Önce gözyaşları süzüldü toprağa damla damla, sonraysa elleri. Göğsüme yasladığım başını usulca yere koydum. Uzunca baktım ona. Yerde upuzun hareketsiz yatıyordu öylece. Önce, bulutlar güneşi kapattı, giderek karardılar. Sonra kırmızı kötü anıları silmek istercesine canhıraş çığlıklar içerisinde boşaldılar. O çığlıklar benim çıkmayan ve uzun yıllar sonra bile çıkmayacak olan sesimdi.
Gitmem gerekiyordu, bedenim uzaklaşıp ruhum ebediyyen hapsolacaksa bile gitmem gerekiyordu. Ama onu öylece bırakamazdım. Her daim parlak olan yüzü bu sefer bana yabancıydı. Islak bedenini güçlükle toprakla örtüp hemen başında olan ağaca yöneldim. Ondan geriye kalan kılıcı ağaca sapladım.
Hayat dediğin çok acımasıdı. En son dakikalar önce gördüğüm yüz ben olay mahallinden uzaklaştıkça gidiyordu benden. İnsan dediğin çok acımasızdı. Ömrünün yarısını geçirdiği kişinin yüzünü, sesini, nefesini unutacak, unutmak isteyecek kadar çok acımasızdı. İnsanoğlu bir katilin soyunun devamı derler. Habil'le Kâbil'i bilir misiniz? İşte ben o Kâbilim.
