Olay, bir hafta boyunca aç kalmalarıyla başlamıştı. Yiyecek bir lokma bulamadan günlerce sokak sokak gezmişlerdi. Sonra bir gece aniden etrafın ışıklarla donatılmış olduğunu fark ettiler. Kayzer tarafından bir panayır, Beşinci Sınır halkını yatıştırmak için gönderilmişti. Üst sınırlardan insanları da konuk ettiği için epey önemli bir etkinlikti. Işıkla yıkanan bu göz alıcı gecede el ele tutuşup heyecanla panayıra yollanmışlardı. Küçük bedenleriyle hiç zorlanmadan kalabalığa karışmışlardı. Bir ara Alde, Nova'nın elini bırakıp kaybolmuştu. Korkuyla ona seslenen Nova onu uzunca bir süre bulamayınca çılgına dönmüştü. Üstelik o kadar açtı ki arayacak gücü de kalmamıştı. Kalabalığa aldırmadan öylece yere oturmuştu. Ağlamak istemiş ama gözlerinden bir damla bile yaş akmamıştı. Ama yine de küçük ve kuruluktan ağaç kabuğunu andıran elleriyle gözlerini silmişti. Tam o sırada bir başka el, onu tuttuğu giib kalabalığın içinden çekip çıkarmıştı. Kısa hıçkırıklarla sarsılan Nova'ya sıkı sıkı sarılmış, rahatlatmıştı. Etraftaki gürültüde kaybolan birkaç kelime söylemişti, en azından Nova öyle olduğunu düşünüyordu,
"Korkma, ben buradayım." Dedikten sonra küçük kızın yanaklarından tutup yüzünü kaldırmıştı. Göz göze geldiklerinde Nova'nın hıçkırıkları dindi. Onun sakinleştiğini gören cılız oğlan hemen elini cebine daldırıp bir parça ekmek çıkarmıştı. Sevinç ışıltılarının donattığı geniş bir gülümsemeyle kuru ekmeği küçük kızın eline tutuşturup,
"Bunu mutlaka yemelisin Nova! Hayatımda yediğim en güzel ekmek!" Demişti. Küçük kız elindeki kuru ekmekten bir ısırık almış ama Alde'nin bahsettiği gibi bir lezzetten ziyade tatsız tuzsuz ve çiğnemekte güçlük çekeceği kadar kuru, bir ekmek olduğuna bile emin olamadığı şeyi zorla yutmaya çalışmıştı. Her lokma, kuru boğazını yırtarcasına bir acıyla midesine inse de Alde'nin umut dolu gözleri onu yemeye zorlamıştı. Ve o olaydan birkaç gün sonra Alde açlıktan bayılmıştı. Tabii Nova o zamanlar çok küçük olduğu için nedenini anlayamamıştı ama şimdi biliyordu: Alde o ekmekten tek bir lokma dahi almamıştı.
Ağzındaki ekmeği tadını alarak uzun uzun çiğnedi. Bu hayatında elindeki her şeyin değerini bileceğine dair kendi kendine söz verdi. Çünkü biliyordu ki dönüşü olmayan bir yola girmişti. Sonunda kimsenin mutlu olmayacağı bir yola. Ama yolun sonuna daha çok vardı.
Yemeğini bitirdiğinde Sör Kanis'e bakıp,
"Buradan sonra bana eşlik etmene gerek yok. Çünkü tapınağa gideceğim. Biliyorsun ki soylu bir kadının eşi haricinde bir erkekle tapınağa girmesi mümkün değil." Dedi. Şövalye itiraz eder gibi,
"Sizi tapınağın girişinde bekleyebilirim leydim." Dediğinde, Nova bunu bekliyormuş gibi ayaklandı,
"Dilediğini yap, Sör Kanis. Sadece beni tapınakta rahatsız etme."
Birlikte tapınağa vardıklarında Sör Kanis tıpkı söylediği gibi giriş kapısında beklemeye koyuldu. Nova ona aldırış etmeden yanından geçti. Yapıldığı beyaz mermerle ilahi bir hava yayan tapınağın merdivenlerinden çıkıp içeri girdi. Dışı gibi içi de heybetli olan bu yapıya sadece belli başlı soylular kabul görüyordu. Nova, bahçenin muhteşem bir tablo gibi süslediği pencereden dışarı baktı. 'Tanrı bile sadece soylular için var.' diye düşünüp gördüğü bu manzaraya karşı tiksintiyle yüzünü buruşturdu. Çünkü biliyordu, oradaki güzel görünen her şey, altında binlerce ceset barındırıyordu.
Hızlı adımlarla birbirine bağlanan koridorları geçti. Sağ tarafında sıralanan kapılardan birine girdi. Onu ufak ama oldukça güzel bir oda karşıladı. Burası bireysel ibadetler için ayrılmış bir alandı. Nova buraya önceki hayatında da pek çok kez geldiğinden her karışını çok iyi biliyordu. Üzerindeki Valen armalı pelerini çıkardı. Öncesinde almış olduğu siyah pelerini giyip odanın arkasındaki küçük heykelciğe yaklaştı. Bu sedefli bir taşla yapılmış tanrı figürüydü. İnce bir işçilikle yontulan heykelciğin üzerindeki ilahi kitabı tuttu. Kendine doğru çektiğinde bir 'Klik!' sesi duyuldu ve heykelciğin arkasındaki duvar karanlık bir koridora doğru açıldı. Odayı aydınlatan şamdanı eline aldı. Arkasına son bir kez bakıp gizli geçide doğru adım attı.
Loş ışıkta yavaş adımlarla merdivenin son basamaklarını indi. Geniş bir mahzene ulaştı. Bu alana pek çok farklı koridor bağlanıyor, adeta bir yeraltı şehri oluşturuyordu. Nova önceki hayatında onu bekleyen cezadan kaçmak için her yolu denemişti ve bunlardan biri de tapınağa gitmek istediğini söyleyip yeraltı tünellerinden kaçmaktı. 'Artık kaçmayacağım.' diye düşünerek emin adımlarla bir koridora girdi.
Güneş ışıklarının sızdığı bir kapıya varana kadar durmaksızın yürüdü. Önündeki ağır kapıyı, tüm vücudunu yaslayarak güçlükle itti. Kapı, ana caddelerin aksine tek tük kişinin geçtiği sakin bir sokağa açıldı. Pelerinini gözlerinin önüne doğru çekiştirip elindeki kutuyu sıkıca tutarak yürüdü. Biraz daha işlek bir sokağa ulaştığında, yol kenarına sıralanmış dükkanlardan birine girdi.
İçeri girerken hafifçe ittiği kapıdan gelen çıngırak sesi, birinin üst kattan koşar adım inmesine neden oldu. Kıpkırmızı yüzüyle nefes nefese kalmış, tombul, iyi giyimli, orta yaşlı bir adam; Nova'ya oturması için çalışma masasının önündeki koltuğu gösterdi,
"Hoşgeldiniz, şöyle buyurun lütfen." Deyip nazikçe sandalyesine oturdu. Eliyle pürüzsüz çenesini ovup devam etti,
"Size nasıl yardımcı olabilirim?" Nova pelerinini çıkarmadan, adamın gösterdiği koltuğa yerleşti ve,
"Yeraltında bir oda kiralamak istiyorum." Dedi. Dükkan sahibinin bu cümleyle kaşları hafifçe çatıldı,
"Öyle bir yer kiralamıyorum. Size yardımcı olamayacağım. Derhal dükkanımı terk etmenizi tavsiye ederim." Diyerek ayaklanan adam, tombul parmağıyla kapıyı işaret etti.
