sonra anca kendime gelmiştim. Gözlerimdeki yaşları bir kâğıt ile sildim ve titreyen sesimi kontrol etmeye çalışarak konuşmaya devam ettim.
"Beyaz gözlü yaratık... Ailemi öldürdü," diyerek devam ettim. Hocanın gözleri fal taşı gibi açılmıştı; alnındaki terleri elindeki peçete ile belli etmeden silmeye çalıştı. Heyecanlandığını anlıyordum ama o, bunu anlamamı istemez bir tavırla sesindeki o hissi bastırarak sormaya başladı:
"Sen nasıl hayatta kaldın?"
Ben kendimi toparlayarak, güçlü durmaya çalışarak, "Güneş ışığı sayesinde sanırım," dedim.
"Nasıl?" diye sordu.
"Güneş ışığı tam yüzündeydi ve hareket edemiyordu; sanki bir ölü gibiydi," diye cevap verdim.
Biraz bekleyip düşündükten sonra, "Telefon numaranı bana verir misin?" diye sordu. Ben de açıkçası çok düşünmeden telefon numaramı vermeye karar vermiştim.
"0578 349 34..."
Telefonuna ağır ağır tuşlara tıklayarak numaramı kaydediyordu. Birazcık telefonuyla uğraştıktan sonra bana döndü ve "Seni arayacağım zaman buraya gelebilir misin? Evin ne kadar uzaklıkta?" diye sordu.
Ben de hemen cevap verdim: "Evim altı sokak ötede, çok da uzakta değil; gelebilirim."
Sözlerimi kafasını sallayarak onayladı. "Tamam o zaman, ben seni arayacağım. Şimdilik görüşmek üzere, kendine iyi bak. Hakan, keşke bu şekilde tanışmasaydık," dedi. Sesindeki üzüntü belli oluyordu.
"Keşke Yeşil Bey," diyerek konuşmayı sonlandırdım, ayağa kalktım ve çıkışa yöneldim.
Çıkmadan önce şöyle bir etrafa baktım; çok gösterişli bir yerdi burası. Halılar, halılardaki desenler, yukarıdaki avizeye kadar ve hatta anlamlandıramadığım duvardaki yazılar ve resimler... Hepsi bir ahenk ile birleşmiş de burayı oluşturmuş gibiydi; bir bütün gibiydi. Ayakkabımı koyduğum dolaba gittim ve cebimdeki dolap anahtarını çıkarıp kilidi açtım. Ayakkabımı giyip dışarı çıktım.
Burada biraz fazla durmuştum. "Umarım Hayri Amca çok kızmaz," diye düşünerek hızlı adımlarla, adeta koşarak ayakkabıcıya gittim. Ayakkabıcıya girdiğimde sanki yüzlerce ayakkabı gözümün önündeydi; hiç bu kadar fazla ayakkabıyı bir arada görmemiştim. Biraz gezdikten sonra Hayri Amca'nın istediği "gri topuklu ayakkabı" gözüme çarpmıştı. Onu hemen alıp kasaya ilerledim, ödemeyi yapıp hızla çıktım.
Koşarcasına bir hızla Hayri Amca'nın yanına gidiyordum. Giderken bir şey fark ettim; ilk geldiğimde buranın havası bana kötü geliyordu ama her geçen gün burnuma gelen fesleğen kokusu daha da güçlenmeye başlamıştı.
Ufaktan terzi dükkânına yaklaşıyordum ancak yaklaştıkça bir tuhaflık seziyordum. Akşam olmasına rağmen ışık falan yanmıyordu. İyice yaklaşıp içeriye baktığımda hiç kimseyi görememiştim. İçeri girdim ve şu lanet aksesuar yine ses çıkardı; ona aldırış etmemeye çalıştım. İçerisi karanlıktı, ışıklar kapatılmıştı ama Hayri Amca ortalıkta yoktu. Diktiği mavi renkli gül desenli kumaş buradaydı, makine çalışmıyordu kapıyı da kilitlememişti. Hayri Amca bir anda nereye kaybolmuştu, anlayamıyordum. Biraz beklemeye karar vermiştim.
Bir saate yakın zaman geçmesine rağmen Hayri Amca ortalıkta yoktu. Artık içimdeki his meraktan korkuya dönüşüyordu.
Hayri Amca neredeydi?