İçeriğe geç

ÖLÜMLE EĞİTİLENLER

Bölüm 7 · 15 dk okuma

ÖLÜMLE EĞİTİLENLER

Bölüm 7

BÖLÜM VII – Çığlığın Ardında

Bothwell yorgunlukla sedyeden uzaklaşırken Edmund bu kez Douglas’a yaklaştı.

İnleyen yüzüne doğru eğildi.

“Şunu unutma,” dedi alçak bir sesle, “ben izin verdiğim için hayattasın.”

Sözler Bothwell’i öfkeden deliye çevirmişti.

Edmund acımasızca yüzünü Douglas’a yaklaştırdı.

“Oğlumu ayağına kadar getirmeseydim, son nefesini çoktan vermiş olurdun. Artık öğrenmiş oldun. Blackwood’ların işine karışırsan, hayatınla ödersin.”

Bu vurdumduymazlık Bothwell’i yerle bir ediyordu.

Başını elemle salladı; bir gece babasıyla evde olması gerekirken hâlâ bu fabrikada olduklarına inanamıyordu.

Edmund, Hawthorne’a seslendi.

İfadesiz yardımcı cebinden çakmaklı tabancayı çıkarıp efendisinin avucuna bıraktı.

Bothwell’in nefesi kesildi.

“Yo… hayır,” diyerek babasına doğru sendeleyerek bir adım attı.

“Onun hayatını bağışladığınızı söylemiştiniz. Şimdi canını mı alacaksınız?”

Edmund’un mavi, keskin gözleri oğlunun çaresizliğini yakaladığında, Bothwell istemsizce geri çekildi.

Sakin bir ustalıkla tabancayı açtı.

Namluyu aşağı çevirdi, barutu yere döktü.

Ardından içindeki kurşun bilyeyi çıkarıp Douglas’ın göğsünün üstüne bıraktı.

Boş silahı Hawthorne’a uzattı ve kenara çekildi.

“Beni hatırlaman için,” dedi tehditkâr bir sakinlikle,

“Ufak bir armağan.”

°°°

At arabasının tekerlekleri nihayet yavaşladığında Bothwell buna sevinemedi bile.

Eve yaklaşmışlardı; atlar aniden durdu, nal sesleri geceyi yararak kesildi. Bu ses, onu içine gömüldüğü düşüncelerden çekip aldı. Yaz gecesi bitmek bilmiyordu. Zaman anlamını yitirmişti; kaç saat fabrikada kalmış, kaç gecedir aynı yükü taşımıştı, ayırt edemiyordu.

Kapının açıldığını, adının söylendiğini geç fark etti. Arabadan inmeye hâli yoktu; bacakları bedenini taşımayı reddediyor gibiydi. Sebastian koluna girdi, sonra omzuna destek oldu.

Ayağı toprağa değer değmez arkadan babasının arabasının nal sesleri geldi.

Bothwell son gücünü dik durmak için kullandı, Sebastian’dan ayrıldı.

Edmund, ağzında purosuyla arabadan indi. Uzun boylu oğlunu süzdü.

“Senin için unutulmaz gecelerden biri oldu,” dedi alaycı bir sesle.

O tanıdık tını…

Her defasında umutlarını parçalayan, nefesini daraltan o ses.

Bothwell’in solgun yüzüne yorgun bir gülümseme yerleşti.

“Sayenizde,” dedi. “Babacığım.”

Bir kahkaha patladı.

Boynuna geçirilmiş ipin sahibinden… babasından yani.

O ne kadar güldüyse, ip o kadar sıkılaşıyordu.

O ne kadar öfkelendiyse, ip o kadar kesiyordu nefesini.

Bothwell, bir gün umudunu kaybedip o ipi kendi elleriyle sıkacak olmaktan korkuyordu.

Edmund eldivenlerini çıkarıp Hawthorne’un eline bıraktı ve oğluna doğru yürüdü.

Bir adım ileri…

Bothwell bir adım geri.

Bir sonraki adımı atamadı. Bedeni artık kendi iradesine ait değildi.

Edmund’un sert eli kalktı; Bothwell refleksle başını geriye çekti.

El indiğinde yarım ağız bir gülümseme vardı Edmund’un yüzünde. Avucunu oğlunun göğsüne bastırdı.

Göğsündeki ağırlık, kalbinin atışlarını babasının avucuna hapsetmiş gibiydi.

İsterse kırabilirdi.

Bothwell başını eğdi; babasının gözlerinde dolaşan ölümü izledi.

Nefesi bile paramparça olmuştu.

“Burada sana yakışmayan bir şey var,” dedi Edmund.

Kısa bir duraksama…

“Ve ben onu oradan söküp alacağım.”

Elinin hareketi, oğlunun göğsüne inen bir yumruk gibiydi; bedenden çok ruhunu ezmişti.

Gece sessizdi.

Ama Bothwell’in içi artık hiç susmayacaktı.

Edmund’un ayak sesleri uzaklaştığında önlerindeki alan sessizliğe gömüldü.

Bothwell olduğu yerde kaldı. Ne eve yöneldi ne de arkasını döndü.

Ellerine baktı. Parmakları hâlâ titriyordu.

Göğsündeki baskı kalkmıştı ama kalbi aynı düzensizlikle atmayı sürdürüyordu. Nefes almaya çalıştı; ciğerleri geç cevap verdi.

Başını hafifçe öne eğdi. Ayaklarının altındaki toprağı hissediyordu.

Gecenin serinliği, omuzlarından aşağıya doğru çökmüştü.

Bir an gözlerini kapattı.

Karanlıkta bile babasının bakışı silinmiyordu.

Dizleri hafifçe çözüldü. Kendini yere bırakmadı ama ayakta da durmuyordu artık.

Yaşıyordu.

Sadece bu kadarı kesindi.

Uzakta bir yerde atların soluk sesleri duyuluyordu. Gece ilerliyordu.

Bothwell gözlerini açtı.

Henüz bitmemişti.

Şöminenin karşısında oturmuş, ateşin çıtırtılarını dinliyordu. Alevlerin kızıllığı yüzüne vuruyor, keskin hatlarını anlık gölgelerle bölüyordu. Oda neredeyse bütünüyle sessizdi; yalnızca eski saatin tekdüze sesi duyuluyordu: tik-tak… tik-tak… Zaman, o odada ilerlemekten çok onu izliyordu sanki.

Koltukta vücudu gerilmiş halde oturuyordu. Omuzları kasılmış, sırtı dikti; ama bakışları boşluğa saplanmıştı. Gözleri, baygınlık geçirir gibi hayallere dalmıştı—ya da belki az önce yaşananları zihninden söküp atmaya çalışıyordu. Bir hekim olarak, bu gece neler yapmıştı?

Babasının zoruyla, yasal olmayan bir iyileştirmeye ortak olmuştu. Fabrikanın karanlık bir köşesinde, gizli ve aceleyle yürütülen işler… Ne tam anlamıyla suçtu, ne de masumiyetle açıklanabilirdi. Ama bildiği bir şey vardı: Babasının işbirlikçisi olmuştu. Göğsünden derin bir of çekti. Ellerini yüzüne kapattı; parmaklarının arasında sıkışan nefes, utancıyla birlikte titredi.

Koridordan gelen ayak sesleri düşüncelerini böldü.

Sesleri duyar duymaz, Bothwell hemen kendini topladı. Omuzlarını geriye çekti, yüzünü sakinleştirmeye çalıştı. O an içini dolduran duygu, tarif edilemez bir rahatlamaydı; sanki zayıflayan bedenine yeniden güç dolmuştu. Kapıda annesinin silueti belirdi. Elinde, oğlu için hazırladığı sıcak bir içecek vardı—kurutulmuş papatya çiçeklerinden demlenmiş, yumuşak kokulu bir çay. Buharı, şöminenin sıcaklığına karışarak odaya yayıldı.

Bothwell saygıyla ayağa kalktı. Ellerini dizlerine sürttü; sanki görünmez bir kirden arındırmak ister gibi. Başını hafifçe eğdi. Ateşin ışığı, yüzündeki yorgunluğu daha da belirgin kılıyordu.

Annesi hiçbir şey söylemedi. Sadece yaklaştı.

Annesinin elinden fincanı alırken teşekkür ederek hafifçe gülümsedi. Güzeller güzeli Lavinia, oğlunun yüzünü izledi; saklamaya çalıştığı matemi, gözlerindeki gölgeyi fark edebiliyordu.

Birlikte kanepeye oturdular. Bothwell çayını yudumlarken, annesi dağınık saçlarını sevdi; sanki hâlâ küçük bir çocukmuş gibi.

“Neden bu kadar yorgun görünüyorsun, oğlum?” diye sordu Lavinia. “Baban sana çok mu zor bir iş verdi?”

Bothwell, küçük bir gülümsemeyle kafasını annesine çevirdi. “İş…” dedi, sonra sustu. Bir an durakladı, sonra yumuşak bir sesle ekledi: “Merak etmeyin, ben iyiyim.”

Lavinia gözlerini oğlunun gözlerinden ayırmadı; hem rahatlatmak hem de sessizce korumak ister gibi onu izliyordu. Şöminenin alevleri, çayın buharıyla birleşip salonu doldururken, Bothwell bir an için geçmişin yüklerini ve geleceğin belirsizliğini unutmuş gibi oldu.

Anne ve oğul, şöminenin sıcak ışığı altında sessizce oturuyorlardı. Dışarıdaki soğuk ve karanlık, salonun sıcaklığında kaybolmuş gibiydi; yalnızca saat tik-takları ve ateşin çıtırtısı duyuluyordu.

Bir anda Lavinia kalktı. Salonun köşesinde, 1802’ye uygun, koyu cevizden yapılmış, ince oyma detaylı bir dolaba yöneldi. Dolabın küçük çekmecelerinden birini açtı ve eline uzun zamandır sakladığı küçük bir sandık aldı.

Bothwell, annesini merakla izleyerek koltuktan hafifçe öne doğru eğildi. Lavinia, sandığı açtı ve içinden, Bothwell’in çocukluğundan kalan küçük yün patik çıktı: krem rengi, sade örgüsü hafif kabartmalı, topuğu kapalı ve minik manşetiyle hâlâ sıcak ve tanıdık bir hatıra gibi duruyordu.

Sonra, Lavinia patiki Bothwell’in avucunun içine nazikçe bıraktı. Küçük ve hafif patik, yetişkin ellerin içinde güvenli bir şekilde duruyor; hem geçmişin masumiyetini hem de annesinin sevgisini somutlaştırıyordu.

Bothwell’in gözleri bir anda doldu. Çocukluk anıları bir anda zihninde canlandı: annesinin ona ördüğü, küçük adımlarla evin içinde dolaştığı günler… Masumiyet ve güven dolu o günler, yetişkinliğin ağırlığıyla çarpışıyordu.

Lavinia ise sessizce oğlunun yüzüne bakıp hafifçe gülümsedi; hem mutluluk hem de hafif bir hüzün vardı bakışlarında. Şöminenin alevleri ve patikten gelen hafif nostaljik sıcaklık, salonu o an için adeta korunaklı bir dünya hâline getirmişti.

Avucundaki patik, onu bir ana geri götürdü: salonun soğuk taşlarında ilk adımlarını atarken annesinin “düşme” diye fısıldadığı o güne. O zamanlar dünya basitti; korunmak mümkündü. Şimdi ise aynı eller, iyileştirmekle suç arasında kalmıştı. Ateş yanıyordu, annesi yanındaydı… ama içindeki ağırlık hâlâ yerindeydi.

Bothwell başını eğdi. Avucunun içindeki patike bakarken bir damla yaş, sessizce yünün üzerine düştü. Lavinia bunu gördü ama yerinden kıpırdamadı. Şöminenin ışığında, anne ve oğul yan yana oturuyordu; birbirlerine dokunmadan, aynı acının içinde.

Kulağında hiç dinmeyen bir çığlık vardı… Douglas Norton. Kurtarmış mıydı, yoksa ölüme mi terk etmişti? düşünmekten kendini alıkoyamıyordu. Dün gece neredeyse uyuyamamıştı; gözleri kızarmış, hâlâ yorgun hâldeydi ve vaziyetini saklamakta zorlanıyordu.

Sınıfta, sanki babasının gölgesi dolaşıyor ve önüne yığınla ceset bırakıyormuş gibi bir duygu içindeydi. Ya o adamı, yaşamaya mecbur bırakarak, bir şekilde öldürmüşse? Vicdanı bütün gece başında nöbet tutmuştu. Hafifçe başını okşadı, bir eliyle alnını sıvazladı; başındaki ağrıyı hissetti.

Bir öğrenci, sınıfta sessizleşen öğretmenine ayağa kalkarak seslendi:

“Efendim, elinizdeki kalemi bırakır mısınız? Deminden beri masaya vuruyorsunuz.”

Bothwell, sesi nihayet duyabildi. Eğik oturuşunu düzeltti ve sol eline baktı. Evet, kalem sınıfa girdiği andan beri elindeydi ve sandalyeye otururken farkına varmadan masaya hafifçe vurarak ses çıkarmıştı. Tüm öğrenciler şaşkınlıkla bekliyordu.

Bothwell sınıfı göz ucuyla taradı, kalemi masaya bıraktı ve “Ders bitmiştir, çıkabilirsiniz,” dedi.

Sınıf boşalırken, Bothwell bir an durdu. Az önce bir trans halinde miydi, yoksa hiç sınıfta değil miydi? Ayağa kalktı, bir elini beline koydu, diğer eliyle çenesini sıvazladı. Kafasını mı karıştırıyordu, yoksa gerçekten deliriyor muydu? Ayak sesleri yankılanırken ellerini saçlarının arasından geçirdi; boğuk nefesleri hâlâ yakasını bırakmamıştı. Aklında tek bir düşünce vardı: o yaralı adam… Douglas Norton. Eğer onu yeniden diri bir şekilde göremezse içi hiç rahatlamayacaktı.

Bothwell, masanın önüne geldi ve ellerini masanın kenarına dayadı. Bir karar verdi. Ne olursa olsun, oraya tekrar gidecek ve Douglas’a yardım edecekti.

Bothwell elindeki çantasını Sebastian’a verirken arabaya yerleşti. Kapıyı kapatan yardımcısına seslendi:

“Bir şey isteyeceğim senden.”

Sebastian hemen arkasını dönüp başını eğdi:

“Buyrun efendim.”

Bothwell kelimelerini toparladı:

“Bu yolculuğu yalnız yapmak istiyorum.”

Sebastian ifadesizce yüzüne baktı. Bothwell bir kez daha tekrar etti, kararlılığını gizlemeden:

“Yalnız gitmek istiyorum.”

Sebastian ellerini arkadan birleştirdi:

“Efendim, bu pek mümkün olmaz… çünkü babanız…”

Bothwell’in sesi kararlı ve biraz sinirli:

“Ben öyle istiyorum. Bir daha sözümü tekrarlamayacağım. Sana emrediyorum.” diye çıkmıştı.

Sebastian bir anlığına Bothwell’i unuttu ve sanki efendisi Edmund’un kendisine emrettiğini düşündü. Ama karşısındaki çok ciddi ve ısrarcıydı. Hemen kendine çeki düzen verip başını eğdi:

“Peki, efendim… nasıl arzu ederseniz.”

Sonra telaşla ekledi: "Lütfen çok dikkatli olun."

Atın ilerlemesi için kenara çekilen Sebastian’a göz ucuyla bakarak Bothwell, başarmış olmanın sessiz sevincini hissetti. Ardında bıraktığı yardımcısına aldırmadan, cesaretin yolculuğuna adım attı.

Yolculuk boyunca binbir düşünce akıp gidiyordu kafasında; buraya gelirken yaşadığı endişeler ve o güçlü baskı… Dizlerini sallıyor, dudaklarını kemiriyor, bitmek bilmeyen baş ağrısıyla mücadele ediyordu. Güneş henüz tepedeydi, sıcak bir yaz havası içini ürpertirken onu, içgüdüsel olarak, soğuk ve tehlikeli bir yere sürüklüyordu… suç mahalline.

Thames Limanı’na yaklaştığında, o tanıdık mekan belirdi gözlerinin önünde. Ani bir kararla buraya gelmişti; işler umduğu gibi giderse bugün babasına karşı bir zafer kazanacaktı. Douglas Norton’u düşündükçe hırsı kabardı, yumruğunu sıktı.

Atlar durduğunda derin bir nefes aldı ve kapıyı kendisi açtı. Ayağı sağlam basmıştı yere; içini bir adrenalin dalgası kapladı. Fabrikanın yüksek gürültüsü, limandaki gemiler ve kalabalık insanlar arasında kaybolmak istiyordu, ama artık oradaydı. Yürüdü, etrafı gizlice süzdü, adımlarını sessizce ilerletti.

Paslı demir kapıyı gördü. Başını hafif kaldırıp fabrikanın içine baktı: Blackwood’ların varlığını ayakta tutan beton yığını, babasının gücü ve tehdidi gibi yükseliyordu. Babası mı oradaydı, yoksa Hawthorne mu? Ne yapmalıydı? İşçiler onu tanıyorsa, gördüklerinde babasına haber vermek zorunda kalacaklardı. “Kontrol etmeye geldim,” diye yalan söyleyemezdi. Çünkü foyası bir anda ortaya çıkardı.

“Hadi pes etme, Bothwell,” diye fısıldadı iç sesi. “Sakin ol… pes etme.”

Kaçmak yerine babasının karşısına dikilmeyi seçti; bu kararla içeriye ağır ve ölçülü adımlarla girdi. İşçilerin bir kısmı işine devam ederken, genç efendiyi tanıyanlar birbirini sessizce uyardı. Başlar derhal saygıyla eğildi. Birkaç kişi ise şaşkınlıkla olduğu yerde kaldı.

Yaşı hayli ilerlemiş bir işçi, alçak bir sesle fısıldadı: “Onu çocukluğundan bilirim… Her vakit efendi bir mizacı vardı. Şimdi bak, büyümüş de genç bir bey olmuş.”

Bothwell, makinelerin bitmeyen uğultusu ve meraklı bakışlar arasında, fabrikanın içine doğru adım adım ilerledi.

Bir an durdu. Gürültünün, demirin ve terin iç içe geçtiği fabrikanın kalbinde başını kaldırdı. Üst katta, üretim alanına bakan geniş pencerenin önünde belirsiz bir karaltı seçiliyordu. Bir gölgeydi bu… ya da yalnızca ışığın oyunu. Babası mıydı orada, yoksa zihninin ona oynadığı bir oyun mu, ayırt edemedi.

Üst kattaki ofis, fabrikanın geri kalanından ayrılan tek yerdi. Kalın ahşap kapılarla çevrili, yüksek pencereleriyle aşağıyı denetleyen bir mekân. İçeride ağır bir masa, düzenli tutulmuş defterler, mühürler ve duvar boyunca uzanan raflar vardı; hepsi Blackwood adının disiplinini ve sertliğini yansıtıyordu. O oda, dinlenmek için değil, karar vermek için vardı.

Bothwell yutkundu. Göğsünde yükselen baskı, çocukluğundan beri tanıdığı o tanıdık histi: Babasının karşısına çıkmadan önce duyduğu korku. Ama bu kez korkunun yanına başka bir şey eşlik ediyordu —karar. Geri dönmeye niyeti yoktu.

Merdivenlere yöneldi. Her basamak, onu yalnızca yukarı değil, bir yüzleşmeye de taşıyordu. Elini korkuluğa koyduğunda parmaklarının titrediğini fark etti; yine de adımlarını yavaşlatmadı. Ne babasının gölgesinden kaçacaktı, ne de susacaktı.

Kapının önünde durdu. Bir anlığına gözlerini kapadı. Sonra, içindeki tereddüdü geride bırakır gibi omuzlarını dikleştirdi ve kapıyı çalmak için elini kaldırdı.

Odanın içinde Hawthorne da vardı; sessizce ayakta duruyor, bakışlarını odanın hiçbir köşesine sabitlemeden her şeyi görüyordu. Edmund Blackwood ise ağır masanın ardında oturuyordu. Bothwell, babasının “gel” diyen sesini duyar duymaz, artık geri dönülmez bir yola girdiğini anladı. Omuzlarını dikleştirdi.

Babası, oğlunu karşısında görünce kısa bir an şaşkınlık yaşadı. Ağzındaki puroyu yavaşça çıkarırken dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.

“Buraya geleceğini biliyordum,” dedi sakince.

Bothwell başıyla selam verdi.

“Çünkü nihayetinde benim oğlumsun.”

Bothwell boğazını temizledi:

“Buraya bir doktor olarak geldim,” dedi. Ardından bir an duraksadı. “Bir de—”

Sözünü tamamlayamadan bakışları babasından kaçtı, Hawthorne’a takıldı. O an Edmund elini kaldırarak susmasını işaret etti.

“Sana dün gece anlattım,” dedi sertçe. “Douglas Norton denen basit biri yüzünden her şeyimizi kaybedebiliriz.”

Edmund ayağa kalkarken Bothwell istemsizce ona kaçamak bir bakış attı.

“Evet ama—”

“Sana kaç defa kararlarımı sorgulamamanı söyledim!” diye sesini yükseltti Edmund. Odanın havası bir anda ağırlaştı.

“Babacığım,” dedi Bothwell, sesini sakin tutmaya çalışarak, “ben onunla konuşur, ikna ederim.”

Bu sözleri duyar duymaz Edmund’un yüzündeki gülümseme tamamen silindi. Bir adım daha yaklaştı.

“İkna etmek mi?” dedi alayla. “Sen hâlâ bunun bir merhamet meselesi olduğunu mu sanıyorsun?”

Bothwell’in elleri yumruk oldu ama geri çekilmedi.

“Hayır,” dedi kısık ama kararlı bir sesle. “Bu bir vicdan meselesi.”

O an Hawthorne başını hafifçe kaldırdı. O da, ilk kez gerçekten sessizleşti.

Edmund’un öfkesi, Bothwell’in “onunla konuşur, ikna ederim” sözlerine takılı kaldı. Bir an durdu; sonra sesi sertleşti, hatta keskinleşti.

“İkna etmek mi?” dedi. “Sen benim varisimsin. Blackwood soyadını taşıyan biri, nasıl olur da zavallı birinin ayağına gider?”

Masadan bir adım uzaklaştı, oğluna doğru yaklaştı.

“O Douglas denen kendini bilmez, sağda solda ne desin istiyorsun?” diye devam etti.

‘Edmund Blackwood’un hekim oğlu ayağıma kadar geldi, aşağılık bir insan gibi merhamet dilendi mi desin?”

Bothwell’in bakışları sabitti ama çenesindeki kaslar gerildi. Edmund sesini daha da yükseltti.

“Sen benim itibarımı mı zedelemek istiyorsun?”

Bothwell sessizce bekledi. Babasının söyledikleri, kalbinin derininde bir yerlerde anlamsızdı; ama konu servet, güç ve Blackwood adı olduğunda, bu suskunluğu sürdürmesi gerektiğini biliyordu. Babasına karşı böyle davranmak zorundaydı.

O ana dek sessiz kalan Hawthorne, ağır bir nefes aldı. Bakışlarını Bothwell’e çevirmeden konuştu; sesi neredeyse duygusuzdu.

“Efendim,” dedi, “sizin gidip ona yalvarmanız o hadsize cesaret verir. Bu, hem size hem de babanıza karşı gelmesine güç kazandırır.”

Kısa bir duraksama oldu. Ardından sözlerini soğukkanlılıkla tamamladı:

“Bu nedenle onu öldürmeden süründürmek en iyisidir.”

Oda buz kesti.

Bothwell’in içinden bir şey koptu. Suskunluğunun bedelini, şimdi çok daha net görüyordu.

Bothwell, Hawthorne’a sert bir bakış fırlattı.

“Derhal çık,” dedi. Bu bir rica değil, emirdi.

Hawthorne’un gözleri bir anlığına fal taşı gibi açıldı. Refleksle Edmund’a baktı. Edmund’un hafif bir baş sallayışıyla yönünü Bothwell’e çevirdi, kısa ve ölçülü bir selam verdi. Ardından sessizce odadan çıktı. Kapı kapandığında içeride ağır bir yalnızlık kaldı.

Yalnız kalır kalmaz Bothwell, bir kez daha konuşma cüretini gösterdi.

“Babacığım,” dedi, sesi temkinli ama samimiydi, “sizi anlıyorum. Endişelisiniz. Fakat ben—”

Edmund sözünü kesti.

“Bizler Blackwood’larız,” dedi sertçe. “Kimseye asla boyun eğmeyiz. İnsanlar zavallıdır. Para verdiğin an hepsi senin emrine girer; hepsi birer oyuncudur.”

Bothwell söyleyeceği sözleri yuttu. Göğsünde bir ağırlık hissetti.

“Fedakârlık,” dedi sonunda, “tamamen bakış açısıdır.”

Durmadı.

“Ama paradan daha değerli şeyler de vardır,” diye ekledi. “Ve ben buna inanıyorum.”

Edmund bir anda kahkaha savurdu. O kahkaha, ofisin duvarlarında yankılandı; Bothwell’in kulaklarını doldurdu, hatta neredeyse boğdu. Babası gülerken bir adım attı, sonra bir adım daha… bir anda oğlunun yakasına yapıştı.

Bothwell’i ofisin penceresine doğru sürükledi.

“Bak,” dedi dişlerinin arasından. “Bak ve iyi gör.”

Onu cama doğru bastırdı.

“Burası senin dünyan,” diye devam etti. “Kendini buraya ait hisset ya da hissetme. Bu senin gerçekliğin. Ve bunu asla değiştiremezsin.”

Bothwell, babasının güçlü kolları arasında kıpırdayamadı bile. Aşağıda, deli gibi çalışan insanlara baktı. Gürültü, ter, bitmeyen emek… Hepsi babasının işaret ettiği dünyanın bir parçasıydı.

Ama onun gözleri, o kalabalığın içinde başka bir şeyi arıyordu:

Vicdanını.

Sonra oğlunu kenara savurdu ve: "Tamam denemene izin vereceğim" dedi sonra ekledi: "Fakat haksız çıkacağını görmek için" derken Bothwell’in kendini toparlayarak düzgün şekilde duruşunu seyretti.

Elini kaldırıp oğlunun yüzüne karşı salladı ve sesi korkunçtu: "Eğer işler umduğun gibi gitmezse sonuçlarına katlanırsın" dedi.

°°°

Bothwell yutkunarak içinden ne gerekirse yapacağını biliyordu. İçeriye tekrar çağrılan Hawthorne’a bakarken: "Beni tutsağın yanına götür" dedi hafif titrek sesiyle.

Hawthorne, Bothwell’in emrini duyar duymaz yerinden kıpırdamadı. Gözleri, istemsizce odanın içinde bir an dolaştı ve Edmund Blackwood’a kaydı.

Edmund’un yüzünde en ufak bir mimik yoktu. Yalnızca çenesini çok hafifçe kaldırdı.

Bu, yeterliydi.

Hawthorne, efendisinin —Edmund Blackwood’un— verdiği sessiz baş işaretiyle arkasını döndü.

Bothwell bu anı kaçırmadı. Babasının izin verdiğini görmüştü; bu da demekti ki artık geri dönüş yoktu. Sesi, kendi kulağına bile yabancı gelecek kadar kararlı çıktı.

“Depoya gideceğiz.”

İşçiler çoktan dağılmıştı. Fabrikanın içindeki gürültü yerini rutubetli bir sessizliğe bırakmış, ağır demir kokusu havaya sinmişti. Kör bir ışıkla aydınlanan depoda, zincirlerin metal sesi yankılanıyordu.

Douglas Norton oradaydı.

Ayağı paslı demirlere vurulmuş, duvara yaslanmış hâlde duruyordu. Bothwell’i gördüğü anda sendeleyerek, başını eğdi.

“Efendim… lütfen,” dedi kısık bir sesle. “Bana zarar vermeyin.”

Bothwell birkaç adım attı. Hawthorne refleksle kolunu uzattı.

“Efendim, güvenliğiniz için—”

“Çek elini,” dedi Bothwell sertçe.

Hawthorne geri çekildi ama eli silahına yakın, bakışları Douglas’ın üzerindeydi.

Bothwell zincirleri, yaraları, adamın titreyen ellerini süzdü. İçinden geçen düşünceyi bastıramadı: Bu barbarlık.

“Bu hâlde burada kalması doğru değil,” dedi. “Yaraları derin değil ama en küçük bir enfeksiyon bile—”

Douglas başını kaldırdı. Gözleri doluydu.

“Siz… siz beni iyileştiren doktorsunuz,” dedi. “Lütfen… lütfen beni buradan çıkarın.”

Hawthorne soğuk bir sesle araya girdi:

"Bunu isyan çıkarmadan önce düşünecektin."

Douglas bir anlık panikle Bothwell’in koluna yapıştı. Hawthorne silahını çekti, tereddütsüz doğrulttu.

“Elini çek. Yoksa beynini patlatırım.”

Douglas titreyerek geri adım attı. Bothwell’in kalbi göğsünü yumrukluyordu ama sesini sakin tutmaya çalıştı.

“Korkma,” dedi Douglas’a. “Sana zarar vermeyeceğiz.”

Tam o anda kapı açıldı.

Edmund Blackwood içeri girdi. Ardından Sebastian.

Edmund’un bakışı bir an ortamı süzdü, sonra dudaklarında ince bir gülümseme belirdi.

“Beceriksizlik,” diye mırıldandı.

Douglas’ın nefesi hızlandı. Geri geri çekilirken sesi yükseldi.

“Ben sadece hakkımı istedim!” diye bağırdı. “Karım gitti, çocuklarım gitti! Bunlar size basit geliyor olabilir ama—”

Zincirler hareket ettikçe metal sesi depoyu doldurdu. Sonra Hawthorne’un dalgınlığından yararlanarak silahı eline geçirdi ve Bothwell’e doğrulttu:

“Dışarı çıkın,” dedi Douglas titreyerek. “Gitmeme izin verin. Yoksa—”

Bothwell, babasına bakmadan konuştu.

“Buradan çıkacaksın,” dedi. “Ama bana güvenmen gerekiyor. Zinciri çözmem için silahı indir.”

Douglas’ın gözleri Edmund’dan Bothwell’e kaydı. Bir anlık tereddütten sonra silahı indirdi.

Edmund başını iki yana salladı.

“Budala,” dedi alçak bir sesle.

Bothwell Hawthorne’a döndü.

“Ne duruyorsun? Anahtarı getir.”

Hawthorne yine duraksadı. Gözleri bu kez doğrudan Edmund’a gitti.

Edmund, bakışlarını Douglas’tan ayırmadan, neredeyse görünmez bir baş hareketi yaptı.

Hawthorne arkasını döndü.

Tam o anda Douglas paniğe kapıldı. Silahı yeniden kaldırdı.

İşte o an—

Bothwell, refleksle ona doğru bir adım daha attı.

Ama geç kalmıştı.

Sebastian’ın sert sesi havayı yardı: “Eğilin!”

Patlayan silah sesi depoyu doldurdu.

Bothwell’in eli havada asılı kaldı; Douglas’a uzanmış, ama hiçbir şeye değemeden.

Douglas’ın bedeni geriye doğru savruldu, zincirler bu kez daha ağır bir sesle yere vurdu. Ardından… bir sessizlik.

Şimdi ise başının altından yayılan kan, fabrikanın kirli taşlarına karışıyordu.

İlk defa kan görmek değildi bu.

Ama ilk defa geç kaldığı bir kandı.

Arkasından gelen sesleri duymuyordu artık. Sebastian’ın “İyi misiniz efendim?” diyen sesi, Hawthorne’un ağır nefesi, Edmund’un soğuk varlığı… hepsi bir uğultuya dönüşmüştü.

Başını kaldırdığında babasının bakışlarıyla karşılaştı.

O tanıdık ifade vardı orada.

Ben haklıydım.

Bothwell o an anladı:

Bu dünyada öldürülenler değil, seyredenler kazanıyordu.

Ve o… seyretmişti.

Sonrasında hatırladığı tek şey, depodan çıkarılışı ve at arabasının kapısının kapanış sesiydi.

Gerisi… kocaman bir boşluktu...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.