Telefonumun çalmasıyla uyandığımda gün ağarmıştı ve etraf normale göre güneşliydi. Sanki deprem oluyormuş gibi uyandığımdan çevremin farkına varmam biraz zaman alsada bu telefonun ondan geldiğini fark ettim. Ne durumda olduğumun farkına bile varmadan balgamlı ve ölü sesimle telefonu açtım.
"Alo" dedi. Bu sesi duymayalı aylar olmuş gibiydi.
"Alo? N'oldu?" dedim.
"S-seni uyandırdım mı? Özür dilerim. Geri uyuyabilirsin ben sonra tekrar ararım."
Neden aradığını şimdi merak etmiştim.
"Hayır, hayır duyduğun gibi saatlerdir ayaktayım. Ne söyleyecektin?"
"B-bilmem yani... Bugün boşsun değil mi?"
"Evet, öyleyim."
"Peki bugün buluşmak ister miydin?"
"EEee...Olur, nerede?"
"Nerede olsun istersin. Yani özür dilerim bu çok yüzsüz oluyor ama gelmek zorunda değilsin-"
"Hayır gelmek istiyorum. Sana zorluk olmasını istemem. Senin evine gelebilirim. Sorun değilse."
"Tabi hiç sorun değil. Saat 2 gibi uygun mu?"
"Olur da birde... Şuan saat kaç?" diye sordum.
Soruma karşın güldü ve "12 buçuk " dedi. Telefonu kapattım ve yatağımda biraz oturdum. Kalkıp cebimden sigara paketimi aldım ve sadece 2 tane kaldıını fark ettim. Birini yaktım ve elimde tutarak mutfak dolaplarımı karıştırdım. Yiyecek bir şey arıyordum. Az bir şey filtre kahve ve bir paket bisküvi buldum. Çaydanlığa su koydum ve bisküvileri yedim. Suyun kaynamasını beklerken yüzümü yıkadım ve adeta havada uçan saçlarımı düzeltmeye çalıştım. Kaynayan suyla aylar öncesinden kalmış, eskimiş ve koyu bir kahve yapıp uyanmaya çalıştım. Kahvemi yudumlarken perdeyi açıp gün ışığı ile karşı karşı kalmaya karar verdim. Gün ışığı tenime çarpıp beni ısıtıyordu. Her sabah doğardı aslında. Sadece ben bunun değerini bilmezdim. Dünyadaki her şey geçiciydi güneş ışığı dışında. Her şey gelip geçerdi ama güneş dünyadan önce de vardı ve sonra da olmaya devam edecekti. Etmese bile benim hayatımın başından sonuna kadar olacaktı. Bu biraz tuhaftı çünkü sanki güneşi her göreceğim gün için biraz suçluluk hissediyordum. Sanki bunu hak etmezmişim gibi. Bu bana ilham verdi.
Işık
Ay ışığı tenimi hafif ısıtır
Güneşte, yıldızlarda
Sadık hava kararır
Benim gözlerim aydınlıkta
Kaybetsem de kol bacaklarımı
Kalbim yerinde iken
Hissederim etrafımı
Yumuşak yastığım bile diken diken
Kaybedersen vicdanını
Parıldarsın yine yüzüme
Göremem seni, dönsem bile gökyüzüne
Işığım bir yük haline gelse de
Denerim yine bir kaç kere
Sadakatime yenilmemeye.
Bu sefer şiirimi "sone" tarzında yazmaya karar vermiştim. Alışık olduğumdan biraz kısaydı ama yine de sevmiştim.
Vakit gelince üstüme siyah bir sweatshirt ve altıma fileli çorap ile kareli bir etek giydim. Gözlerimi ovuşturarak siyah göz altlarımı götürmeye çalışsam da bir işe yaramadı. Bende biraz siyah göz kalemi sürmeye karar verdim. Böylece kasten böyleymiş de günlerdir uyumuyormuşum gibi durmadığına kendimi inandırdım. Sonra tekrar kullanmak için göz kalemini çantama koydum. Üstüme birde kot bir ceket giydim.
Yürürken rüzgardan gözlerim sulanıyordu. Dikkatlice göz yaşlarımı silmeye çalıştım. Dinlediğim müziğim ritmi ve ahengi öyle güzel uyumluydu ki... Modum kaç kat yükselmişti. Bu şarkı çoğu kişiye rahatlatıcı gelmese de bana terapi gibiydi. Yüksek sesli müzikler kulaklırımı temizlerdi. Yol önceki seferden uzun geliyordu. Onunla yürürken daha kısaydı adeta. Onun büyüleyici bir özelliği olmalıydı. Nihayet vardığımda zilini çaldım ve kapıyı 2 beden küçük duran bir pijamayla açtı. Anında utanarak "E- özür dilerim üstümü giyecek vaktim olmadı. Hemen değiştiriyorum." dedi ve kapının arkasına saklandı. Gülerek "Tamam sorun değil." dedim. Beni içeri aldıktan sonra salona gidip oturdum. Daha sonra üstüne gri bir tişört ve altına bir diz boyu şort giymişti.
"Tekrardan özür dilerim ve hoş geldin ayrıca." dedi.
"Tekrardan sorun değil ve hoş buldum ama mevsim yazmış gibi giyinmişsin. Sanırım diğerini tercih ederdim." dedim yarı alaycı bir tavırla.
Gülerek yanıma gelip oturdu ve aramızda kısa bir sessizlik oldu. Birbirimize bakarak öylesine oturduk.
Gözlerini kısarak bana bir baktı ve "Sen göz kalemi mi sürdün?" diye sordu.
"E-evet niye ki?"
"Gözlüğümü takmıyorum ondan fark etmem biraz zordu."
"Hiç bir zaman gözlük takmadın ki."
"Doğru ama... Şey bana da sürsene."
"Ne? Neden?"
"Bilmem bence hoş duruyor ve... Kızlar erkeklere makyaj yapmaya severler değil mi?"
"Bilmem hiç denemedim ama bir denemek isterim." dedim ve çantamdan göz kalemini çıkardım. Gözlerini kapattı ve dikkatlica göz altlarına sürdüm. Bittiğinde gözlerini açmasını istedim ve gerçekten yakışmıştı. Kendimi gülümsemeden alamadım.
"Çok mu kötü oldu da gülüyorsun?" diye sordu.
"Hayır, hayır güzel oldu bence."
Yerinden kalkıp aynaya baktı ve gülerek "Güzel" dedi. Yerine geri oturdu. Böylece birbirimize biraz alışmış olduk. Birden bir konu açıp alaksız başka bir konuyu içine sürükleyerek sohbet ediyorduk. Mesela şöyle giderdi.
"Biliyor musun, küçüklüğümden beri günlük tutuyorum. En basitinden değişik bir his yaşasam hemen yazmaya kendimi kaptırırım." dedi.
"Vay be. Peki bu işte hiç iyi misin?"
"Pek değil. Yani betimlemelerim hiç yaratıcı olmuyor. Sadece bir robot gibi yaşadıklarımı hatırladığımın en iyisine göre yazıyorum. Senin gibi yeteneğim yok ama yinede zamanla biraz gelişiyorum." dedi. Laf arasında bana iltifat ettiği çok olurdu. Ama ben alsa bir iltifatı karşılıyamazdım.
"He? Yok ya benim de hiç... yeteneğim yok." dedim ve devam ettim"Peki... En sevdiğin müzik aleti ne?"
"Tahmin et."
"Eeee... Nereden bileyim. Gitar falan mı?"
"Hayır aslında keman. Hatta çaladabiliyorum."
"Gerçekten mi? Peki bir kemanın var mı?"
"E... evet ama çalmaya pek uygun değilim. Uzun süredir çalmıyorum."
"Hadi ama çok merak ettim. Benim için çalamaz mısın?"
Uzun bir iç çekti ve sonunda kabul etti. Gidip odasından kemanın aldı ve Mitski"den "Shame" şarkısının keman kısmının basitleşmiş bir halini çalmaya başladı. Bu parça bir korku filminden çıkmış gibiydi. Ama bu tarz müzikleri severdim. Şarkının sonda daha samimi bir tona bağlanması özenle yapılmıştı. Batan güneşin hafif ışıklarıyla adeta dans ediyordu. Loş ışığın içinde özenle bir bölümü çalıp başka bir bölümde agresifleşmesi adeta gözlerimi parlatmıştı. Gerici bir tonu olsa bile bu parça korkutucu değildi. Onun tarafından çalınan bir şey güzel olmak dışında bir şey yapamazdı. Çoğunlukla kapalı tuttuğu gözlerini bana çevirerek yumuşak bir şekilde gülümsedi. Hayranlıkla karşılık verdim sonunda parçanın sonu gelmişti. Alkışlamadan edemedim. Yorgun bir şekilde bana baktı ve sevdiğimi görünce rahatlamayla iç geçirdi. Ellerimle tırnak işareti yaparak "Çalmaya uygun değildin." dedim. "Oysa ki duyduğum en güzel parçalardan biriydi."
"Gerçekten mi? Senin elektrogitar dışında bir şey sevmediğini sanıyordum."
"Senin için bir ayrıcalık tanıyabilirim." dedim.
Sözlerime karşın yanakları hafif kızardı ve "Teşekkür ederim." dedi. Yerine gelip geri oturdu. Hava neredeyse kararmıştı. Sessizlik içinde oturduk sadece. Ama bu sessizlik bile çok gürültülüydü. Ağzımızdan bir söz bile çıkmazken küçük odada nefeslerimiz bir birine karışıyordu. Çok geçmeden bir sigara paketi çıkardı ve içmeye başladı ama benim aksime camı açmıştı. Bir taneyi içip bitirdikten sonra bir tane daha alırken bana da vermesini söyledim. Bana da bir tane verdi ve ikisini birden yaktı. Telefonuman şarkıcının boğazını yırtacası bir şarkı yani, Ado'dan "Crime and Punishment" açtım. Zevkle dinledik. Şarkı hakkındaki fikrini "Beğendin mi?" diye sordum.
"Evet." dedi. Hava kararmıştı ama yinede perdeyi çekip ışığı açmamıştık. Karalıkta birbirimize bakarak yüzümüzün neresinin neresi olduğunu çıkarmaya çalışıyorduk. Nihayet sigaradan geriye sadece kül kalmıştı.
"Acıktım, dışarı gidip bir şey yiyelim mi?"diye sordu.
Normalde günlerce bir şey yemeden dursam bile bu teşvik ediciydi ve bende acıkmıştım.
"Olur, lütfen." dedim. Üstüne gri kot bir pantalon, siyah bir kazak giyindi ve kapıdan dışarıdaydık. Şehrin aydınlık ışıklarıyla kalabalık sokaklarda yol alıyorduk. Zarif yürüyüşü ve dalgalanan saçlarına hayranlık duymadan edemedim. Kendine has bir güzelliği vardı. Soğuk rüzgar bacaklarımı üşütmüştü ama arada sırada diniyordu bu da onu katlanılabilir yapıyordu. Biraz zaman sonra bir fast-food'cudan yiyecek bir şeyler aldık ve yakınlardaki bir duvarın kenarına oturduk. Önceki sessiz ortama kıyasla burası çok daha gürültülüydü. Gelip geçen arabalar, insanlar, siren sesleri hepsi bir kargaşa içerisindeydi. Etrafta düzensiz bir ışık vardı. Her taraftan farklı bir ışıklı tabela, trafik ışıkları sokak lambaları ve araba farları geliyordu. Dünya öyle düzensizti ki. Olabileceğin en korkutucu yerdi. Ama maalesef küre şeklindeydi; ne kadar koşarsan koş bitmezdi.
Hava git gide soğuyordu. İçimi ısıtması için cebimdeki son sigarayı alıp yaktım. Saatlerdir konuşmamıştık adeta. Konuşulacak her şeyi konuşmuş gibiydik. Başka neyden bahsedebilirdim ki?
"Eve gitmeye ne dersin. Hava epey soğudu ve 'yaz günüymüş gibi giyindim' galiba." dedi.
Buna karşın güldüm ve cekedimi omuzlarının üzerine bıraktım. Sigaramın kalanını da ona verdim. Hareketim karşısında şaşmıştı.
O sormadan önce "Merak etme ben üşümüyorum."dedim. "Gel hadi biraz yürüyelim." dedim ve elinden çekiştirdim.
"T-teşekkür ederim." sözlerini çıkarabildi ağzından. Arabalar yanımızdan hızla geçip gidiyordu. Kalabalığın arasında onu kaybetmemek için dikkat ettim.
"Benim için bir şey yapar mısın?" dedim nazik bir sesle.
"Ne yapayım?"
"Elimi bırakma yoksa çocuk gibi kaybolursun." dedim alaycı bir tavırla.
Gülerek karşılık verdi ama bunun sebebi o değildi. Elimi bırakmasını istemiyordum. Vücudunun sıcaklığını hissetmeyi bırakmak istemiyordum. Birbirine geçmiş parmaklarımız ayrılsın istemiyordum. Bu yüzden öyle demiştim.
Yavaş yavaş ortamın kalabalığı azalıyordu. Saat geç olmuştu artık. Birlikte
konuşuyorduk ve yürüyorduk. Bir parka gelmiştik. Etrafta kimse yoktu. Parkın içine girmeye karar verdik. Parkın loş ışıkları etrafa dağınık yerleştirilmişti. Parkın kaydıraklarına bakakalmıştı adeta. Onu sırtından iterek "Haydi bir gitte kay." dedim.
"Saçmalama o çocuklar için."
"Sende zaten çocuk gibi sevinerek bakıyordun. Hadi bende katılacağım."
dedim ve onu merdivenleri çıkmaya zorladım.
"Bugün epey sevinçlisin ve çok konuşuyorsun gibi." dedi.
"Zaten hep çok konuşuyorum. Sadece bazen kendi kendime oluyor."
Sonunda kaymaya ikna ettim ve o kayarken telefonumu çıkarıp videosunu çektim. Gerçekten çocuk gibi eğlenip seviniyordu.
"Sil o videoyu!" diye bağırdı.
"Merak etme güzel tarafını aldım." diyerek onu yatıştırdım. Birlikte gidip salıncaklara oturduk. Sanki 18 ve 19 yaşlarında değilmişiz gibiydi. Bizi yargılayacak veya sorgulayacak kimse yoktu etrafta. Olsaydı bile kimin umurundaydı ki? Bu kadar eğlenirken kim ne yapabilirdi ki? Kendimi doğru düzgün sallayamadığım için kalkıp beni sallamaya başladı. Öyle hızlıydı ki salıncak ters dönecek diye korkuyordum.
Bir müddet sonra sonra yağmur yağmaya başladı. Park bomboştu ve ışıklandırması da kötüydü. Beni salıncaktan çekip ayağa kaldırdı. Ağzından bir söz bile çıkmadı ve bana öylesine baktı. Birbirimizin gözlerini sevgi dolu bakışlar atarken kollarımı onun arkasında birleştirip ıslak yağmurun altında ona sarıldım. Sanki onu tekrar hatırlamak istercesine o kadar sıkı bir sarılmaydı ki. O da bana aynı içtenlikle karşılık verdi. Sonrasında yapmaya korksam bile büyük bir cesaretle başımı omzundan kaldırdım ve yanağına bir öpücük kondurdum. Bir an şaşırsa bile bu sıcak, yakın andan sonra sevinçle ellerini benimkilerle buluşturdu ve yağmurun ortasında sevinçle bana bakmaya başladı.
Parktan çıktıktan sonra onu evine geri gittik. İçeri girdi ve bende peşinden kapıyı kapatıp onu odasına takip ettim. Kıyafetlerimiz tamamen ıslanmıştı. Odasının ortasında beklerken yanına yanaştım ve onu baştan aşağı süzdüm. Beni fark edince oda bana baktı. "Ne oldu?" diye sordu ama karşılık vermedim. Yanına yanaşıp ıslak tişörtünü ani bir hareketlle üstünden çıkardım. Onun yarı çıplak bedenine bakakalmışken onu belinden okşadım. Sonrasında ise tekrardan ona sarıldım. Bana ne olmuştu da bu kadar temas bağımlısı davranıyordum bilmiyorum ama kendimi buna muhtaç hissediyordum. Bir süre sonra, başımı kaldırdığımda kulağına "Üstünü giyin, hasta olacaksın." diye fısıldadım.
Ona kuru kıyafetler giydirip kendimde biraz kuruduktan sonra beni kapıya kadar götürdü. Gülümseyerek "Tekrar görüşmek dileğiyle." dedim. "Birde sen sormadan söyleyeyim. Ceketim sende kalabilir." diye de sözümü bitiridim.
"O zaman görüşürüz." dedi ve üzgün olsa bile gülümsedi. Ben kapıdan çıktıktan sonra bile kapıyı kapatmadı ve asansöre binmemi bekledi. Buna yaparken içtenlikle gülümsüyordu ve bunu aklıma kazımak istercesine gözlerimi ondan ayırmadım.