Kafamda Kerem'in sesi yankılanıyordu. Ergen aşık... Aşık... Aşk...
Aşk bu kadar kolay bir şey miydi? Ben Defne'ye bir günde aşık mı olmuştum? Bu sorunun cevabına kesin bir şekilde "Hayır." derdim fakat şu an buna cevap veremiyordum. Elbette çok hoş bir kızdı. Simsiyah beline kadar uzanan düz saçları, açık kahverengi gözleri, komik rengarenk kıyafetleri, buğday teni ve neredeyse aynı hizada olmamıza sebebiyet veren uzun boyu ile çok güzel, zarif bir kızdı. Zarif? Tamam bu lafımı geri alıyorum. Konuşkanlığıyla beni büyülemiş de olabilir... Aman nereden bileyim ben? Bunları düşünmek de bir o kadar saçma zaten uzun bir ilişkiden çıktığım için boşluktayım sadece o kadar.
Ben bilmem kaçıncı saçma düşünceme son vermeye çalışırken bir müzik sesi duydum. Birkaç saniye sonra Seda Sayan'ın Ah Geceler şarkısının çaldığını fark ettim. Ses çok yüksek gelmiyordu ki Kerem horul horul uyumaya devam edebilmişti. Sesin nereden geldiğini hiç umursamadan sessizce eşlik ediyordum. Kerem uyanıp göz göze geldiğimizde cilveli bir kız gibi şarkıyı söylemeye başladım:
Ah geceler, sensiz geceler...
Kabus gibi çöker geceler
Ayrılıklar vurur beni
Sabahları dar geceler
Ah geceler, sensiz geceler...
Kerem yaptığım mimiklere o kadar çok gülmüştü ki bir an nefesi kesildi. Bense oturduğum yerde ellerimi değişik değişik kıvırtarak sosyal medyadaki kızlar gibi ağzımı cilveli cilveli oynatıyordum. Şarkı bittiğinde Kerem:
-Tamam tamam yeter, gözümden yaş geldi yeter!
-Nasıl buldun bakalım yakışıklı?
-Bir de göz kırpıyor! Rabbim sen bana sabır ver. Oğlum sen deli misin? Gece gece gülme krizine girdim senin yüzünden.
-Fena mı oldu iki eğlendik.
-Herkesi de uyandırmışızdır.
-Şarkıyı ben açmadım ki.
-Nerden geliyor bu saatte?
Ellerimi "Bilmem ki!" dermiş gibi kaldırdım ve bir ses daha geldi. Kerem: "Ne çalıyor şu an?" dedi. Anlam veremediğimi gösteren bir yüz ifadesiyle ona baktım ve çadırdan çıktık. Ekibin yarısı da bizle birlikte çıkmıştı. Herkesin uykulu olduğu ve sesin nereden geldiğini merak ettiği yüzlerinden okunuyordu.
Yusuf, Miraç, Mehmet ve Furkan' ı dans ederken gördğümüzde herkes bakakalmıştı. Çadırdan Necla abla çıkıp onları görünce: "Ne oluyor burda?" diye herkesin aklındaki soruyu patlattı. Miraç hemen lafa atlayıp: "Sonunda siz de katıldınız hadi dansa!" dedi. Necla ablanın elini çekiştirip dans etmeye başladılar. Necla abla da hep bu anı bekliyormuş gibi eşlik etti... Bizse olanları izliyorduk. Özgür birkaç dakika sonra: "Afedersiniz bölüyorum ama yarın erken kalkacağımız için çoğumuzun iyi bir uyku çekmek istediğini varsayıyorum. Sana da çok kırıldım Furki. Oğlum aynı çadırdayız, madem böyle bir eğlenceniz olacak insan beni de çağırır." diye kırıldığını vurguladı. Furkan ise: "Abi valla seni uyandırmaya çalıştım da uykun çok ağırmış, şu an nasıl uyandın ona bile şaşırıyorum." dedi fakat Özgür' ün biraz daha trip modunda olacağı kesindi. Herkes çadırlarına girmeye başladığında Defne ile göz göze geldik ve birbirimize gülümseyip içeri girdik.
Ertesi Sabah
Apar topar otobüse bindik ve yola koyulduk. Kerem keyif almamız için elinden gelenin en iyisini yapıyordu. "Bolu'ya daha önce giden var mı?" diye sorduğunda Özgür: "Ben gitmedim ama çok iyi bir hikayem var müsade varsa anlatayım?" diye atıldı. Kerem çok memnun bir şekilde kafasını salladı ve Özgür gururlu gururlu herkesin onu görebileceği ön tarafa ilerledi. "Şimdi arkadaşlar hazır mısınız? Başlıyorum." dedi Özgür. Hep bir ağızdan "Evet!" diye bağırdık. Özgür başladı hararetli hararetli anlatmaya: "Bilenler vardır ben Bandırmalıyım arkadaşlar. Yazları da Sinop'ta anneannemlerin yazlığı var oraya gideriz." Ali uzun zaman sonra yaşam belirtisi vererek: "Bandırma neresi?" diye sordu. Özgür o kadar bozulmuştu ki yüz ifadesinden anlayabiliyorduk. "İl oğlum bilmiyor musun?" dedi sinirle. Ali: "Plakası kaç?" diye sorunca Özgür: "On buçuk!" diye gürledi. Hepimiz kahkaha atmaya başladığımızda iyice sinirlendi. "Arkadaşlar Bandırma çok büyük bir yer, görürsünüz şehir olacak birkaç seneye kalmaz." diye söylendiğinde Kerem araya girerek: "Özgür, eminiz çok güzel bir yerdir, sen devam et hikayene." dedi. Özgür: "Ali efendi sen susmaya devam et. Kırk yılda bir konuşuyorsun, adamı uyuz ediyorsun." dedi. Ali ağzındaki hayali fermuarı kapatınca Özgür devam etti: "Sinop'ta da anneannem ve dedemin çok yakın aile dostları var. Bir gün dedem kahvehaneye gidiyor ve o aile dostlarının o akşam annemi istemeye geleceğinin dedikodusunu duyuyor. Dedem apar topar eve gelip 'Hadi gidiyoruz!' diyerek annemleri Bandırma'ya götürüyor. Tabi kimse anlam veremiyor, dayım yolda bir ton soru soruyor da dedem 'Yarın yollar kapanacakmış.' cevabını veriyor. Derken..." diye anlatırken Furkan araya girerek: "Derken... Bu bir pasta!" dedi. O kadar ikonik bir andı ki Özgür bile kahkaha atmıştı. Furkan: "Pardon kardeşim devam et sen." dediğinde Özgür gülmesini durdurmaya çalışarak devam etti: "Derken... O aile dostları arıyor ve neredesiniz diye soruyor. Dedem de "Biz Bolu'dayız eve gidiyoruz." diyor. Bunun üzerine aile dostları olacak adam dayımı arayarak bir şekilde durdurmalarını söylüyor. Dayım da petrol ofisinde dedem benzin alırken tekeri patlatıyor. Aradan baya bir süre geçiyor o aile dostları, karısı, oğulları tam tekerlek düzelmişken geliyorlar. Dedem de durumu anneme açıklıyor 'Kızım ben gönderemiyorum, sen uygun bir dille istemediğini söyle.' diyor. O adam şu an benim babam ve hala evliler arkadaşlar." diye gülerek tamamladı hikayesini. "Çok romantik!" dedi Ezgi. Özgür kafasını salladı ve: "Bandırma'dayken dedem öbür dedemlere gideceği zaman 'Hadi Bolu'ya!' der." diye ekledi.
Özgür'ün anne ve babasının hikayesi bizi çok duygulandırmıştı. Yolumuza romantik şarkılarla devam ettik.
Bolu'ya varmıştık.
İlk durağımız Abant Gölü'ydü. Temiz havada kahvaltımızı yaptık ve Necla ablanın otobüse çağırmasıyla yerlerimize geçtik. Necla abla bizi nereye götürdüğünü söylemiyordu. "Sürpriz." diyerek geçiştiriyordu. Pamukkale gibi bir yere varmıştık.
Necla abla: "Akkaya Travertenlerine hoşgeldiniz çocuklar!"
Gördüklerimiz bizi şaşırtmasının yanında büyülemişti de. Bolu'da böyle bir yer olduğunu bilmiyordum. Bizim Yusuf, Miraç ve Mehmet "şifalanacaklarını" düşündükleri için suyu avuçlarına alıp içiyorlardı. Ayaklarıyla kireçli suyun içine giren insanları gösterdiğimizde hiç mideleri bulanmadı ve Necla abla uyarana kadar devam ettiler. Bunlar gerçekten koca bebeklerdi. Defne, Tuğba ve Kübra ortalıkta yoktu. Necla abla Kerem'e onları bulmasını söylediğinde ben de peşinden gittim. Birden omzumda bir el hissettiğimde panikle arkamı döndüm. Ali... "Hayırdır?" diye panikle geriledim. Bu çocuk normal görünmüyordu. "Daha önce gelmiştim ben buraya, siz de kaybolmayın diye geliyorum." dedi ama bana daha çok. "Kızları ben ele geçirdim, sıradaki kurbanlarım sizsiniz." demiş gibi gelmişti. Kerem bize seslendiğinde koşarak yanına gittik. Bizim telaşla aradığımız cadılar çiçek toplayıp birbirlerinin kafasına taç yapıyorlardı... Kerem: "Tuğba! Kızlar... Napıyorsunuz siz?" diye çıkıştı. Tuğba: "Beğendiysen sana da yapalım prenses." diye dalga geçti. Ekibin yanına vardık ve akşam yemeği için bir restoranta geldik. Ali kulağıma eğilip: "İnşAllah yine ot yoktur." diye fısıldadı. Ben de karşılık olarak gülümsedim. Anladığım kadarıyla samimi olmaya çalışan soğuk bir çocuktu. Hemen sıcak davranamıyordu ve mizacı sertti.
Yemeğe oturduğumuzda ana yemek olarak oyulmuş patlıcanın üstünde kaşar olan karnıyarık tarzı bir yemek geldi hepimize. Necla abla ismine Abant Kebabı dedi, içerisinde kuşbaşı et olduğunu da ekledi. En sevdiğim yemekler sıralamasında ilk beşe kesinlikle girecek bir yemekti bu. Masadan kalktık ve kalacağımız otele doğru yola koyulduk. Bolu'nun yeraltı kaynaklarının zenginliği dolayısyla kalacağımız otelin özel buna uygun olması için kaplıcaları olan bir yer seçmişler. Bir anda içine düştüğüm hayatın çok lüks olduğunu düşünmeye ve düşüncelerim arasında yeniden kaybolmaya başlamıştım bile...