Sabah uyandığımda saat 10:45’i gösteriyordu. Başım hafif zonkluyordu ama dün geceki mojito’ların etkisi sandığımdan azdı. Yatakta doğrulduğumda Mira’nın odasından hafif sesler geliyordu – mutfağa gitmiş olmalıydı. Üzerime bol bir sweatshirt geçirdim, saçlarımı dağılmış halde bıraktım ve koridora çıktım.
Mutfakta Mira kahve makinesinin başında duruyordu. Üzerinde gri bir tişört ve eşofman vardı, saçları dağınık bir topuz yapılmıştı. Beni görünce döndü, hafifçe gülümsedi. O gülümseme dün geceki özgür halinden biraz uzaklaşmıştı – sanki sabah ışığı her şeyi biraz daha gerçek kılmıştı.
“Günaydın,” dedi, sesi yumuşak ama biraz çekingen.
“Günaydın,” dedim. Masaya yaklaştım, karşı taraftaki sandalyeye oturdum. Aramızdaki mesafe bir metre kadardı ama sanki daha fazlaymış gibi hissettiriyordu.
Mira iki fincan kahve doldurdu, birini bana uzattı. Parmaklarımız değdiğinde ikimiz de hafifçe duraksadık. O değme bile dün geceki Lila’daki öpücükten sonra farklı geliyordu.
“Başın nasıl?” diye sordu, fincanını tutarken.
“Dayanılır. Senin?”
“Ben de aynı. Biraz susuzluk var ama kahve iyi gelecek.”
Sessizlik çöktü. Kahvelerimizi yudumlarken birbirimize bakıyorduk ama gözlerimiz hemen kaçıyordu. Dün gece dans ederken, öpüşürken her şey çok doğal gelmişti. Şimdi ise sanki ne diyeceğimizi bilemiyorduk.
Mira sonunda konuştu, fincanıyla oynayarak:
“Dün gece… güzeldi, değil mi?”
“Çok güzeldi,” dedim. “Özellikle… kimse bize bakmadı. Özgür hissettim.”
Mira başını salladı, hafifçe gülümsedi.
“Ben de. İlk kez dışarıda… el ele yürürken, öperken… sanki saklanmıyormuşuz gibiydi.”
O cümle havada asılı kaldı. İkimiz de bir şey söylemek istedik ama sustuk. Utangaçlık yine aramıza girmişti.
Telefonum masada titredi. Zeynep’ti.
Zeynep: Kızım dün gece neredeydiniz? Ayça mesaj attı, Alsancak’ta Lila’da gördüğünü söylemiş. El ele miydiniz sahiden? 😏
Mira telefonumu gördü, kaşlarını kaldırdı.
“Dedikodu başladı mı?” diye sordu gülerek.
“Evet,” dedim, mesajı gösterdim.
Mira güldü – kısa, hafif gergin bir kahkaha. “Ne cevap vereceksin?”
Bir an düşündüm, sonra yazdım:
Ben: Evet, oradaydık. El eleydik. Ve evet, yakınız. Çok yakınız.
Gönderdikten sonra telefonu masaya koydum. Mira bana baktı, gözleri parlıyordu.
“Cesur cevap,” dedi.
“Senin cesaretin bulaştı galiba,” dedim gülerek.
Zeynep’ten hemen cevap geldi:
Zeynep: Vay be! Tebrikler kızlar. Ne zaman anlatacaksınız detayları? Kahve içelim mi bu hafta?
Ben: Olur, ayarlarız. Ama acele etmeyin, yavaş yavaş gidiyoruz.
Mira mesajı okuyunca güldü. “Yavaş yavaş… doğru söyledin.”
Kahveler bittiğinde ayağa kalktık. Mutfaktan çıkarken Mira birden durdu, bana döndü.
“Bir şey yapabilir miyim?” diye sordu, sesi alçak.
Başımı salladım.
Mira bir adım attı, kollarını belime doladı. Yavaşça sarıldı. Başımı omzuna yasladım, kokusunu içime çektim. Sarılma uzun sürdü – dakikalarca öyle kaldık. Kalp atışlarını hissediyordum, o da benimkini.
Sonra hafifçe geri çekildi, yüzüme baktı.
“Öpebilir miyim?” diye fısıldadı.
Gülümsedim, başımı hafifçe salladım.
Dudakları benimkilere değdi – yumuşak, kısa, sabah ışığında masum bir öpücük. Ayrıldığımızda ikimiz de gülümsüyorduk.
“Bu… güzel,” dedi Mira.
“Evet,” dedim. “Çok güzel.”
O gün öğleden sonrayı evde geçirdik. Film açtık, battaniyenin altında yan yana oturduk. Ellerimiz battaniyenin altında buluştu, parmaklarımız iç içe geçti. Film boyunca konuşmadık ama o el tutuşu her şeyden daha anlamlıydı.
Akşam olduğunda Mira odasına gitmeden önce kapıda durdu.
“Yarın ne yapalım?” diye sordu.
“Bilmiyorum,” dedim. “Ama seninle olmak istiyorum.”
Mira gülümsedi.
“Ben de.”
Kapılar kapandı ama içimde bir sıcaklık kaldı. Yavaş yavaş ilerliyorduk. Ve bu yavaşlık… hoşuma gidiyordu.