İşte şunu yaptığım çok oluyordu; Zihnimde bir alıntı veya mısrayı kuruyordum ama bunu bir şiire aktarmaya çalışırken zorlanıyordum çünkü mükkemmel bir sıra veya dörtlük olsa bile bunu şiire aktarınca ortaya çıkan şey genelde beni tatmin etmiyordu.
"Çabalarımın boşa çıkmadığı tek bir şey vardı; intihar."
Göz yaşlarımla ıslanmış ama geri kurumuş, neredeyse boş olan kağıtlara baktım. Sanki bunu ilk satır olarak kullanabilecekmişim gibi bunu kağıdın ilk sırasına yazmıştım. Sanki devamını getirebilecekmişim gibi hala buna kafa yoruyordum. Kağıtla son kez göz yaşlarımı sildim ve parçalara yırttım. Ama kaç kere bölsem de yazıların yazıldığı kısım bir türlü etkilenmiyordu, yırtılmıyordu. Keşke bu sözü böylesine bırakabilsem dedim içimden. Keşke bir kaç saat sonra tüm aklımı bu sözü düşünmeye verdikten sonra aptal mürekkep izleri gibi gelmeseydi. Sanki yırtılmamak için direnen kağıda her baktığımda kelimeler bir kaç ağız hareketine bürünüyordu.
O gece pek uyuyamadım. Bir iki saatlik uykumdan uyandığımda ise etrafım sigara külü ve izmaritiyle kaplıydı. Gece ne olduğunun farkına varmadan neredeyse bir paketi bitirmiştim. Üstümü bile değiştirmeden dünkü kıyafetlerimle aceleyle otobüse yetiştim. Şaşırtıcı bir şekilde boş olan otobüste boş bir koltuğa oturdum. Kısa bir süre ardından önümdeki koltuğa boynuna devasa bir atkı dolanmış, 40-50 yaşlarında, kalın ve uzun bir mont giymiş, kısa ve kahverengi saçlı bir adam oturdu. Kalın giysileri tuhaf gelse bile gelmemeliydi. Kasım'daydık ve etraf soğuktu. Daha doğrusu tuhaf olan bendim çünkü ben sadece bir kapüşonlu ve pantalon giyiyordum. Adam karşımda oturduğu andan itibaren yüzünde dikkat çekici bir hal vardı. Gözlerimi ondan ayıramıyordum ve ona ne kadar bakarsam bakayım hiç umursamıyor veya da fark etmiyordu. Tanıdık yüz hatları git gide kararıyor ve bir kafatasına bürünüyor gibi geldi. Adam cebimden çıkardığı bir fotoğraflığı dikkatle incelemeye başladı. O adamın kim olduğunu ve neden hafızamda böyle bir yere sahip olduğuna dair merakım git gide artıyordu. Durağıma varmama az kalmıştı. Tüm gücümü toplayarak adamın yanına gitmeye, en azından baktığı fotoğraflara bir göz gezdirmeye karar verdim. Aniden ayağa kalktım ve kendimi yere düşermiş gibi hissettim. Ne yapmam gerektiğini bile düşünemeden kendimi geri koltuğun üzerine attım. Nihayet gözlerimin önündeki karatılı filtre kalktığımda ise adam yerinde yoktu. Bu kısa süresinde otobüsten inmiş olamazdı. Otobüs durmamıştı bile. Adamın yerinde sadece atkısı duruyordu. Nihayet durağa varmıştım. Yerinden kalktım ve çıkmadan hemen önce atkıyı alıp çantama koydum. Aklımdan bir şey geçirdim: "Gerçekten de uykuya ihtiyacım var."
Sınıfa girdim ve yerime oturdum. Otobüste yaşadıklarım gerçek değilmiş gibi geliyordu adeta. Sanki yeni uyanmışım da olanlar olduğundan uzakta gerçekleşmiş ve sanki git gide zihnim olanları unutuyordu. Sanki yeterince doluydu. Sanki yeni anılarım kendini unutturmaya çalışıyordu. Mesela o tuhaf adamın yüzünü unutuyordum tekrardan. Başta unuttuğum bir yüzdü ve onu görmek bana hatırlatmıştı ama sonra tekrar unutuyordum. Atkının hala çantamda olup olmadığını kontrol etmek için çantama baktım. Hala oradaydı. Koyu kırmızı renkli, sert yapılı epey uzun, püsküllü, yün bir atkıydı bu.
Sonunda okul bittiğinde bahçe kapısından çıkıp sigara içecekken karşımda yine Archie vardı. Onunla konuşmayı ve bana "canım" demesini çekmek istemezemde çekip gidemedim.
"Merhaba." dedi hafif çekinerek.
"Selam." dedim gözlerimi devirerek.
"Hey dün için özür dilerim. Neden öyle davrandım bilemiyorum. Lütfen beni affet. " dedi.
"Affedildin, gidebilirsin." dedim gözlerine bile bakmadan.
"G-gerçekten mi? Bu kadar kolay mıydı? Birde şey beni affedebilmen için sana bir şey aldım." dedi ve elime bir hediye paketi uzattı.
Şaşırarak paketi aldım. Ondan böyle bir davranış beklemiyordum. Açtığımda ise içinden bir atkı çıktı.
"Bu soğuk havada hep ince giyiniyorsun da... belki ihtiyacın olur diye..." dedi.
Şaşmış bir şekilde "Teşekkürler? Ama atkım vardı buna ihtiyacım yok." dedim ve eline verdim.
Ardından çantamdan kaşındırıcı yün atkıyı çıkarıp boynuma dolayıp oradan ayrıldım.
Otobüsle eve geldim ve koltuğa oturdum. Artık hafta sonu gelmişti ve sıkıcı yanlızlığıma alışmalıydım çünkü büyük ihtimal 2 gün boyunca yerimden kıpırdamıycaktım.
O an aklıma günlerdir yapmadığım tek sorumluluğum geldi. Çiçeği sulamamıştım. Hızla yerimden kalktım ve su aldım. Neyseki kurumamıştı. koca bir bardak suyu üstüne boşattım ve sakinleştim. Hazır ayağa kalkmışken üstüme rahat bir şeyler giydim ve kaşındırıcı atkıyı boynumdan çıkardım. Geri koltuğumdaki yerimi aldım ve yerlere dağılmış kağıtları topladım. Yırtık kağıt parçalarını yapboz gibi tekrar birleştirmeye karar verdim. Biraz zaman alsa da neredeyse tüm kağıdı birleştirmiştim. tek bir kısım yoktu ve oda "Çabalarımın boşa çıkmadığı tek bir şey vardı; intihar." yazılı kağıttı. Bu klişe söz ne kadar da ahmakçaydı. Şu güne kadar gelmiş geçmiş yazarların aklına kim bilir kaç defa gelmişti aynı söz. Böyle saçma bir şeyi hiç biri sevmemişti belki. Sevdiysede benim orijinal fikrim değildi. Gerçekten de bir kaç kelimeydi, başka bir şey değil. Daha az da değil daha çok da değil. Sadece bir kaç kalem çiziğiydi.
Bir kaç saat geçmişti ve hava kararmıştı. Saatlerdir karanlık odamda oturuyordum. Aklıma binbir türlü şey gelmişti. 10 yıl önce aldığım rastgele bir iltifattan tut banyo musluğunun kenarında yer alan pütürlü yüzeyin beni huylandırmasına kadar her şeyi düşünmüştüm. Zihnim karmaşa içerisindeydi ve bu karmaşa beni çok bunaltıyordu. Yüzümü ıslattıktan sonra dışarıda temiz hava almaya karar verdim. Yine atkıyı boynuma doladım. Kaşındırıcı olsa bile başka bir şeçeneğim yokmuş gibiydi. Anahtarımı kontrol etmek için cebime elimi soktuğumda bir şey fark ettim. İçerisinde kağıt yapbozumun eksik parçası vardı. Sinirle bu kağıdı buruşturup lavabonun içerisine attım ve üstünü suyla ıslattım. Kapıdan dışarı çıktım ve rüzgarlı havada yürümeye başladım. Esinti yüzünden saçlarım ağzıma giriyordu. Bir kaç gün öncesinde yağan yağmurun su birikintileri bez ayakkabılarımı ıslatıyordu. Son bahar bitmek üzereydi. Ağaçlarda bir tane bile yaprak görünmüyordu. Kulaklığımı takıp müzik dinlemeye başladım. Sanki müzik dinlerken dünyaya bakış açım değişiyordu. Her şey bir müzik videosundan ibaretti sanki. Soğuk havada içimi ısıtması için bir sigara yaktım. Kısa bir yürüyüşten sonra sıkıldım eve döndüm. Bir haftanın ve dışarısının iğrençliğini yıkamak için duşa girdim. Soğuk havada sıcak suyun altında saatlerce oturmuşum gibi geldi. Nasılsa akan suyun altında göz yaşları belli olmuyordu.
Duştan sonra başka bir şey yapmaksızın direk yatağa girdim. Günlerdir ilk defa yatağımda uyuyordum. Asla perdesini açmadığım karanlık odamda gözlerimin açık olup olmadığını bile fark etmek zordu.