Gözlerimi açtığımda saat sabah 6’ydı.
Dün çok şey yaşamıştım. Terziden çıktıktan sonra hiç beklemediğim bir anda görüntüler görmüştüm. Saniyesi saniyesine gördüğüm hayali hatırlıyordum: üç adet beyaz gözlü yaratık ve aralarındaki üç gözlü yaratık. Sanırım arkadaki yaratık, her neyse, bu beyaz gözlüleri kontrol ediyor gibiydi; beni de geçen gün gözetlemişti. Beni izliyordu ya da ben öyle hissediyordum.
Bunları düşünürken birden aklıma annemin her gün hazırladığı kahvaltılar geldi. Hep beraber sabah erken kalkar, dün neler yaşadığımı münakaşa eder ve güne güzel bir şekilde, ailecek başlardık. Bunu son zamanlarda sıklıkla yapıyorduk. Daha öncesinde böyle bir yaşantımız yoktu; daha çok ben tek başıma kahvaltı yapar ve öyle güne başlardım. Annem ve babam ise benden ayrı, başka zaman kahvaltı yapar, beni yanlarına çok almazlardı. Bunun anlamını, amacını hiçbir zaman algılayamadım.
Bunları kendi kendime söylerken birden aklıma geldi: benim bir işim vardı. Hızlıca hazırlanıp çıkmam lazımdı, saat 9’a yaklaşıyordu. Hemen kalkıp hazırlandım. Önce bir şeyler yemem gerek diye düşündüm ve dışarı çıktım.
Dışarı indikten sonra iki sokak ötede bir lokanta vardı. Sokaklar çok ıssızdı ve garip bir havası vardı; sanki fesleğen kokuyordu.
Lokantadan çıktıktan sonra hemen terziye doğru yola çıktım çünkü artık zamanım kalmamıştı ve ilk iş günümde geç kalmak istemiyordum.
Üçüncü sokağı geçtikten sonra sola döndüm. Hızlı adımlarla ilerlerken dün yaşadığım olay tekrar aklıma geldi ama düşünmek istemedim. Terziye geldiğimde hemen içeri girdim.
Yaşlı adam içerideydi. Sahi, adamın ismini sormayarak büyük kabalık etmiştim. İçeri girerken birden burnuma gül sabunu gibi kokan hoş bir hava yüzüme vurdu. Ceketimi düzelterek,
“Merhaba amca.” diye adama selam verdim.
Adam bana göz ucuyla baktı ve gözlüğünü düzelterek,
“Hoş geldin, Hakan Kara.” diye seslendi.
Neden sadece ismimi kullanmayıp soyismimi de kullandığını anlayamamıştım. Sanırım genel olarak böyle bir konuşma stili var diye düşündüm.
“Sizin dün isminizi sormamıştım, isminiz nedir?” diye sordum, kendime çeki düzen vererek.
“Adım Hayri.” diye cevap verdi.
Soyadını merak ettiğim için sormak istedim. Kendimi hazırlayıp tok bir sesle,
“Soyisminiz neydi, Hayri Bey?” dedim.
Adam bana gözlüğünün üstünden bir bakış attı, sonrasında işine geri döndü. Ardından bana dönüp yutkunarak,
“Sana bugün işi yavaş yavaş öğretmeye başlayacağım. Gel yanıma otur ve beni izle, Hakan.” dedi.
Ben de Hayri Bey’i dinleyerek bir tabure almaya gittim. Tabure almaya giderken geçen günkü gibi etrafın çok temiz olması ve gül kokması dikkatimi çekmişti. Hayri Bey sanırım temizlik hastasıydı.
Tabureyi alıp Hayri Bey’in yanına oturdum. Bana bir elbisenin nasıl dikildiğini anlatmaya başladı. “Çok zor bir iş değil.” diye içimden geçirdim.
Yavaş yavaş alışıyordum, zor değildi. Boğazımı temizleyip,
“Diğer kumaşı ben dikebilir miyim?” diye sordum.
Bana o klasik bakışıyla gözlüğünün üstünden baktı ve gel işareti yaptı. Oturduğu yerden kalktı ve beni oraya oturttu. Ben de yavaş bir şekilde kumaşı dikmeye başladım.
Çok iyi gidiyorken sonlara doğru biraz hatalı dikecektim ki bana dokundu ve,
“Orayı o şekilde yaparsan ileride sorun yaşarsın. Çünkü son diktiğin yer en önemlisidir.” dedi.
Yavaş yavaş bu işi kaptığımı düşünüyordum. İşe geleli dört saat olmuştu, saat şu an 13.00 gibiydi. Kapının üstündeki aksesuar yıngır mıngır ses çıkardı ve bir kız kapıda belirdi. Diğer kızlara oranla biraz daha uzundu. Saçları uzun ve düzdü, gözleri ela, burnu yüzüne oranla küçüktü. Çok dikkatimi çekmişti; bir prenses kadar güzeldi bu kız.
Yavaş yavaş Hayri Bey’e doğru yürüdü ve bir giysi diktirmek istediğini söyledi. Kız, Hayri Bey’e bunu söyledikten sonra bana baktı ve gözleriyle beni baştan aşağı süzdü. Boğazını temizleyerek bana sordu:
“Siz burada yeni misiniz? Ben sizi burada hiç görmemiştim.”
Ben de ayağa kalkıp ona doğru yönümü dönerek,
“Bu işe yeni başladım, buralarda da yeniyim sayılır.” diye cevap verdim.
Kız başta gözlerini kaçırdı ama sözlerime devam ederken gözlerimin içine bakmayı sürdürdü. Hayri amca kıza doğru yürüyerek,
“Bu dediğin giysi nedir?” diye sordu.
Kız,
“Mavi renkte, straplez.” dedi.
Hayri amca kaşını çattı ve elini kıza gel şeklinde işaret etti. Eline plastik bir mezura alıp kızın ölçüsünü aldı. Bu aşamada gözlerimi kızdan kaçırmaya çalıştım. Kuğu gibi gözüküyordu; neden bu kadar ilgimi çektiğini anlamamıştım.
Hayri amca işini bitirdikten sonra kıza,
“İki haftaya hallolur.” dedi.
Kız birden kaşlarını yukarı kaldırıp heyecanlı ve aceleci bir ses tonuyla,
“İki hafta olmaz, bir hafta içinde bitmesi gerekiyor. Defileye yetişmem gerek, bu benim için çok önemli.” dedi ve kaşlarını normale getirip ellerini belinin arkasına attı.
Hayri amca kıza birkaç saniye baktı. Sanırım o sırada bir haftada yetiştirip yetiştiremeyeceğini düşündü.
“Tamam, olur. Bir hafta sonra erkenden burada ol.” diye sözünü bitirdi.
Kız dışarı çıkmadan önce arkasını döndü ve bana baktı. Birkaç saniye gözlerime odaklandı, ardından dışarı çıkıp gözden kayboldu. O kız gözlerimin içine bakarken midemde bir kıpırtı hissetmiştim. Bunu ilk defa yaşıyordum ve anlam verememiştim.
Hayri amcaya bu kızı sormak istiyordum çünkü buraya ilk defa gelmiyor gibiydi.
Hayri amcanın yanına yaklaştım ve kısık, çekingen bir sesle,
“Bu kız kim? Adı ne? Buraya daha önce uğradı mı, Hayri amca?” diye sordum.
Adam her zamanki gibi uzun uzun sustu ve bu süre zarfında işine devam etti. Ardından ağzındaki sakızı çöpe atıp yanıma geldi ve gözümün içine bakarak,
“Onun adı Elena. Buralarda oturuyor, iyi kızdır. Geçenlerde bana kazak diktirmişti. Model olmak istediğini hep söylüyordu, sanırım bu elbiseyi de o yüzden diktiriyor.” dedi ve geri taburesine oturdu.
Yavaştan gün bitiyordu. Akşamları burasının çok daha beyaz gözüktüğünü fark ettim. Dışarıya baktıktan sonra içeriye döndüğümde gözlerim bozuluyor gibi hissediyordum; o derece beyazdı.
Hayri amca dikiş makinesinden kalkıp yanıma ağır ağır geldi ve,
“Bugün bitti, gidebilirsin.” dedi.
Bugün çok bir şey yapmamıştım; hatta daha çok Hayri Bey’i izlemiştim. İşi az çok, en azından dikme işini anlamıştım. Her farklı kumaşta değişik bir dikim şekli vardı.
Dışarı çıktım, Hayri Bey’e selam verdim ve eve doğru adımladım. Eve giderken dün kendimi kaybettiğim yerden geçtiğimde içimde beni rahatsız eden bir duygu vardı ama buna aldırmadan geçmek istedim, kendimi buna zorladım.
Eve doğru ilerlerken, üç gözlü yaratığı gördüğüm yerde öğlen terziye gelen Elena’yı gördüm. Orada ne yapıyordu? Neden oradaydı? diye düşündüm.
Yanına gidip gitmemek konusunda emin değildim ama neden orada olduğunu ve ne yaptığını merak ediyordum. Usulca, ağır adımlarla yanına gittim. Beni görmüyordu; arkasını dönmüş, o terk edilmiş eve bakıyor ve elindeki deftere notlar alıyordu.Birden hızlıca arkasını döndü ve elindeki çakıyı boğazıma dayadı. Korkudan ne yapamayacağımı bilmeyerek, "Şey ııı merhaba" diyebildim sadece.
Gözleri fal taşı gibi açılmıştı ve titriyordu. Ardından hemen çakıyı arkasına götürdü ve rahatlamış gibi göründü.
“Neden arkamdan gelip birden sesleniyorsun? Korkuttun.” dedi.
Bu şehir o kadar da tekinsiz değildi; yani bir kadının çakı taşımasını gerektirecek kadar sorunlu bir yer gibi durmuyordu. Zaten sokaklar çok da dolu değildi.
Yanından bir iki adım uzaklaşıp bir elimi kafama koyarak kaşımaya başladım.
“Özür dilerim, seni korkutmak istememiştim.” dedim. Klasik bir cevaptı ama doğruydu. Ardından devam ederek,
“Burada… bu ıssız evin önünde ne işin var, merak ettim.” diye sordum.
Aslında burada neden olduğundan çok, üç gözlü yaratığı gördüğüm yerde ne işi olduğunu düşünüyordum ama bunu ona söyleyemezdim. Daha hiç tanımıyordum.
Kekeleyerek,
“Hi-i-ç… öyle, geçiyordum ve not defterime bir şey yazarken durakalmışım.” diye cevap verdi. İçimdeki bir his buna inanmadı; pek de inandırıcı bir cevap değildi ama üzerine gidersem yanlış anlaşılırım diye düşündüm.
“Anlıyorum. Sen demin terziye gelen kızdın, değil mi?” diye sordum cesaretimi toplayarak.
Kafasını sallayarak onayladı ve ince sesiyle,
“Evet.” dedi.
Orada adını sormaya cesaret edememiştim ama şimdi içimdeki bir şey beni dürtüyordu. Cesaretimi toplayıp,
“İsmin nedir acaba? Bir de neden öyle bir elbise diktirmek istedin?” diye sordum.
İsmini biliyordum aslında; Hayri Bey söylemişti ama kendi ağzından duymak istedim. Elena bana baktı. Sanki tereddüt ediyordu. Bir süre sessizlik oldu; göz göze bakıyorduk, gözlerini kaçırmıyordu. Bu durum beni utandırmaya başlamıştı, yüzüm kızarıyor gibiydi.
Biraz bekledikten sonra söze girdi:
“Adımı neden merak ediyorsun? Ve o elbiseyi diktirme amacım modellik yapmak. Bir ajansla anlaştım, beni denemek için bir hafta sonra podyuma çağırdılar. Bu benim için çok önemli bir adım.” dedi.
İçimde bir şeyler kırılmış gibi hissettim. Neden böyle hissettiğimi anlayamadım. Yüzüm iyice kızarmıştı. “Adımı neden istiyorsun?” sorusuna geçerli bir cevabım yoktu. O yüzden daha fazla kurcalamadan iyi günler dileyip uzaklaşmak istedim.
“O zaman bir hafta sonra görüşmek üzere. Ben seni daha fazla rahatsız etmeyeyim.” dedim, sesim titreyerek.
Bana biraz daha baktı, sonra gözlerini çevirdi ve,
“İyi akşamlar.” deyip kestirip attı. Benden uzaklaşmaya başladı. Normalden biraz daha hızlı yürüyordu sanki; ya da bana öyle geliyordu.
Oradan ayrılıp artık eve gitmem gerektiğini düşündüm ve eve doğru yürüdüm.
Eve girdiğimde kendimi çok yorgun hissediyordum. Ne zaman bu boş eve girsem aynı hissi yaşıyordum. Minibüsteki eşyaları hâlâ içeri taşımamıştım; çok üşeniyordum. Ayrıca o eşyalara her baktığımda annemin yüzü aklıma geliyor, kalbime bir bıçak saplanıyormuş gibi hissediyordum.
Parkeye uzandım, kollarımı ve ayaklarımı serbest bıraktım.
“Biraz şekerleme yapsam sorun olmaz.” diye düşündüm ve uykuya daldım.
Bir anda sıçrayarak uyandım. Burası benim evim değildi; başka bir evdeydim. Hemen ayağa kalktım ve uzun koridorda ilerlemeye başladım. İlerideki kapının tıkırtısını duydum, ardından kapının açılma sesi geldi.
Kapıdan mavi takım elbiseli bir adam çıktı. İçimde anlamlandıramadığım bir ferahlık hissettim. Yanıma yaklaştı, gözlerimin içine baktı ve elini omzuma attı. Ardından yanımda yürüyerek,
“Yürü.” dedi.
Ben de dediğini yaparak yürümeye başladım.
Uzun bir yürüyüşün ardından evden çıktık ve taşlı bir yola sahip, upuzun ve geniş, beyazlar içindeki bir avluya vardık. Avlunun ortasında sümbüller ve papatyalarla çevrili bir çeşme vardı. Oraya geldik. Mavi takım elbiseli adam eliyle bir yeri işaret etti ve,
“Bak!” diye bağırdı.
Birden yerimden sıçradım ve gösterdiği yere baktım. Üç adet siyah takım elbiseli adam vardı ve gözleri beyazdı. Bir anda dehşete düşmüştüm. Tam kaçmak isterken mavi elbiseli adam beni tuttu ve güneşi işaret etti. Ardından kulağıma yaklaşıp sert ama yakışıklı denebilecek sesiyle,
“Güneşe ve onlara bak! Güneş koruyucundur!” diye bağırdı.
Güneşe baktım ve o beyaz gözlüler…
Evet! Bu çok garipti. Şaşkınlıktan donakalmıştım. Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Şimdi anlıyordum.
Güneş olduğu zaman bu yaratıklar her neyse, zihinleri kapatıyorlardı.
Bir anda sıçrayarak uyandım. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Birden kafamda bir şey belirdi!
Ailemi öldüren şey de beyaz gözlü, siyah takım elbiseli bir yaratıktı. Güneş yüzüne vurduğunda hareketsiz kalıyor, güneş yok olunca kükreyerek harekete geçiyordu.
Bunlar her neyse, güneş zayıf yönleriydi. Peki o üç gözlü yaratık neydi? O da mı güneşten bu şekilde etkileniyordu?
Kafamda milyonlarca soru vardı. Yerimden kalkıp lavaboya yürüdüm; elimi yüzümü yıkamam gerekiyordu. Yıkadıktan sonra tekrar uyumaya karar verdim ve dua ettim:
“Umarım bir daha bu şeyleri görmem.”