"Gözlerini açtığında hiç bilmediği bir kulübedeymiş sarışın genç, gerçi gözlerini açmakta bile çok zorlanıyormuş. Onun haraketlendiğini gören Felix, arkadaşını azarlamış.
"Al işte, uyandırdın çocuğu, aptal Jisung!"
"Benim ne suçum var? Tanrım!"
Bu atışmaları duyan genç gülümsemiş istemsizce, ikilinin suratını görebilmek için yattığı yerden doğrulmuş.
"Ah, uyandın demek! Merhaba!" Cıvıltılı bir sesle konuşmuş mavi saçlı olan. Hyunjin ise tutulmuş ona, hele ki o çilleri... Ah, elinde olsa hepsini tek tek sayarmış.
"Dilini mi yuttun sen?" demiş kahverengi, hafif dalgalı saçlara sahip olan çocuk, imalı bir şekilde.
Hyunjin ise bu lafın üstüne göz devirmekle yetinmiş.
"Kapa çeneni Jis, Tanrım... " Güzel arkadaşını azarladıktan sonra bakışlarını Hyunjin'e çevirmiş genç.
"Sen onun kusruna bakma, biraz boşboğazdır kendisi."
Hyunjin, 'Hiç sorun değil!' dermişçesine sallamış başını.
"Neden konuşmuyorsun? Bizden korkmana gerek yok!" Hyunjin bunun üstüne sırıtmış, 'Sizden mi korkacağım ben? Güleyim bari!' demiş içinden."
-İyi de Hyunjin terk edilmiş, güçsüz birisi ve şuan bilmediği bir yerde, bilmediği kişilerin yanında? Neden hiç korkmuyor? Canavardan korkmuştu oysa?
-Küçüğüm, neden korkmamış biliyor musun? Karşısındaki kişi melekten farksızmış çünkü. Hangi deli melekten korkar ki?
"Anladım, sanırım konuşmak istemiyorsun. Pekâlâ, sorun değil!"
"Felix, acıktım ben."
...
"Felix... Felix!"
"Ne var!"
"Acıktım diyorum!"
"Ben de..." Ardından Hyunjin'e dönmüş genç. "Bence sen de açsın." Hyunjin, kibarca olumlu anlamda sallamış başını. Anlaşılan o ki bu üç kişi de açmış.
"Pekâlâ Lix, şimdi günün sorusunu soruyorum: Bu nereden geldiği, kim olduğu belli olmayan, konuşmayan ve garip kıyafetler giyinen, artık her neyse... Onu saraya götürüp sorguya çektikten sonra mı yemek yiyelim yoksa şimdi mi?"
Bunları duyar duymaz sarışın, terlemeye başlamış. Telaşı gözlerinden okunuyormuş. 'Naneyi yemedim mi şimdi!' diyor gibiymiş resmen. Çünkü kendisinin doğup büyüdüğü yerde sorgular şiddetle, tehtidle ve şantajla yapılırmış. Bu güzel ve sevgi dolu diyarda hiç de böyle değilmiş elbette ki. Onun bu hâllerini gören Felix, telaşını yatıştırmaya çalışmış:
"Tamam, sakin ol. Korkulacak bir şey yok, biz periler sorguları basitçe yaparız, uzun da sürmez. Hem ben senin kötü biri olduğunu sanmıyorum, o yüzden ilk bir şeyler atıştıralım."
"Bir saniye, peri mi? Bu hiç iyi değil..." diye düşünmüş genç adam."
-Neden ki?
-Sözümü kesme küçüğüm, anlatıyorum.
"Çünkü büyücüler ve periler düşmanlarmış. Büyücüler perilerden, periler de büyücülerden nefret edermiş. Hem de ölesiye! Çünkü iki taraf ta birbirleri yüzünden çok can vermiş, çok can dökmüş.
Derin bir iç çekmiş mavi olan. "Aslında şu meyve ağacı ormanına gidebiliriz."
"Oradaki meyveler muhafızlar için değil mi?"
"Bir kaç tane yesek ne olur sanki? İki üç tane eksik yiyiversinler. Ölmeyecekler ya!"
Jisung heyecanla ellerini çırpmış. "İşte şimdi aynı dilde konuşuyoruz!"
"Haklısın, ancak önce şu arkadaşa düzgün giysiler bulalım, onu bu kılık kıyafetlerle dışarı çıkarırsak üçümüzü de çiğ çiğ yerler."
"Param yok, hiç bana bakma."
"Hadi ama, pazarlıktan anlıyorsun şuradaki tüccarlardan bir iki şey koparabilirsin Jisung!"
"Pazarlıktan anladığım kısmı doğrudur, ancak dolandırıcılığı tercih ediyorum."
( ... )
"Mükemmel!" diye haykırmış Felix. Hyunjin, üzerindeki her tarafı delik olan beyaz (stili o şekilde) kumaşın içinde oldukça etkileyiciymiş. İçinde atlet de varmış tabii. Altındaki soluk yeşil pantolon ve kahverengi botlar, soluk sarı olan saçlarını daha güzel gösteriyormuş.
"Biliyorum, umarım beni mahkemeye falan vermezler, yoksa ilk bahsedeceğim isim sen olursun ona göre!"
"Aynen Jisung, doğrudur, çok haklısın. Katılıyorum" Alaylı ifadelerini bitirdikten sonra kulübeden ayrılmışlar ve doğru meyve ağacı ormanının yolunu tutmuşlar.
