İki kardeş yan yana oturmuş Atabeyin anlattıklarını dinliyorlardı. Tengiz ve Tunga... Birbirinden yetenekli birbirinden güzel bu iki oğlan sanki yüreklerine bir öküz oturmuş da oradan kalkmıyormuş gibi sıkışan kalplerine bir türlü anlam veremeden bu nefes kesici hikayenin sonunu merak ediyorlardı.
Habil ile Kabil... Atabey kopuzuna üç kere daha vurdu. Her bir vuruş kalplere öyle bir dehşet yayıyordu ki güzel başlayan hikayenin kötü bir sona sahip olduğunu herkes tüm iliklerine kadar hissediyordu.
" Taşı eline aldı, olağan kuvvetiyle havaya kaldırdı." dedi Atabey. Dehşetle açılmış küçük gözleri izliyordu. Sonra devam etti.
" Ve kardeşine vurdu, onu öldürdü"
Hikayenin buradan sonraki kısımlarında Tengiz ve Tunga adeta sağır olmak istediler. Atabey hikayeyi bitirir bitirmez herkese iyi akşamlar dileyip oradan ayrılmak için ayaklandılar. Peşlerinden seslenen küçük Acunu da yanlarına alıp hızlıca uzaklaştılar. Atabey bu üç küçük gölge kaybolana kadar onları izledi. Yeni bir hikaye başlıyordu, yüreğinin ta derinliklerinde hissetti bunu.
Herkes çadırlarına dağıldı. Atabeyse gecenin siyah örtüsüne sığınıp ormana doğru yol aldı. Her adımında kopuzun tellerine vuruyor, kalbinden kopup tellerine düşen, tellerden kopup tüm ovaya yayılan hüznüne toprağı, nehri, ormanı yoldaş ediniyordu.
Yeni bir gün... önceki gece kalplere vuran kasveti alıp götürebilecek kadar güzel bir gün... Utangaçlığını koruyan gökyüzünde süzülen şahin, oba meydanında kurulan kazanların sesi, yumurtalarını vermek istemeyen tavukların kovaladığı çocukların şen kahkahalarıyla yeni bir güne başlanmıştı bile. Toy kurulmuş, Tanrıya dualar eşliğinde yemekler yenmiş ve herkes işlerine dağılmıştı. İşte tam o sırada Tengiz, Tunga ve Acun obadan yarım saatlik uzaklıkta bulunan oyun alanında devasa büyüklükteki, obadakilerin perili ağaç dediği çiçeklerin yeni yeni tomurcuklandığı geniş gövdeli, koca kovuklu ağacın önünde Nevruz Şenlikleri için yapılacak olan 40 gün 40 gece süren avlara nasıl katılacaklarını tartışıyorlardı. Bir süre sonra Acun sustu. Çünkü Tengiz ve Tonga öyle hararetli bir şekilde çözüm üretmeye çalışıyorlardı ki Acunu unutmuşlardı. Sadece Acun değil dünya yansa umurlarında olmazdı. Acunsa başını kaldırıp ağaca bakıyor, açmaya yüz tutmuş çiçek tomurcuklarını sayıyordu bu tartışmanın bitmeyeceğini bilerek. Sonuçta onlar Kağan çocuğuydu. Acunun büründüğü sessizliği ilk farkeden Tunga oldu.
"Sen ne düşünüyorsun, ad alma töreninden sonra üçümüzde avlara katılma hakkına sahiptik, ne sen ne de biz beş Nevruzdur av törenlerine katılamıyoruz. Sence de artık avlara katılmak için bir şey yapmamız gerekmiyor mu?"
Acun Tungaya dönüp börkünü düzeltti. Diğerlerine nazaran daha çekik olan gözleri kısıldı ve aklına ilk geleni söyledi. Kendince çok doğruydu. Bu yüzden onları içten içe kıskanıyor ve bu kıskançlığını yerdeki çimlerden çıkarıyordu.
" Siz Tiginsiniz. Bugünki toyda sizin ava alınıp alınmayacağınız konuşulmuş. Sizi ava alırlar bugün veya yarın. Ama ben bir Türk bile değilim. Ve şunları görüyor musunuz?"
Ellerini hınçla çimlerden çekti ve gözlerini gösterdi, kulakları giderek tıkanıyor ve başı çatlıycakmışçasına ağrıyordu. Gözlerini gösterdikten sonra hınçla ayağa kalktı ve elleriyle başından beline kadar olan kısmı gösterdi. Tengiz ve Tunga Acunun bu hareketlerine anlam veremiyordu.
" Peki bunu görüyor musunuz. Herkes sıska pis bir Çinli olduğumu konuşuyor. Bu halde ava katılabilir miyim sanıyorsunuz?!"
Tengiz ve Tunga Acun'a hiçbir şey diyemediler. Sadece onun bu çıldırmış tavırlarını sessiz sedasız izliyorlardı. Acun'un bunca yıl içinde biriktirdiklerini dökmesi için adeta anlaşmışçasına oturdukları yerden kıpırdamıyor kardeşleri gibi gördükleri bu küçüğü dinliyorlardı. Oysa onların bu tavırları Acun'a çok yanlış bir izlenim vermişti. Gözleri dolmuş, yaptığı hareketlerden utanmış, bir deliyi izler gibi bakan bu iki Tiginden kaçmak istiyordu. Sonunda dayanamayıp koşmaya başladı. Ormanın ta derinliklerine indi ve içindeki tüm nefreti, kzgınlığı kusmak istercesine haykırdı. Kendisini uzaktan izleyen ikinci bir gözün farkında olmadan kendine ve hissettiklerine olan nefretini kustu. Sonra acıyla yere çöküp bekledi. Sahi kendisine kardeşim diyen Tiginler niye gelmemişlerdi? Yoksa artık kendisini buna layık görmüyorlar mıydı? Kendisini önemsemiyorlar mıydı? Bir kere daha bağırdı Acun. Tengiz ve Tonganın kendisini aradığından bihaber gökyüzüne bakıyor, bu zamana kadar neyi yanlış yaptığını düşünüyordu.
Bundan sekiz yıl önce Tengiz, Tonga ve Acun üçü birlikte bir taya binmeye çalışmış tayla beraber nehre yuvarlanmışlardı. Bu öğrenildiğinde meydanda herkesin gözü önünde yine üçü birlikte sopa yemişlerdi. Güldü Acun. Üçü de hala bacaklarında o günden hatıralar taşıyordu. Ama o günün önemini bir tek Acun mu hissediyordu. Acı içinde gözlerini kapattı Acun. Tengiz ve Tonganın sesini duyana kadar ve kendi düşündüklerinden bir kez daha tiksininceye kadar kapattı gözlerini.
Karanlık çöküp herkes çoktan çadırlarına dağıldığında obanın girişinde üç silüet belirdi. Bu üç silüeti sonraki günlerde zor ve ayrı saatler bekliyordu. Onların hemen ardından gelen ama kimsenin farketmediği Atabeyse olacakları biliyor, hissediyor elinden bir şey gelmeyişine dert yanarcasına her uzvu titriyordu. Börkünün altındaki yer yer ak düşmüş saćlarını düzeltip börkünü geri taktı. Ve Şaman Kadının çadırına yollandı.
