Saat epey geç olmaya başlamıştı ve ikimiz de bunun farkına uzun süre varamamıştık.
"Artık gitsem mi, epey geç oldu." Asla istemesem bile buna mecbur tutuluyormuş gibiydim.
"Tabi ya, yarın okulun var nanılsa, değil mi?"
"Öyle..." dedim ve eşyalarımı toplamaya başladım.
"Birde unutmadan sana bir şey vermek istiyorum." dedi ve dolabına doğru yöneldi. İçerisinden henüz açmamış bir saksı da çiçek çıkardı ve bana doğru uzattı.
"Bu bir örümcek zambağı ve sana vermek istiyorum." dedi.
Ne düşünmem gerektiğini bilemiyordum. Kendim dışında bir canlıyı hayatta tutma kapasitem olmasa bile yüzündeki gülümsemeye karşın reddetemedim.
Aynı şekilde sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdim ve "Çok teşekkür ederim. Hayatta tutabilmek için çok çabalayacağım." dedim.
Büyük bir rahatlamayla "Sevindim dedi."
Cekedimi giyip çantamı taktım. Kapıya çıkıp ayakkabımı giydikten sonra gelip saksıyı elime verdi.
"Yakında tekrar görüşme umuduyla." dedi.
"Hoşçakal." diyerek karşılık verdim.
Merdivenlerin hepsini teker teker inerken, büyüleyici gözleri, iç açan gülümsemesi, bir kusur bile görünmeyen yüzü arasında gelip gidiyorum.
Zihnimin en arkasında mutlulukla çırpınan bir kısım vardı. Kendi kendime düşündüm: "Vay be. Bunu hissetmeyeli çok olmuştu."
20 dakika sonra, hayatımın çoğunu burada oturup yaşamımı sorgulamakla geçirdiğim yere geldim.
İçeri girer girmez koltuğun üstüne çöktüm. Karşımdaki masaya saksıyı bırakıp yanlızca ona bakmakla zaman geçirdim. Yapacak daha iyi bir şey yoktu. Yanlızca öylesine bakmak dışında.
Gözlerimin olmasının sanki hiç bir sebebi yoktu. Benim yaptığım tek şey anlamsızca oturup ve karşımda her ne varsa ona bakmakken gözlere sahip olmayan birinin ne kadar çok faydalanacağını düşünmeden edemedim. Gözlerimin bir süre boyunca daldıktan sonra oluşan bulanık görüntü defalarca kez görene kadar o yöne doğru baktım. Karşımdaki şeyin ne olduğunu veya da neden burada oturduğumu unutmuştum.
Ne ara uyuyakaldığımı kaldığımı bilmiyordum. Boğazım en dibine kadar kurumuştu. Ağzımın içinde iğrenç bir tat vardı. Boynum tutulmuştu ve hareket etmiyordu. Sanki ani bir hareketle çevirmeye çalışırsam sonum gelecekmiş, kaslarım tüm hayatı boyunca tek yaptığı şey olan hareket etmeyi unutmuş gibiydi. Dünkü gibi kötü bir baş ağrısı, göğsüme saplanan bir bıçakmış gibiydi. Göz kapaklarım çapakla tutkallanmış gibiydi. Çok az aralıyabildiğimde ise etrafım zifiri karanlığa bürünmüştü. Niyeyse okula gitme vaktim gelmiş gibi hissettim. Karanlıkta önümü göremiyordum bile ve başım dönmeye başlamıştı. Bir adım bile atamadan kendime yerde buldum. Yüzümü sürttüğüm eski ve sert halı yanağımda iğrenç bir his uyandırdı. Baş ağrımın şiddeti git gide değişiyordu. Birden çok acırken arada azalıyordu. Şuan uyumuyordum ve bayılmamıştım. Sadece bu tozlu halı üzerinde acı çekiyordum. Tüm hayatım boyunca mahkum edildiğim gibi...
Doğrulup sırtüstü yatmaya başladım. Ellerimi karnımın üstünde birleştirerek kendimi bir kefendeymiş gibi hayal ettim. Odamın tavanında olan pütürlerin hepsine baktım. Sonrasında yere düşen her kıla baktım. Yanıma doğru döndüm ve sanki orada birisi varmış gibi hayal ettim. Sanki bu tabutumu birisiyle paylaşıyormuşum gibi. O hayali can belirtisine doğru bakarak gülümsedim. Gerçekten olmayan gözlerinin içine baktım. Tüm vücudumu kaplayan ağrı, sanki azalıyormuş gibiydi.
Ne ara olduğunu bilmesem bile bir ara tekrar uykuya dalmıştım. Uzun süredir ilk defa bu kadar çok uyku almıştım. Göz kapaklarım normalden hafifti. Kendimi pek rahat olmayan bir gece uykudan kaldırdım. Sırtım delicesine ağrıyordu. Acaba neden? Belkide yerde bir yastık bile kullanmadan yattığın için olabilir mi be?! Bıkkın bir şekilde kendimi ayağa kalkmaya zorladım. Masamın üzerinde duran saksıya bir bakış attım ve anında bir sorumluluk sahibi olduğumu hatırladım. Bu çiçeğe bakmam için bana güvenmişti. Onun güvenini sarsamazdım.
Bir bardağa bir miktar su doldurarak çiçeği suladım. Ne sıklıkla sulamam gerektiği hakkında hiç bir fikrim yoktu. Günde bir defa sulamaya karar verdim. Bir çiçek için ideal olmalıydı.
Sonunda saate bakmak gibi bir fikir aklıma üşüştü. Saat 7.40'tı. Otobüsü kaçırmıştım ama sakindim. Kimin umurundaydı ki? Üstümü giyindikten sonra kendimi kapıdan dışarı attım. Belli ki yürüyerek gidecektim. Kulaklığımı taktım ve yürümeye başladım. Hiç bir şey veya da hiç kimse umurumda değildi. Yolda giderken uzun süredir giymediğim pantalonun cebinde bir sigara buldum. O anda buna o kadar çok ihtiyacım vardı ki. Hemen çantamda bir çakmak aramaya başladım. En diplere kadar karıştırsam bile hiç bir şey yoktu. Olmadığını biliyordum ama aramaya devam ediyordum. Telefonumdan saatin kaç olduğuna baktım. 8'e 5 vardı. Neyseki okula varmak üzereydim. Hapishane olarak gördüğüm bu duvarların kapısına geldiğimde Archie yine orada sigara içiyordum. Yanına yaklaştım ve beni fark etti. Yüz ifademi değiştirmeden ve kulaklığımı çıkarmadan cebimde bulduğum sigarayı iki parmağım arasında ona uzattım. Bir an şaşkınlıkla tereddüt etse de sonrasında ne yapması gerektiğini anladı. Çakmağını çıkarıp o sigarayı yaktı. Kendimde teşekkür etmek için bile istek bulamadım. Ancak böyle yapmanın doğurabileceği kötü sonuçları aklımdan geçirirken, en basit nezaket kuralını bile yerine getirmekte tereddüt ettiğim için kendimden iğrendim. İç çekerek, yüzüne bile bakmadan "Teşekkürler" dedim. Beni duyup duymadığından emin bile değildim. Çünkü kulaklığımın sesimden ben bile kendimi duyamıyordum.
Son sigaramı bitirdikten sonra istmesem de okul kapısından içeri girdim. Sırama oturduktan sonra da başımı masaya yasladım. Bu gürültüde uyuyamazdım bile. Bir müddet sonra başucumda bir bilerek öksürme duyduktan sonra yavaşça başımı kaldırmaya zorlandım. Karşımda en sevmediğim hoca duruyordu.
"Küçük hanım burası uyuma dersi değil." dedi hayatımda duyduğum en itici sesle.
Hiç bir şey demeden rahatsız olmuş bir suratla gözlerinin içine baktım.
Bu hocayı hiç sevmememin sebebi, başkalarına hep anlayışlı ve iyi davranırken bana hep itici ve kaba davranmasıydı. En büyük zorbalarımdan biri olan Leslie'ye hep iyi davranırken benim yaptığım en basit hataya sinirlenirdi. Neden? Çünkü o yalakaydı ve ona hep iltifat ederdi. Dersleri de iyiydi. Özellikle bu dersi iyiydi.
Bu genç, erkek bir hocaydı. Okuldaki çoğu kızlar onun dersinde hep... heyecanlanırlardı. Bunlar hiç bir zaman ilgimde olmamıştı çünkü onun güzel bir yanını görmüyordum ve bana sanki tüm sülailesini asırlar boyunca lanetlemişim veya da gözlerinin önünde annesini bıçaklamışım gibi davranıyordu.
Bu durumların ikiside gerçek olmadığına göre adamın sorunu ne anlamıyordum.
Hoca beni kötü bir örnek olarak göstererek tüm sınıfa "öğüt" vermeye devam etti. Zihnimde yanıp tutuşan nefret yüzünden kendi kendime "bence gerçek ahlaki eğitime ihtiyacı olan sensin." diyerek mırıldandım.
Bu psikopat herif başımdan bir süre sonra gittiğinde şükürler içinde bir rahatlama yaşadım.
Bu adamın dersini asla dinlemeyeceğime dair kendime yemin ettikten sonra not defterimi alıp bir şeyler yazmaya başladım. Bir şiir denemesiydi. Güzel gidiyor gibiydi. Öncekiler kadar berbat değildi sanki. Kendi kendime bir gülümsedim. Çok garip bir konusu olsa bile sözleri sanki ilk defa doğru yerleştirmiştim. Yazdıklarımı baştan tekrar okudum. Şimdi yazdıklarım berbat geliyordu. Sanki çok daha fazla şey hayal etmiş ve düşünmüştüm ama hepsini geçirememiştim. Yani zihnimde canlandığında kağıda geçirdiğimi düşünmüştüm bu yüzden anlatılanlar çok alakasız ve eksik görünüyordu.
Birkaç dakika sonra yine kahrolası hoca yanıbaşımdda belirdi.
"Ne yazıyorsun orada?" diyerek elimden zorla çekiştirdi. "Dersimizin biyoloji olduğunu varsayıyorum. Bu nereden çıktı? Şuan dersi dinlemen gerekmiyor mu?" dedi.
Zihnimden var olan tüm küfürleri geçirirken birden yazanları sesli okumaya başladı.
"KAVANOZLARIM
Her şişede, her vazoda
Her bardakta, her kavanozda
O sırlı camı dolduran
Kimisine bir avuç etmese bile
Farklıdır benim gözlerimde
Hapsederim hepsini bir odaya
Kilitlerim en sevdiğim anahtarla
Bu anlamsız sözlerle açıklamaya çalışsamda
Anlamaz kimse bu dünyaya girmedikten sonra
Yanlızım kavanozlarımla
Taşarsa boşaltırım yanıbaşındaki kovaya
Bazen arasamda bulamam burada
Bu karmaşık manzaraya
Göz gezdiririm, çalışırım daha çok dağıtmamaya
Hepsini ziyaret ederim teker teker
Ayrımcılık yapmadan durmak bilmem
Dostlarımdır nasılsa, severler beni özür dilemeden
Terk etmezler beni, kaçamazlar deneseler bile
Zorlamam asla onlar seçerler kendi istekleriyle
Kapaklarını süslerim
Kavanozlarımı renklendiririm
Etrafına bağlı küçük kurdeleler
Belki canlandırır geri
Ölümün kalmaz hiç bir eseri
Sabah akşam okşarım, severim
Ağlamasın, üzülmesin
Ben isterdim
Okşanmayı, sevilmeyi
İlgi gösteririm ki dışlanmış hissetmesin
Hiç ayrılmak istemem
Hepsini teker teker
Birbirlerine göstersem
Kapağını açmadan, ışığı sönmeden
Acılı sonu geldiğinde
Narin camın kırılma sesi kulağımda çın ettiğinde
Parkelerim kirlendiğinde
Kavanozun içine saklanmış bir cesettim ben."
Bu sözler ağzından çıkar çıkmaz ellerimle yüzümü kapatarak utançtan yerin dibine indim. Leslie ve "çetesi" kahkahalara boğularak ne kadar berbat olduğu hakkında küfür etseler bile hoca bunu aldırmadan sınıfa bakarak berbat bir şekilde sırıttı.
Sınıfın diğer kalanından çıt bile çıkmadı. Herkes birbirine bakarak ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Bay Stevenson defterimi çarparak masamın üstüne bıraktı. Yüzüme doğru eğilerek "Bu "şiirinde" bize ne anlatmak istediğini açıklar mısın? Hadi bize biraz kültür kat." dedi sarkastik bir şekilde sırıtarak.
Bu isteğine karşın kılımı bile kıpırdatmadım.
"Hadi ayağa kalk ve bize anlat! Bize bu mükkemmel edebiyat parçasının nereden doğup nereden bittiğini!" dedi yüzümde bağırarak.
Derin bir iç çekip avuç içlerimi gözlerime dayadım. İç güdülerim yerimde oturmama söylüyordu ancak daha fazla sorun çıkaramazdım.
Ayağa kalkıp konuşmaya başladım.
"B-bu şiirde-" diyemeden sözümü kesti.
"Seni duyamıyoruz sesini yükselt!"
Tüm irade gücümü toplayarak kendimi buna getirdim. Gözlerimi kaldırarak Bay Stevenson'un gözleri içinde baktım.
"Bu şiirde; akıl sağlığı yerinde olmayan birisinin, ona iyi davranan yakın çevresinin tamamını öldürerek onların kan ve vücut parçalarını kavanozlara doldurarak onları sonsuza dek yaşamasını sağlamaya çalışmasından, ayrıca onlara olan sevgisi ve onları sakladığı odadan bahsedilmektedir." dedim ve yerime oturduktan sonra sözlerim etraftaki havayı kesiyormuş gibi hissettim.
Bana sırıtarak baktı ve "Şiirlerin de senin kadar iğrenç değil mi?" dedi.
Ne kadar tuhaf? Hiç bu kadar öfke, acı ve agresifliği aynı anda hissetmemiştim.
Tüm gün boyunca bu olayı zihnimde tekrarladım. Başka bir şey düşünmeye bir gerek duymuyordum. Yanlızca o aptal yüzünü zihnimde canlandırarak ona olan öfkemi arttırıyordum.
Normalden hızlı bir şekilde gün geçmişti. Çıkışta durağa yönelirken yanımda birisi belirdi. Kim olduğunu umursamıyordum. Şuan hiç birşey hissetmeme gerek yoktu. Eve gitmek dışında yapmam gerken bir şey yoktu. Öğrencilerin gürültüsü arasından boğuk bir ses duydum.
"Hey"
"Archie?" Biraz önceki hislerimden eser kalmamıştı. Sanki onu görmezden geldiğim için pişmanlık duyuyordum. Hareketlerime biraz daha dikkat etmeliydim sanki.
"M-merhaba." dedim.
"Seni rahatsız mı ediyorum?" dedi endişeyle.
"Hayır, hayır."
Pek bir tepki vermeden yanımda yürümeye devam etti.
"H-hey, sana bir şey sorabilir miyim?" dedim.
"Tabi ki de."
Kendimi buna getirmem gerektiğini biliyordum ama sanki zihnim bunu yapmamam için yalvarıyordu.
"Sen, onu eskiden tanıyordun değil mi?"
"Evet?"
"Peki bana onun geçmişi hakkında biraz bilgi verebilir misin?"
"Bu bir soru değil daha çok bir istek-"
"Lütfen!" dedim. "Y-yani bunu çok isterim."
Bir kaç saniye bana baktıktan sonra başıyla onayladı.
Çoğu zaman görüştüğümüz yer yani okul duvarının yanına geldik ve anlatmaya başladı.
"Onu sadece 2 yıl boyunca tanıdım ama ondan çıkarabildiğim kadar tek çocuktu ve her kapısına geldiğimde annesiyle ilgilenmesi gerektiğini ya da buna benzer birşey söylerdi. İlk tanıştığımızda hep gülümserdi ama son zamanlarda onun o sırıtışının yüzünden yavaş yavaş silinmesini izledim. Bir kaç defa kapısına gelip bağırışlar ve ağlama sesleri yüzünden geri döndüğüm olurdu. Annesiyle asla tanışmadım yani karşılaşamadım. Ayrıca avcunun içerisinde devasa bir kesik izi vardı. Eski bir kazadan olduğunu söylemişti." dedi.
Söylediklerini hazmetmeye çalışırken ileride duran Leslie'yi gördüm ve benimle göz teması kurdu.
"Şey burdan başka bir yere gitsek olur mu?" dedim.
"Neden ki?" dedi.
Ona Leslie ile aynı ortamda yer almaya mecbur olmadığımda tercih etmediğimi söyleyemezdim.
Gözlerimle Leslie ve Archie arasında gidip geldikten sonra iç çekerek "Söylediklerin için çok teşekkür ederim Archie." dedim ve gülümsedim.
Bana bakarak tuhaf bir şekilde gülümsedikten sonra "İstersen kafeye gidebiliriz, yani çalıştığın kafeye. Nasılsa bugün mesain var değil mi?" dedi.
Bunu bilmesi bana biraz tuhaf gelse bile çok umursamadım.
Gözlerimi yere diktim ve "Evet ama eve gidip dinleneceğim-" sözümü tamalayamadan parmağıyla başımı çevirip gözlerimi ona bakmaya zorladı.
Gözlerini hafif kısarak gülümsedi ve "Görüşürüz o zaman." dedi.
Kenara baktığımda Leslie bizi izliyordu. Büyük bir rahatsızlık ve stres hissettim.
İstemsizce elini çenemden çekti ve ağır bir şekilde el sallayarak yanımdan uzaklaştı.
Ne yaşamıştım ben? Sanki her şey saatlerce öncesinde yaşanmıştı. Sanki yeni uyanmıştım ve herşeyin farkına yeni varıyordum. Yürürken yoluma çıkan her taşı tekmeleyerek otobüs durağına vardım. Yarım saat sonra evdeydim. Artık rutinim aynıydı. Okula git gel, çalışmaya git gel... Ne kadar sıkıcı bir hayat. Hayatımda kayıta değer hiç bir şey olmuyordu ve ben hala acı çekmemden şikayet ediyordum. Benden kötü hayatı olan insanlar varken neden üzülmeliydim ki? Başkalarının ki yanında benim dertlerim neydi? Belki de gerçek acıyı bilmiyordum. Gerçek dertleri olan birisi hayattan hiç bir zevk almamalıydı. O halde ben niye böyle hissediyordum? Neden intihar etmeye korkuyordum? Neden? Neden, hayatımın umutsuzluğuna rağmen ölmek istemiyordum?