İçeriğe geç

ÖLÜMLE EĞİTİLENLER

Bölüm 6 · 9 dk okuma

ÖLÜMLE EĞİTİLENLER

Bölüm 6

BÖLÜM VI - Kurbanlık Koyun

Sınıf nihayet boşalmıştı.

Ahşap sıraların arasında dolaşan fısıltılar susmuş, kapının ağır kanadı ardında kalan son ayak sesleri de uzaklaşmıştı. Tahtanın önünde tek başına duran Bothwell, bir süre olduğu yerde kıpırdamadı. Az önce alkışlanan ellerin, başını onayla sallayan bakışların bıraktığı iz, hâlâ havada asılı gibiydi.

Omuzları gevşemek ister gibi oldu; fakat vücudu buna izin vermedi.

Parmaklarını yavaşça kürsünün kenarına koydu. Ahşabın soğukluğu avuçlarına geçti. Nefes aldı. Aldığı nefes göğsünde kaldı, tam dolmadı.

Geçti mi?

Gerçekten geçti mi?

Bakışları istemsizce sınıfın arka sıralarına kaydı. Babasının oturduğu yer artık boştu. Oradaydı. Biraz önce. Vardı. Şimdi yoktu.

Ama yokluk, varlıktan daha hafif gelmedi.

Bothwell başını eğdi. Çenesini göğsüne yaklaştırdı.

Gömleğinin yakasını bu kez farkında olmadan gevşetti. Parmakları titremedi; fakat içindeki gerilim, ince bir ip gibi hâlâ gergindi.

“İyi geçti,” dedi kendi kendine, sesi alçaktı.

Sınıf duymadı. Duysa da anlamazdı.

Bir adım attı. Sonra bir adım daha. Sıraların arasından geçerken ayakkabısının çıkardığı ses, ona fazla yüksek geldi. Durdu. Dinledi. Sanki biri hâlâ izliyormuş gibi.

Başardın, dedi kendine.

İstediğini yaptın. Beklediklerini verdin.

Herkesi iyileştiğine ikna etmişsin… kendin hariç..

Ama cümlenin sonu gelmedi.

Tahtaya yaklaştı. Üzerinde tebeşirle kalmış silik izlere baktı. Az önce anlattığı şekiller, yazdığı kelimeler… Hepsi düzenliydi. Mantıklıydı. Yerli yerindeydi.

Peki ya sen?

Sen yerli yerinde misin?

Dudaklarını birbirine bastırdı. Gözlerini kapattı. Çok kısa bir an. Uzatmadı. Kapanan gözlerin arkasında bir bakış belirdi çünkü — tanıdık, ölçen, tartan bir bakış.

Omzunda hayali bir ağırlık hissetti.

Babası gitmişti. Bunu biliyordu. Ama yine de sırtını dikleştirdi. Sanki hâlâ “bak” diyen biri vardı. Sanki hâlâ bir hata kollanıyordu.

Her şey yolunda olmalı, diye geçirdi içinden.

Her zaman.

Derin bir nefes aldı bu kez. Daha yavaş. Daha bilinçli. Göğsü biraz olsun indi.

Elini kürsüden çekti. Parmaklarını açıp kapadı.

Yalnızdı.

Gerçekten yalnızdı.

Ama bu yalnızlık, bir rahatlama değildi. Daha çok… bekleme hâliydi.

Bir sonraki adımı.

Bir sonraki sözü.

Bir sonraki sınavı.

Kapıya doğru baktı. Açılmadı.

Koridor sessizdi.

Bothwell başını hafifçe yana eğdi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi. Ne sevinçten, ne huzurdan. Sadece… dayanabilmiş olmanın iziydi bu.

“Devam et,” dedi kendine, alçak bir sesle.

Ve sınıfın sessizliği, onu cevapsız bırakmadı.

Bothwell, tahtanın önünde dururken bakışları istemsizce kapının ötesine, koridorun taş döşeli zeminine kaydı.

Babam hâlâ okulda mı?

Bu düşünce zihninden geçer geçmez kalbi hızlandı. Göğsünün içinde, tanıdık bir sıkışma yayıldı; nefesi sığlaştı. Yüzünde belli etmemeye çalışarak yerinden ayrıldı ve koridora çıktı.

Adımlarını bilinçsizce yavaşlattı. Taş zeminde yankılanan ayak sesleri, kendi içindeki gerginliği daha da belirgin kılıyordu. Köşeye yaklaşırken duraksadı.

Ve köşeyi döndüğünde—

Oradaydı.

Edmund, koridorun kenarında durmuştu. Yanında Hawthorne vardı. Ne aceleciydi ne de gevşek; konuşmak için yeterince yakındı. Bekleyen bir adamın soğukkanlılığıyla.

Bothwell birkaç adım daha attı ve durdu.

Aralarındaki mesafe ne tehditkârdı ne de güvenli. Konuşma mesafesiydi. Kontrol mesafesi.

Babası konuşurken Bothwell dikkatle dinliyordu; sesini, tonunu, kelimelerini.

Fakat bakışları istemsizce kaydı.

Bakışları Edmund’un omzunun üzerinden, koridorun kalabalığına kayıyordu. Koridorun ucunda Keturah'ı seçtiği an, zihnindeki düzen dağıldı. Babasının sesi kulaklarında kalıyor, fakat artık anlam kazanmıyordu.

Dikkatini toparlamaya çalıştı; olmadı. Tek bir düşünce zihninde dönüp duruyordu:

Yaklaşmasın.

Ne olur, bu tarafa gelmesin.

Edmund’un sesi bir an netleşti.

“Buradan mutlu ayrılmamı sağlamış olursun.”

Bothwell düşünmedi.

Ne istendiğini sormadı. Ne söylendiğini tartmadı. Babasının hâlâ orada oluşu ve Keturah'ın birkaç adım ötede durması, onu bir çıkmaza sürüklemişti.

"Evet, kabul ediyorum, babacığım," dedi.

Sözler ağzından dökülürken kendi sesini bile tanıyamadı.

Edmund sustu.

Oğlunun yeşil gözlerine baktı. Mavisi koyulaştı; bakışlarında memnuniyetle karışık bir şaşkınlık vardı.

"Demek kabul ediyorsun, Bothwell," dedi. Duraksadı ve devam etti:

"Beni şaşırttın."

Bothwell başını babasına dönük tutuyordu ama bedeni hâlâ gergindi. Gözleri, istemsizce arkasını kollamaya devam ediyordu. Keturah'ı artık tam seçemiyordu ama varlığını hissediyordu.

Babası elini hafifçe kaldırdığında Bothwell, neredeyse fark edilmez bir refleksle geri çekildi. Bu küçük hareket Edmund’un gözünden kaçmadı. Aksine, onu tatmin etti.

İşte buydu.

Edmund’un eli oğlunun çenesine uzandığında Bothwell çenesini sıktı. Bu temas kısa sürdü ama yeterince ağırdı. Hawthorne bile genç efendinin gerildiğini fark etmişti.

Edmund oğlunun yüzünü inceledi.

"Bugün bir kez daha benim oğlum olduğunu gösterdin," dedi.

Elini yavaşça geri çekti.

"Bugün okuldan ayrıldığında araba seni bekliyor olacak. Sebastian’la birlikte yolculuk edeceksin."

Hawthorne, efendisinin bakışıyla birlikte başını hafifçe eğdi.

Bothwell söylenenlerin hiçbirini tam olarak kavrayamıyordu. Sanki konuşma ona ait değildi. Sanki az önce bir karar vermemişti de, biri onun adına konuşmuştu.

Edmund, oğluna son bir bakış attı.

"Şimdilik gidiyorum," dedi. "Seni bekliyor olacağım."

Babası arkasını dönüp uzaklaşırken Bothwell olduğu yerde kaldı. Gözleri, Edmund’un ardından gitti. Sonra Hawthorne’un kısa bir selamla peşinden yürüyüşünü izledi.

Koridorda kalan tek şey, ağır bir sessizlikti.

"Ben az önce… neyi kabul ettim?"

Bu cümle dudaklarından neredeyse duyulmayacak bir fısıltıyla döküldü.

Başını kaldırdığında Keturah'ı yeniden gördü. Öğrencilerle ilgileniyor, onu fark etmemiş gibi davranıyordu. Yüzünde yumuşak bir ifade vardı.

Bothwell’in dudaklarında silik bir tebessüm belirdi.

Buna değerdi, diye geçirdi içinden.

İçimde yeşeren tek umudu… babam fark etmeden saklayacağım.

°°°

Gün doğumu yaklaşmıştı. Bothwell, üniversitedeki sabah derslerini bitirip sınıftan çıktığında, dışarıda kendisini bekleyen Sebastian ve at arabasını gördü. Ağır adımlarla yürümeye başladı; Sebastian, efendisine saygıyla bir baş selamı verdi ve arabayı hazırladı. Bothwell, elindeki deri çantasını sıkıca kavramış, nereye gittiğini bilmezcesine hafif bir endişeyle arabaya yöneldi.

Sebastian, Bothwell arabaya yerleşirken sessizce, “Yolculuğun keyfini çıkarın,” dedi.

“Umarım” diye mırıldandı Bothwell.

Araba hareket ettiğinde nefesi daraldı, vücudu gerildi; dizlerini elleriyle kavradı. Dışarıya göz ucuyla bakarken kendi kendine telkinde bulundu: Güçlü ol, Bothwell… tıpkı yaşlı bir çınar gibi.

Yolculuk sıkıcı geçti, karanlık çökmeye başlamıştı. Arabanın geçtiği yollar tanıdık gelmeye başladı; çocukluğunda babasının zoruyla birkaç kez geldiği tekstil fabrikasına yaklaşıyorlardı. İçini saran his, ölüm korkusu mu yoksa bilinmezlik mi, anlam veremediği bir sıkıntıydı. Hafifçe kendini tokatladı, derin bir nefes aldı ve dışarıya verdiği nefesle biraz olsun rahatladı.

At arabası durdu. Sebastian attan inip kapıyı açtı ve Bothwell’e yardım etmek için elini uzattı, ama Bothwell nazik ve kararlı bir şekilde geri çevirdi. Arabadan inerken duraksadı, etrafa göz gezdirdi; kendi başına güçlü durmayı seçmişti. Küçüklüğündeki korkular hâlâ taze, babasının otoritesi ve para takıntısı adeta fabrikanın duvarlarında yankılanıyordu.

Fabrikanın kapısından içeri adım attıklarında, soğuk metalin ve çalışan makinelerin kokusu hemen burnuna çarptı. Zeminde tozlu bir tabaka vardı; her adımında hafif bir çatırtı yükseliyordu. Dokuma tezgahları, iplik ruloları ve devasa kumaş paletleri odanın köşelerinde çalışmaya devam ediyordu. Tavanın yüksekliğinden sarkan zincirler ve halatlar, fabrikanın hâlâ aktif olmasına rağmen eski günlerin izlerini taşıyordu. Dumanlı ışık hüzmeleri çatlak pencerelerden süzülüyor, odadaki makineleri ve kumaş yığınlarını esrarengiz bir şekilde aydınlatıyordu.

Bothwell, çantasını sıkıca kavradı, etrafa göz attı ve adımlarını yavaşça fabrikanın içine doğru ilerledi.

Etraf hafif karanlıktı; içeride loş bir ışık vardı. Bir süre sonra ayak sesleri duydu ve uzaktan, karanlıkta belli belirsiz bir sima fark etti. Babasının varlığını hissediyordu.

Evet, bu babasıydı. Yüzü nihayet aydınlığa çıktı ve oğlunu tebessümle karşıladı. Bothwell hâlâ neden burada olduğunu anlamıyordu. Babası kendisine doğru yaklaşırken, geriye bir adım atmak istedi; ama yalnızca bir adım atabildi.

Edmund, oğlunun arkasında duran Sebastian’a emretti: “Kapıları kapatın.” Bothwell başını telaşla arkasına çevirdi ve iki adam ağır adımlarla belirdi. Devasa demir kapıyı sürükleyerek kapattılar. Kapanış sesi, odadaki loş ışığın ve sessizliğin içinde yankılandı. Bothwell hâlâ başını tamamen çevirmemişti; kapının ağırlığı ve metalik gürültü nefesini sıkıştırıyordu.

Babası, Bothwell’in başını çevirmesini beklemeden konuştu:

"Geldin demek… Bakalım, hazır mısın?”

Bothwell başını korkuyla çevirdi ve sesinin titremesini engellemeye çalıştı:

“Henüz neden burada olduğumu söylemediniz.”

Babası, oğlunun korktuğunu fark etti; içten bir mutluluk hissetti.

“Sabırlı ol. Birazdan öğreneceksin. Açıkçası buna itiraz edeceğini düşünmüştüm ama,” dedi ve sustu. Oğlunun etrafında dolandı: "sen hiç düşünmeden kabul ettin,” dedi.

Oğlunun arkasına geçti. Bu sefer arkadan omuzlarını kavradı. Yine o tanıdık irkilme, avuçlarının içinde yankılanıyordu. Hafifçe fısıldadı:

“Cevabın ilerde sana doğru geliyor,” derken, oğlunun meraklı bakışlarını sevinçle seyretti.

Bothwell, babasının arkasından kavrayan kolları arasında güçlükle ayakta duruyordu. Omuzlarını sıkan ellerde ne koruma ne de sabır vardı; yalnızca buradayım ve seni bırakmam diyen katı bir irade. Babasının gövdesi arkasında bir duvar gibiydi. Kaçacak yer yoktu.

Karşılaşacağı şeyin korkusu, o sert kavrayıştan daha çok titretiyordu bedenini.

“Yoksa… Keturah'ı mı öğrenmişti?”

Düşünce zihnine bile yerleşemeden bastırıldı.

Gözleri karanlığa alışırken sorular zihnini dövmeye başladı.

Daha ne olabilir? Daha ne kadar ileri gidebilir?

Karanlığın içinden ilk beliren siluet Hawthorne oldu. Bothwell onu fark ettiğinde başını hafifçe sağa sola çevirdi; sanki hareket ederse olan biteni inkâr edebilecekti. Ardından ağır adımlar duyuldu. İkişer ikişer… Ve hemen sonra taş zeminde sürüklenen bir bedenin sesi.

Bothwell korkuyla arkasına bakmak istedi. Babasının elleri omuzlarını daha da sıktı. Dönmesine bile izin yoktu.

İki adam, yaralı birini kollarından tutmuş, neredeyse bir çuval gibi sürükleyerek getirdi. Adamı Bothwell’in ayaklarının dibine bıraktıklarında babasının sesi duyuldu:

“İşte.”

Eller omuzlarından çekildi. Baskı bir anda yok oldu ama Bothwell dizlerinin üzerine çökecek gibi sendeledi. Serbest kalan bedeni değil, nefesiydi.

Yerde yatan adama baktı. Yüzü tanınmaz hâlde şişmişti; dudaklarından kan sızıyor, göğsü düzensiz aralıklarla inip kalkıyordu.

“Babacığım…” dedi, sesi istemsizce kısılarak.

“Bu kim? Ve neden bu hâlde?”

Babası birkaç adım ileri çıktı. Baba ile oğul arasına mesafe girdi. Cebinden purosunu çıkardı. Sebastian sessizce bir sandalye getirdi. Baba ağır bir edayla oturdu; Sebastian’ın purosunu yakmasını bekledi.

Karanlıkta küçük bir kıvılcım parladı.

Bothwell o an anladı.

Bu girdabın içindeyim.

Ve beni buradan kimse çekip çıkarmayacak.

Yaralı adam inledi. Ses Bothwell’in içini parçaladı. Kurtarma içgüdüsüyle bir adım öne çıktı, ama durdu; babası konuşuyordu.

“Douglas Norton,” dedi, dumanı yavaşça üfleyerek.

“Bizim fabrikada çalışan basit bir işçi.”

Bothwell dişlerini sıktı. Babasının sesindeki küçümseme neredeyse fizikseldi.

“Son zamanlarda,” diye devam etti, “burada çalışan herkesi bana karşı doldurmaya başlamıştı. Akıllarınca bir düzen kuracaklardı.”

Purosunun külü yere düştü.

“Ustabaşı onu defalarca uyardı. Ama o, bildiğini okumakta ısrar etti. Ve ben de çareyi onu—”

“Onu şiddetle susturmaya çalıştınız.”

Söz, karanlığın içinde sertçe yankılandı.

Kısa bir sessizlik oldu. Ardından babanın boğuk kahkahası duyuldu.

“Bravo.”

Sandalyesinden kalktı. Sert adımlarla ışığın tam ortasına yürüdü. Bothwell’in karşısında durdu. Bakışları donuktu.

“Benim otoritemi mi sorguluyorsun?”

Douglas Norton acıyla kıvrandı. Babasının tek bir bakışıyla Hawthorne, yaralı adamın yüzüne sert bir tekme savurdu. Adamın başı yana düştü; boğuk bir inilti çıktı ağzından.

“Lütfen, durun!” diye bağırdı Bothwell.

“Babacığım— yeter!”

Babası hiçbir şey söylemedi. Başını hafifçe yana çevirdi. Adamlar yaralıyı tutmayı bıraktı. Douglas Norton bir çöp gibi yere yığıldı.

Bothwell dizlerinin üzerine çöktü. Elleri titreyerek yaralının nabzını yokladı. Parmaklarına bulaşan kana bakmakta zorlandı.

Hemen müdahale etmeliyim…

Yoksa…

Arkasında babasının sesi duyuldu. Sakin, kesin, tartışmasızdı:

“Bir seçim yapacaksın.”

Bothwell başını kaldırmadı.

“Ya bugün bu adamı iyileştirirsin,” dedi, “ya da gözlerinin önünde ölüşünü izlersin.”

Douglas Norton’un yüzü kan ve çamur içindeydi. Nefesi sığdı. Bothwell ellerini çekmedi, ama bakışları boşluğa sabitlendi.

Demek böyle, diye düşündü.

Bir hekim olarak değil…

Bir suç ortağı olarak.

Babası son darbeyi indirdi:

“Onun yaşaması senin elinde, doktor.”

Bothwell ellerini hâlâ yaralının üzerinde tuttu, bakışları boşluğa sabitlenmişti.

Arkasında babasının sessizliği vardı. Ve o an anladı: bu gece kurtarılacak tek kişi Douglas Norton değildi; bir de kendisiydi...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.