Çantası elinde salondan geçerken, kahvaltı yapan babasının görüş alanına girmişti. Bothwell’i görür görmez baba seslendi; oğlunun kendisine doğru yaklaşmasını bekledi.
Arkası dönükken başını hafifçe yukarı kaldırdı, kısa bir “ah” çekti. “Yine mi?” diye geçirdi aklından, babasının bakışlarıyla karşılaşacağı anın ağırlığını hissederek. Emin adımlarla masada oturan anne ve babasına doğru yürüdü. Endişeli gözlerle bakan annesine kısa bir bakış attı; ardından iki gözünü birden kapatıp açarak belli belirsiz bir göz kırptı. Annesi bu küçük hareketi fark edip oğluna sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdi. Baba ise elindeki fincanı tabağa bilinçli bir dikkatsizlikle bıraktı. Çıkan ses salondaki havayı ağırlaştırdı.
“Benimle vedalaşmadan, benden habersiz çıkabileceğini mi sandın?” dedi baba.
Bothwell karşısında dimdik duruyordu. Sesi sakindi.
"Üzgünüm babacığım. Kahvaltıya siz çağırmadan oturmayacağımı bildiğim için, vakit kaybetmeden evden çıkıp öğrencilerimin yanına gitmeyi uygun gördüm."
Baba, duydukları üzerine ilginç der gibi kaşlarını kaldırdı; dudaklarını kısa bir an büzdü.
"Hımm… Bunu öğrenmiş olmana sevindim," dedi.
Sesindeki küçümseme tonu hâlâ yerindeydi; salondaki herkes bunu fark edebilecek durumdaydı.
Anne, araya girmek istercesine hafifçe öne eğildi.
"Hiç değilse bir şeyler ye—
Sözünü tamamlayamadan baba araya girdi.
"Buna ihtiyacı yok. Biz Blackwood’lar her zaman dakik ve çalışkan oluruz. Oğlumuzun bunu başarmış olması, doğrusu, göğsümü kabarttı."
Bunu söylerken oğluna alaycı bir bakış attı.
Anne, baba ile oğul arasındaki gerilimi hissedip sessizliğe büründü. Bothwell, çantası hâlâ elindeyken ellerini önünde birleştirdi; hafifçe topuklarının üzerinde kalkıp indi.
"Kuşkunuz olmasın babacığım, dedi. Sizi gücendirecek bir serzenişte bulunmam."
Baba, ellerini çenesinin altında kavuşturup oğlunu süzdü.
"Bana karşı gelmemeyi de öğrendin mi peki?"
Bothwell bir an sustu. Yutkundu; ardından sesini yumuşatmaya çalışarak konuştu.
"Elimden geleni yaparım."
"Âlâ, dedi baba. Gidebilirsin, doktor oğlum. Geç kalmak istemezsin."
Bothwell hafif bir sırıtmayla başını eğdi. Arkasını döndüğünde yüzü sertleşmişti. Babasının tebessüm ettiğini görmese bile, bunu hissedebiliyordu.
Dışarıda, Bothwell’in at arabası hazır bekliyordu. Sebastian, yanında duruyordu. At arabasına binmek üzereyken, yardım etmek için elini uzatan Sebastian’a gerek yok anlamında kısa bir el işareti yaptı. Yardımcısı kapıyı kapattıktan sonra Bothwell at arabasına bindi. Nallar taşlara vurdukça sesler yankılandı; arabayla ilerlerken salonun sessizliği ardında kaldı.
Kahvaltısını bitiren Lavinia masadan baş hizmetçi eşliğinde ayrıldı. Salon artık sadece Edmund ve Hawthorne’a kalmıştı. Baba mendille ağzının kenarını silerken, mendili sertçe yere fırlattı. Hawthorne sessizce efendisini izliyordu, her hareketini beklercesine. Edmund, oğlunun artık dizginlenemeyeceğini düşünmemek için ona daha çok baskı kurmayı planladı. Sesi her zamanki gibi emrediciydi.
"Hawthorne, bugün arabayı hazırlayın. Bir ziyaretimiz var," dedi.
Hawthorne efendisine bakıp hafifçe eğildi ve:
"Emredersiniz, efendim," dedi.
Sessizce salondan ayrıldı ve atları kontrol etmek, arabayı hazırlamak için dışarı çıktı. Edmund ise salonun ortasında kısa bir süre durakladı, düşünceler içinde kaybolmuş gibiydi; Bothwell’in gidişi ve evdeki sessizlik, ona hem tatmin hem de bir boşluk hissi veriyordu.
Kapı açıldığında Bothwell başını gelenlere çevirdi. Frederick, yanında üç orta yaşlı beyaz önlüklü doktorla içeri girdi. Bothwell onları görünce kendine çekidüzen verdi ve yüzüne kontrollü, hafif bir tebessüm yerleştirdi. Öğrenciler ise şaşkın ama saygılı bir şekilde yerlerinde duruyordu.
Frederick, yanındakilere dönerek:
“Beyler, bakın, bu size bahsettiğim başarılı genç doktor, Mr. Bothwell,” dedi.
Yanındakiler birbirine bakış attı. Bothwell saygıyla hafifçe başını eğdi. Frederick yanındaki ilk doktora dönerek:
“İşte Dr. Jonathan Whitmore,” dedi.
Bothwell, Jonathan ile el sıkıştı. Jonathan hafifçe başını eğdi ve:
“Memnun oldum, Mr. Bothwell,” dedi.
Bothwell sadece başını salladı ve tebessüm etti.
Frederick, diğer iki doktora kısa keserek tanıttı:
“Bu da Dr. Robert Pembroke, bu da Dr. Samuel Carstairs.”
Bothwell, sırayla onlarla el sıkıştı. El sıkışma faslı tamamlandıktan sonra Bothwell hafifçe tebessüm etti ve:
“Hepinizle teker teker tanıştığım için memnun oldum,” dedi.
Her hareketi kontrollü ve saygılıydı; Bothwell hem disiplinini hem de ev sahibi olarak konuklara duyduğu özeni gösteriyordu. Öğrenciler de bu saygılı karşılamayı sessizce izliyordu, dersin ilerleyen kısmı için heyecan ve saygı dolu bir atmosfer oluşmuştu.
Bothwell eğitmeninin yüzüne hafifçe tebessüm ederek baktı.
Frederick, omzuna hafifçe dokundu: “Ve ben de tabii tanıştırmayı çok istiyordum…” Bothwell, parlayan gözlerle kendisine bakan hekimlere en tatlı tebessümünü bahşetti.
Frederick sözlerine devam etti: “Onların, sizi nasıl eğittiğimi ve aslında ne kadar azimli bir öğrenci olduğunuzu görmelerini istedim. Bugün, sizi ders verirken izlemek istiyorlar.”
Bothwell gömleğinin yakalarını hafifçe gevşetti; heyecanı ve gururu yüzüne yansıyordu.
“Beni takdir etmenizi çok isterim,” dedi.
Dr. Robert, sınıfa göz gezdirirken konuşmaya başladı: “Dr. Frederick, sizi meth edip durdu ve biz de haliyle merak ettik, gelip yakından şahit olmak istedik.”
Bothwell başını önüne eğdi ve sakin bir ses tonuyla: “Teveccühünüz efendim,” dedi.
Frederick, oturacakları yeri eliyle gösterirken, Bothwell’e inanan gözlerle baktı. Bu övgü dolu sözler karşısında Bothwell inanılmaz bir mutluluk yaşadı. Daha az önce evden nasıl ayrılmıştı, şimdi neler hissediyordu? Derin bir nefes aldı ve verdi; bir şeyleri kanıtlama çabasında değildi, sadece rahat bir şekilde kendi yeteneğini gösterecekti. İçinden geçirdi: Keşke babamın karşısında da böyle rahat davranabilsem ve kendim olabilsem.
Her şey yolunda gidiyordu.
Ta ki sınıfın ağır kapısı açılana kadar.
Kapının menteşelerinden yükselen tok sesle birlikte sınıftaki herkes başını aynı anda o yöne çevirdi. Bothwell de, yanında ayakta duran öğrencisinin sözünü yarıda keserek refleksle kapıya baktı.
İçeri giren babasıydı; ama Bothwell için o an, celladından farksızdı.
Edmund Blackwood, arkasında yardımcısı Hawthorne’la birlikte ağır ve ölçülü adımlarla sınıfa girdi. Kapının önünde durdular. O an, Bothwell göğsünde ani bir sıkışma hissetti; nefesi kısa bir anlığına kesildi. Konuşamadı. Olduğu yerde dimdik durmaya çalıştı ama bacaklarının titremesine güçlükle engel olabildi.
Frederick babayı tanımıştı.
Ayağa kalkarken farkında olmadan bakışlarını Bothwell’e çevirdi. Genç doktorun yüzündeki o anlık donukluk, her şeyi anlatıyordu.
Edmund, sınıfı ve öğrenmeye aç gözlerle kendisine bakan öğrencileri gururla süzdü. Bu atmosferi her zaman sevmişti. Bilginin, otoritenin ve suskun bir saygının aynı odada toplandığı anlar… Kıyafeti, duruşu ve kendinden emin hali, varlıklı ve nüfuzlu bir aileden geldiğini tartışmasız biçimde gösteriyordu.
Yardımcısını geride bırakarak birkaç adım attı, içeridekilere kısa bir baş selamı verdi.
"Merhabalar."
Frederick, hekimlerin yanından ayrılıp ona doğru ilerledi. Elini uzatarak, "Hoş geldiniz, efendim," dedi.
Edmund, tebessümünü yüzünde tutarak arkasındaki beyaz önlüklü hekimleri süzdü. Bakışları kısa bir anlığına Frederick’te durdu.
“Misafirleriniz mi var?” diye sordu, sesi meraklı olduğu kadar ölçülüydü.
Frederick, arkasına kısa bir bakış attıktan sonra yeniden Edmund’a döndü.
“Evet efendim,” dedi. “Beyler benim meslektaşlarım. Bugün buraya oğlunuzla tanışmak ve dersini yerinde görmek için geldiler. Açıkçası, onu fazlasıyla övdüğümü düşündüklerini söylemişlerdi… fakat gördükleri karşısında bana hak verdiler.”
Bunu söylerken, öğrencileriyle ilgilenmeye çalışan Bothwell’e gururla baktı.
Edmund’un dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi.
“Ya öyle mi?” dedi. Tek elini cebine atarken bakışlarını oğluna çevirdi. “Oğlum her zaman hırslıydı. Bu yüzden seçtiği meslek tam ona göredir. Dik başlıdır, kararlıdır ve çalışkandır.”
O an Bothwell, babasıyla göz göze geldi.
“Evet,” diye geçirdi içinden Bothwell.
Benim seçtiğim meslek…
Frederick, babayı dikkatle dinledikten sonra söze girdi: "Bugünkü ziyaretinizi neye borçluyuz, efendim?"
Edmund kısa bir duraksamadan sonra hafif bir kahkaha attı: "Oğlumu izlemeye geldim. Bir hekim olarak gerçekten görevini layıkıyla yerine getirip getirmediğini görmek istedim. Sonuçta insanlar canlarını ona emanet ediyor… doğru mu yapmışlar, yanlış mı, bunu bizzat gözlemlemek istedim."
Sözlerin altındaki imayı Bothwell çok iyi anladı. "Bir aşağılama daha", diye geçirdi içinden.
"Ama bugün burada seni alt edeceğim, baba."
Frederick, profesyonel bir gülümsemeyle başını salladı. "Elbette. Buyurun."
Edmund’u hekimlerin bulunduğu tarafa yönlendirdi. Kenarda ayağa kalkan doktorlarla tek tek tanışan Edmund, oğluna sinir bozucu bir gülümseme gönderdi. Daha şimdiden sabrını zorlamaya başlamıştı.
Bothwell, öğrencisine son bilgiyi aktardıktan sonra hekimlerin yanına geldi. Babasını saygıyla selamladı. O an sınıfta kısa bir sessizlik oldu. Baba ve oğul birbirlerine baktılar; tek kelime edilmedi.
Frederick, dersin devam etmesini bekliyordu. Ancak bilmediği bir şey vardı.
Bothwell, babası “başla” demeden başlayamazdı.
Edmund, yanındakilere kısa bir bakış attıktan sonra oğluna döndü. Tek bir bakış… yeterliydi.
Bothwell, hekimlere kısa bir tebessüm gönderdi ve kaldığı yerden devam etti.
Ders boyunca Edmund’un gözleri bir an bile üzerinden ayrılmadı. Hem oğlunu, hem de hekimlerin tepkilerini izliyordu. Bothwell’in şimdiden göz doldurması, ona sessiz bir zafer hissi veriyordu.
Yanında oturan Dr. Samuel, gözlerini genç doktordan alamadan fısıldadı: "Hayatımda mesleğini bu denli ciddiyetle icra eden pek az kişi gördüm. Oğlunuz gerçekten hırslı ve tuttuğunu koparan bir hekim. Böylesi, tıp dünyasında unutulmayacak bir ün kazanır."
Edmund başını ağır ağır salladı. "Küçükken de böyleydi. Rekabeti severdi. Her zaman ayakta kalabileceğini bana gösterirdi. Doktorlukta zirveye çıkacağını biliyordum."
Bakışlarını yeniden oğluna çevirdi. "Çok şanslı bir babayım."
Bir de bana karşı gelmeyi öğrenmese, diye geçirdi içinden. O zaman her şey kusursuz olurdu.
Bothwell için babasının varlığını görmezden gelerek öğrencilerine odaklanmak neredeyse imkânsızdı. Babasının ondan “iyi” olmasını değil, en iyi olmasını istediğini biliyordu. Her şey kusursuz olmak zorundaydı.
Kısa bir an, hekimlerin yanında oturan babasına kaçamak bir bakış attı. Gördüğü şey bir baba değil, “en iyi gösterini yap” diyen bir sirk sahibiydi.
Ders sona erdiğinde Bothwell tahtanın önüne geçti ve öğrencileri süzdü: "bugün gösterdikleriniz ve öğrendikleriniz, hem sizin hem de mesleğimiz için önemli bir adımdır. Hepiniz çok iyi çalıştınız."
Öğrenciler hafifçe eğildi. Sınıfta sessiz bir onay havası oluştu.
Edmund ayağa kalktı. Alkışlayarak oğluna yaklaştı, omuzlarını tuttu. Bu temas, Bothwell’in gözlerini bir anlığına kapamasına neden oldu. Babasının dokunuşları hiçbir zaman yumuşak olmamıştı.
"Bugün beni çok mutlu ettin, oğlum," dedi Edmund.
"Senin başarılı olduğunu hekimlerinden duymak… bir kez daha Blackwood’ların kim olduğunu herkese kanıtladı. Seninle gurur duyuyorum."
Mesafeli bir sarılma.
Öğrenciler sınıfı yavaş yavaş terk ederken, hekimler bu sahneyi sessizce izledi.
Bothwell, kalbinin hızla çarptığını babasının da hissettiğine emindi.
Edmund eğildi, oğlunun kulağına fısıldadı: "Unutma… sen benim kanımdansın. Ben izin verdiğim sürece varsın. Ve beni her zaman ensende hissedeceksin."
Bir ürperti tüm bedenini sardı.
Babası hafifçe geri çekildi. Omuzlarındaki baskıyı hâlâ hissediyordu.
Bu, özgürlüğünün zinciriydi...