İçeriğe geç

On Sekiz

Bölüm 8 · 5 dk okuma

On Sekiz

Bölüm 8

78 KARABÜK

Kadir ile otelin saunasında muhabbet ediyorduk. Diğerleri çok bunalacaklarını söyledikleri için termal havuza girmeyi tercih etmişlerdi. Kadir, Hülya ile komşu olduklarını ve uzun zamandır ondan hoşlandığını anlattı bana. Hülya'yı iki gündür tanıyordum ve zor bir kız olduğu belliydi.

-Abi bugün kebap yedik değil mi?

-Evet, hayatımda yediğim patlıcanın en iyi haliydi.

-Heh işte ben o patlıcanı görünce "Sakin ol şu an patlican." dedim belki duymuşsundur.

-Yok abi valla duymadım ama çok iyiymiş.

Bana komik gelmişti ve gülünce Kadir mutlu olmuştu.

-Hülya onu duyar duymaz bana bir bakış attı...

-Kadın milleti oğlum, sen ne kadar yaranmaya çalışıp hoşnut etmeye çalışırsan o kadar üstüne çıkar.

Elimde hayali tesbihimi sallarken kadınları hor gören dağ ayısı taklidi yaptığımı Kadir anlamıştı ve onu güldürmüştüm fakat yalnızca kapıdan sesimi duyan Emre beni yanlış anlamıştı. Suratıma ben bir vahşetmişim gibi tiksinerek bakıyordu.

-Emre yanlış anladım dostum. Ben taklit yapıyordum.

-Ben de anlam veremedim zaten, o nasıl taklit Barış ya? Bir an katıksız bir mağara adamı olduğunu düşündüm. Oyuncu olmayı düşünür müsün? Dedi suratı yumuşayarak.

Emre'ye Ezgi ile aralarında ne olup bittiğini sorduğumuzda Ezgi ile eskiden bir ilişkilerinin olduğunu fakat Ezgi'nin ailesi yüzünden ayrılmak zorunda kaldıklarını ve görüşmeyi kestiklerini anlattı. Bu tura katıldıklarında ikisinin de birbirinden haberi yokmuş, kaderin bir cilvesi olduğunu söyledi. "Bu nasıl iş arkadaş? Aşıklar turuna denk gelmişiz. Ama sevdim sizi ." Elimle ikisinin de saçını karıştırarak güldüm. İçeri "Ah Geceler" söyleyerek Yusuf, Miraç ve Memo reis girdi.

Sensizliği yaşarken

Nerelere gideyim

Herkes gülüp oynarken

Ben senin derdindeyim

Ah geceler, sensiz geceler

Kabus gibi çöker geceler

Ayrılıklar vurur beni

Sabahları dar geceler

Kim bilir neredesin

Gel desem, gelir misin?

Seni böyle severken

Aşkımız hiç bitmesin

Kadir: "Abi siz her akşam bunu mu söyleyeceksiniz?" dedi. Biz de eğleniyorduk ama güzel bir soru sormuştu. Mehmet: "Her gece olduğunda birimizin aklına geliyor, akıp gidiyor işte." derken oturmuştu yanımıza. Sohbete daldığımızda bu şeytan üçlüsünün dün sabah otobüste tanıştığını ve hemen kaynaştığını öğrendik. "Nasıl yani? Siz daha yeni tanıştınız ve yediğiniz içtiğiniz ayrı gitmiyor öyle mi?" diye sordum. Kadir hemen atladı: "Ben Mehmet ile kaldım ya gece çadırda. Bu psikotik vaka arkadaşlarıyla bir gün içerisinde neler yaptığını hemen öttü bana." dedi. O sırada Kerem içeri girmişti: "Ee neler yapmışlar?" diyerek bizim üçlüye kötü kötü bakışlar attı. Miraç gözleriyle Kadir'e konuşmaması için yalvarırken. Yusuf, Mehmet Eren'e ağzında bakla ıslanmadığı için kötü kötü bakıyordu. Kadir: "O zaman ben kalkayım bilader. Sohbet için teşekkür ederim." dediği gibi saunanın kapısını kapattı. Peşinden süper üçlü de fırladı. Kerem ve Emre ile birbirimize bakıp kahkayı patlattık. Emre: "Abi biz çıkalım Barış'a bak domates gibi oldu zaten. Haşlandık burda." dedi Kerem'e. Kerem de kafasıyla onaylayarak: "Ben de sizi arıyordum zaten, hadi çıkalım." dedi.

Odalarımıza geçip ertesi güne heyecan ile uyandık.

"Yolculuk 78 Karabük!" diye tepemdeki bir sesle uyandım. Defne suratıma bakıyordu, ben Defne'ye uykulu gözlerle bakıyordum. Kerem duştan kafasında havluyla çıktığında çığlık attı. Kafamı çevirdiğimde Tuğba'yı odanın koltuğunda bacak bacak üstüne oturmuş bir vaziyette gördüm. Defne'ye diyecek laf yoktu zaten... Tuğba: "Ne kız gibi çığlık atıyorsun canım? Sanki ne gördün?" dedi pişkin pişkin. "Barış sen mi aldın bunları odaya?" dedi bana dönerek Kerem. Defne bana fırsat vermeden: "Hayır kilitlemeyi unutmuşsunuz kolu çevirince girdik. Ayrıca teşekkür etmelisin çünkü Tuğba yatağını topladı Kerem, ben de valizini düzelttim Barışçım." diye konuştu. Tuğba: "Sapık değiliz korkmayın anan gönderdi sizi uyandıralım diye, insanlık görün diye de biraz etrafa yardım ettik. Daha doğrusu bir de uyuşuk uyuşuk toparlanmaya zaman kaybetmeyin diye el attık diyelim." dedi ve ikisi birden odadan çıktı. Kerem ile birbirimize bakakalmıştık. Teşekkür mü etmeliydik, kibar olmaları konusunda uyarmalı mıydık? Ya da bir anda bu kadar samimi olmanın yanlış olduğunu mu anlatsaydık? Gerçi beni çok rahatsız etmemiş aksine tatlı bulmuştum fakat Kerem baya şoke olmuş duruyordu. "Anan mı dedi o?" diye sordu Kerem. Omuzlarımı silkerek ayağa kalktım, banyoya geçerken omzuna pıt pıt yaptım. Hazırlanıp ekibe katıldık ve yolculuğumuz başladı.

Karabük'e giriş yapmadan kahvaltımızı hızlıca yolda giderken yapmıştık. Necla abla bugün tıka basa doyacağımızı bu yüzden poğaça, simit ile idare edebileceğimizi vurguladı. Cam Teras'a gelmiştik. Önce bireysel sonrasında toplu fotoğraf tam çekiliyorduk ki Sevde zaten geldiğimizden beri çıkmamış, kenarda köşede duruyordu. Yükseklik korkusu olduğunu öğrendiğimizde Eren başına buyruğu kızı sırtına alıp terasa çıkardı. Ne kadar kuroca bulsam da sesimi çıkarmadım çünkü Sevde ne yere basmayı kabul ediyordu ne de Eren'in sırtında olmayı. O şekilde fotoğraf çekildik ve umduğumun aksine fotoğrafta çok tatlı çıkmışlardı. Yirmi kişilik ekibimiz daha üçüncü günden aile gibi hissettiriyordu.

Safranbolu Evleri'ni gördük, Eski Çarşı'da gezindik... Her gittiğim şehirden Zehra'ya küçük bir şey alıyordum. Bu sefer ne alsam diye dolanırken Defne yanıma geldi. "Sabahki olaydan dolayı bana trip atıyorsan özür dilerim. Biraz terbiyesizce davrandık." dedi. Ona kırılmadığımı ama kendini çok suçlu hissediyorsa kız kardeşime hediye seçme konusunda bana yardım ederse affedebileceğimi söyledim. Birlikte bir dükkana girdik, ne alsam diye bakınırken Defne Newton'ın denge toplarından birini getirerek: "Bak Barış, sana anlatayım: Bu momentumdur..." felsefik felsefik konuşup asla fizik ya da bilimle alakası olmayan şeyler söylüyordu ve benim kafam fizik hocama gitmişti. Ona olan nefretim fiziğe dair her şeyden nefret etmeme yol açmıştı. "Ee Defne ne diyorsun yani? Sonuç?" dedim. Defne alttaki zemin kısmına Zehra'nın ismini yazdırıp ona hediye etmemin altındaki manevi anlamdan bahsederken ben çoktan görevli adamı bulmuş yazdırmış çıkıyordum. Defne ile sohbet ede ede dolaşmaya devam ettik.

Necla abla hepimizi tek tek aramış, restorantın konumunu atmış bizi bekliyordu. Ekibin yanına gittiğimizde donatılmış sofraya karşı koyamayarak masaya daldım. Safranbolu bükmesi de güzeldi ama benim gözüm diğer üstü tavuklu güzellikteydi. Necla abla ismine "Bandırma yemeği" dediğinde ortalık karıştı. Özgür olayı yanlış anlayıp: "Ne demek Bandırma! Bizden mi çalmışlar! Ne demek oluyor bu?" diye patlamıştı. Olayın onla bir alakası olmadığına ikna edemedik ama tadını beğenmiş görünüyordu.

Akşam olmuş Ay görünür olmuştu... Küçüklüğümde hep merak ederdim. Madem Ay, Güneş olmasa parlaklığı olmayacak... Güneş'e minnettar olması gerekirden neden Güneş tutulması denen şeyi ortaya çıkarıyordu? Bir tür kıskançlık mıydı bu? Güneş olsam ne hissederdim? Tekrar ışığımı kullanmasına izin verir miydim?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.