Emniyet binası her zamankinden daha sessizdi.
Great dosyayı masaya bıraktı. Neo’nun fotoğrafı en üstteydi.
Altında: Otopsi raporu. Toksikoloji sonucu. Olay yeri fotoğrafları.
Jihoon karşısına geçti. “Bir şey fark ettin mi?”
Great başını kaldırdı. “Evet.”
Fotoğrafları çevirdi.
Mark. Nina. Pure.
Üçü de ifadelerinde verdı.
“En yakın arkadaşları öldü,” dedi Great. “Biri bile çökmemiş.”
Jihoon kaşlarını çattı. “Nina genelde dramatik tepki verir.”
“Bu sefer vermedi.”
“Pure normalde hassastır.”
“Donuktu.”
“Mark”
“Hiç umurunda değil gibiydi.”
Oda sessizleşti.
Jihoon yavaşça konuştu: “Ya alışkınlarsa?”
Great başını kaldırdı. “Ne demek istiyorsun?”
“Belki bu ilk değil.”
Aynı gün.
Üçü de tekrar çağrılmışti
Bu sefer birlikte değil.
Tek tek.
Mark
Odaya girerken sakindi.
Fazla sakindi.
“Neo senin arkadaştı,” dedi Great. “Ölümüne üzülmedin.”
Mark omuz silkti. “Hayat devam ediyor.”
Jihoon gözlerini dikti. “Bu kadar mı?”
“Ne yapmamı bekliyordunuz? Ağlayıp yerlere mi yatayım?”
Great not aldı.
Soğuk. Duygusuz. Kontrollü.
Nina
Sandalyesine yayılmıştı.
“Onu özlemiyor musun?” diye sordu Jihoon.
Nina dudak büktü. “Alıştım.”
“Alışmak ne demek?”
“Bizim ekipte hep bir şeyler olurdu.”
Great aniden baktı. “Hep mi?”
Nina sustu.
Bir saniye fazla.
“Yanlış anladınız.”
Ama çok geçti.
Pure
En sessizi oydu.
Başını eğmişti.
“Neo hakkında ne hissediyorsun?” dedi Great.
Uzun süre cevap vermedi.
"Sanki… zaten gitmiş gibiydi.”
Great kalemi durdurdu.
“Ne zamandır?”
Pure’nin sesi titredi. “Uzun zamandır.”
Gece
Ofiste sadece ikisi kalmıştı.
Jihoon pencereye bakıyordu. “Bir şey saklıyorlar.”
“Üçü de,” dedi Great.
“Ve aynı şeyi saklıyorlar.”
Jihoon döndü. “Ne?”
Great dosyayı kapattı.
"Bilmiyorum "
***********
Ortalık sessizleş mişti jihoon konuştu:
"Great hastanede olanlar.."
Great kaşlarını kaldırıldı.
"Sorun değil önemi yok"
"Gerçek ten önemi yok mu?"
Great sustu "önemi olması mı gerek li?"
"Hayır.."
"Bir yanlış anlaşılmaydi sadece"
"Evet, haklısın"
Great göz ucuyla baktı sonra yeniden dosya karıştırdi.
******
Sabahın erken saatleri.
Jihoon ve Great hâlâ gece olanları düşünüyordu.
Ofisin kapısı sertçe açıldı. Müdür içeri girdi.
“İkinizi de çağırıyorum. Hemen gelin!” diye bağırdı.
İkisi birbirine bakıp sessizce ayağa kalktı.
Müdür odasında dikildi, yüzünde sert bir ifade.
“Bu iş… erken bitmeli,” dedi.
“Davayı uzatacak her şeyi ben biliyorum. Bu işin gecikmesini istemiyorum.”
Great başını salladı.
“Anladık, müdür.”
(amk sanarsin mahallenin kekosu anladk müdür ne)
Jihoon dudak büktü.
“Gece olanları da biliyor musunuz?”
Müdür gözlerini kısarak onlara baktı.
“Mark’ın evine gidip araştırma yaptığınızı öğrendim. Başkanın oğlu olduğunu unutmayın. Ona dokunamazsınız. Bir adımınız yanlış olursa, bu dava sizden alınır ve başka bir ekibe verilir.”
Jihoon ve Great sessizleşti.
Great’in gözlerinde bir anlık kızgınlık belirdi, ama kendini tuttu.
“Tamam, müdür.”
Müdür devam etti:
“Anladınız mı? Bu dava ciddi. Çocuklar ölüyor, uyuşturucu ağı çözülmeli. Ama bir yanlış adım, her şeyi mahveder.”
Jihoon hafifçe başını salladı, sessizce düşündü:
“Geceki tuzak… Kang Minjae… Mark… Her şey hâlâ tehlikede.”
Great, Jihoon’a kısa bir bakış attı.
“Biliyorum. Ama biz bunu bitireceğiz.”
Müdür derin bir nefes aldı ve odadan çıktı.
Kapı sertçe kapandı.
Jihoon fısıldadı:
“Her şey çok hızlı ve tehlikeli, korkmuyor musun?”
Great soğuk bir sesle cevap verdi:
“Hiçbir zaman ama sen dikkatli ol.”
***********
Okul çıkışıydı
Pure kapının önünde durdu, telefonuna baktı. Kimseyi aramak istemedi.
Yorgundu.
Bir taksi durdurdu.
“Eve,” dedi kısaca.
Şoför başını salladı ve yola çıktı.
İlk başta her şey normaldi.
Ama birkaç dakika sonra yollar tenhalaştı.
Işıklar azaldı. Etraf sessizleşti.
Pure camdan dışarı baktı. “Yanlış yola mı girdik?” diye sordu.
Şoför cevap vermedi.
Araba yavaşladı.
Issız bir yerde durdu.
Motor kapandı.
Pure’nin kalbi hızlandı. “Ne oluyor?” dedi.
Şoför kapıyı açtı. Hiçbir şey söylemeden indi.
Ve uzaklaştı.
Pure panikle kapıyı denedi.
Kilitliydi.
Diğer kapılar da.
Camı yumrukladı. “Hey! Açın!”
Ama kimse yoktu.
O anda bir siluet belirdi.
Yüzünde maske vardı.
Yavaş adımlarla arabaya yaklaştı.
Pure donup kaldı.
Adam elini kaldırdı.
Ve ona… el salladı.
Pure çığlık atmak istedi. Ama sesi çıkmadı.
Adam etrafa bir şeyler döktü.
Sonra birkaç adım geri çekildi.
Pure gözlerini kapattı.
Ağlamaya başladı.
“Lütfen…” diye fısıldadı.
***********
Olay yerine vardıklarında hava hâlâ ağırdı.
Yanmış metal kokusu, benzin kalıntısı ve is…
Hepsi havada asılı kalmıştı.
Taksi yolun kenarında duruyordu.
Kaportası siyaha dönmüş, camları patlamıştı.
İç kısmı tamamen yanmıştı.
Pure’nin bedeni çoktan morga götürülmüştü.
Ama geriye kalanlar…
Her şeyi anlatıyordu.
Great arabaya yaklaştı, eldivenlerini taktı.
“Kapılar kilitliymiş,” dedi.
Jihoon başını salladı.
“İçeriden açılmamış. Yani… kaçma şansı yoktu.”
Great eğildi, yere baktı.
Asfaltın üzerinde koyu lekeler vardı.
Yanmış benzin izleri.
“Biri arabayı durduruyor.
Kilitleyip uzaklaşıyor.
Sonra geri gelip yakıyor.”
Jihoon dişlerini sıktı.
“Bu… planlı.”
Bir polis memuru yaklaştı.
“Başkomiserim, şu bulundu.”
Elinde şeffaf bir poşet vardı.
İçinde…
Bir zarf.
Great’in bakışları sertleşti.
“Yine mi…”
Zarfı dikkatle aldı.
Açtı.
İçinden fotoğraflar çıktı.
Jihoon bir an bakmak istemedi.
Ama baktı.
Ve dondu.
Fotoğraflarda Pure vardı.
Bir kızla.
Eller
İp
Yüzündeki korku
Jihoon nefesini tuttu.
“Bu… gerçek mi?”
Great fotoğrafları inceledi.
“Gerçek gibi duruyor.”
Zarfın arkasını çevirdi.
Orada tek bir cümle vardı:
“Sıradaki kişi siz de olabilirsiniz.”
Jihoon yavaşça konuştu.
“Yani… katil bize mesaj gönderiyor.”
Great başını kaldırdı, etrafına baktı.
Boş yol.
Sessiz sokak.
Kameralar.
“Bizi izliyor,” dedi.
“Uzun zamandır.”
Jihoon ürperdi.
“Peki neden şimdi?”
Great düşündü.
“Çünkü sırlar açığa çıkıyor.
Ve o, kontrolü kaybetmek istemiyor.”
Bir süre ikisi de konuşmadı.
Sadece yanmış arabaya baktılar.
Jihoon sessizce:
“Onları koruyamadık…”
Great ona döndü.
“Henüz bitmedi.”
Jihoon
gözlerine baktı.
“Bitirmeden de bitmeyecek.”
Great sertçe başını salladı.
“Mark ve Nina’yı hemen çağırıyoruz.”
Jihoon derin bir nefes aldı.
“Bu iş artık sadece bir dava değil.”
Great fısıldadı:
“dava değil artık bizimle oyun oynuyor ve bizde kabul ediyoruz."