İçeriğe geç

ÖLÜMLE EĞİTİLENLER

Bölüm 4 · 5 dk okuma

ÖLÜMLE EĞİTİLENLER

Bölüm 4

BÖLÜM IV - Issız Yalnızlık

Yorgunluğun getirdiği derin bir uykudan uyanan Bothwell, odasına giren kişiyi görmek için gözlerini kısarak açtı. Gözleri kızarmıştı, ama kararlılıkla annesine odaklandı. Karşısında, sabah ışığında sarı saçlarıyla parlayan annesi Lavinia duruyordu. Arkasında baş hizmetçinin elinde özenle hazırlanmış bir kahvaltı tepsisi vardı.

Bothwell, annesini görünce yatakta doğruldu. Lavinia, oğluna uzun ve anlam yüklü bir bakış attı. Sesindeki titreme hafif ama etkileyiciydi:

“Bunu bana nasıl yaparsın, oğlum? Tüm gece senin için endişelendim, uyuyamadım. Ne zaman sağ salim döneceksin? diye düşünüp durdum."

Elini kalbine götürüp yutkundu; annesinin içgüdüleri, biricik oğluna bir şey gelmiş olmasından kaynaklanan korku ve kaygıyla doluydu.

Bothwell, yatağın yanındaki küçük tabureye serilmiş sabahlığını aldı ve üstüne giydi. Ardından odanın ortasına yürüyerek annesinin elini nazikçe tuttu ve öptü. Yüzünde annesini korkuttuğu için, suçluluk ifadesi vardı:

“Üzgünüm, anneciğim…” diyebildi ancak.

Lavinia, hıçkırarak oğlunun yüzünü okşadı. Kederli ama şefkat dolu gözleriyle oğlunu izledi.

“Sabretmeyi ve güçlü olmayı öğrenmelisin, her şey senin iyiliğin için,” dedi. “İnan bana, bu senin için iyi olacak.”

Bothwell annesinin sözlerini dinlerken, iç sesi ona bir kez daha bunları yaşamaya mecbur olduğunu hatırlattı. Başını hafifçe salladı:

“Peki, anneciğim.”

Konuşma sona erer ermez baş hizmetçi tepsiyi masaya bırakarak odadan çıktı. Lavinia, oğlunun yanağını şefkatle öptü ve tebessüm ederek küçük bir ikazda bulundu:

“Tabaktakileri mutlaka ye; yoksa gerisine karışmam.”

Ardından geride tebessüm eden oğlunu bırakarak odadan ayrıldı.

Odada sessizlik, Bothwell’in yüzüne adeta bir tokat gibi çarpmıştı. Yorgunluğuna rağmen, içinin bir köşesinde hâlâ babasına karşı dimdik durmak isteyen bir yanı vardı.

Annesinin araladığı perdelerden süzülen güneş ışığı, odayı hafifçe aydınlatıyordu. Bothwell pencereye yaklaştı ve camı sonuna kadar açtı. Yaz güneşinin yüzüne vurduğu sıcak havayı derin bir nefesle içine çekti, ardından yavaşça dışarı verdi.

Aşağıdaki bahçeye bakarken, bahçıvanın çiçekleri suladığını gördü. Ardından başını tekrar içeriye çevirdi. Kahvaltısını annesinin dediği gibi tamamlamıştı.

Üstündeki yorgunluğu atmak için sıcak suya girecek, ardından biraz dinlenecekti; çünkü bir hekim olarak, bedeninin buna ihtiyaç duyduğunu biliyordu.

Odasında uzun bir süre dinlenmiş ve kitap okumuştu. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmek için odasındaki küçük masa saatine baktığında, öğleye yakın olduğunu gördü.

Derin bir nefes aldı, ardından odasından çıktı. Evin içindeki sessiz koridorlarda kısa bir tur atmak, kendi rutinini gözden geçirmek ve biraz da hareket etmek istemişti.

Ev çok sessizdi. Bu sessizlik Bothwell’e hem iyi hissettiriyor hem de tuhaf bir boşluk duygusu bırakıyordu. Farklı bir salona doğru yürürken birkaç ses duydu; hizmetçilerin etrafın tozunu aldığını düşündü.

Sese yaklaştığında, genç efendisini gören Viola elindeki değerli vazoyu dikkatlice yerine bıraktı ve saygıyla durdu. Bothwell ona bakmadan etrafı süzdü.

“Annem nerede?” diye sordu.

Viola başını önüne eğerek, “Dışarı çıktılar, efendim,” diye yanıt verdi.

Bothwell kısa boylu hizmetçiye başını hafifçe salladı.

“Anladım. İşinize devam edin,” dedi ve dışarıya doğru adımlar attı.

Sessiz evden çıktığında, bahçıvanın mırıldanarak çiçeklerin arasındaki yabani otları ayıkladığını gördü. Hafifçe seslenerek,

“Ellerinize dikkat edin,” dedi.

Bahçıvan hemen doğruldu, başını eğdi.

“Peki, genç efendi,” dedikten sonra işine geri döndü.

Bothwell evin arka tarafına doğru ilerledi. Uzakta, uzun ve yemyeşil ağaç dallarına konan kuşları izledi. Çimenlerin ve çiçeklerin kokusu onu bir nebze olsun rahatlattı. Olduğu yerde durup derin bir nefes aldı, ardından ciğerlerini boşaltırcasına nefesini dışarı verdi.

O sırada yanına sakince yaklaşan Sebastian’ı fark etti ve yüzünü ona çevirdi. Sebastian küçük bir selam verdikten sonra,

“Sizi iyi gördüm, efendim,” dedi.

Bothwell ellerini arkasında kavuşturdu.

“Öyleyim,” dedi kısa bir duraksamadan sonra. “Bütün savaşım bunun için.”

Sebastian’ın yüzündeki yorgunluğu fark edince ekledi:

“Bugün yanımda hizmet etmen gerekmiyor. Dinlen, gücünü topla.”

Sebastian hafifçe tebessüm etti.

“Gerek yok, efendim,” dedi.

Bothwell başını az biraz dikleştirerek,

“İsteğime karşı mı geliyorsun?” diye sordu.

“Hayır, efendim,” dedi Sebastian sakin bir sesle. “Ama bilirsiniz, siz her zaman önceliğimsiniz.”

Bothwell çarpık bir gülümsemeyle,

“Öncelik, ha,” dedi ve sustu. Ardından etrafı süzdü: “Bugün" diye mırıldandı ve sustu:

“Bugün biraz yalnız kalmak istiyorum. Gerek olursa seni çağırırım.”

Sebastian başını eğdi.

“Peki, efendim,” dedi ve onu orada bırakarak uzaklaştı.

°°°

Odasında oturmuş, tıp ilmine dair bir cildi dikkatle karıştırıyordu. Kapının hafifçe tıklandığını fark etti. Başını kitaptan ayırmadan, odanın kapısında hafifçe başını içeri uzatan Sebastian’a baktı.

“Efendim, girebilir miyim?” diye sordu Sebastian, sesi düşük ve saygılıydı.

Bothwell, başını sadece kitaptan ayırıp kısa bir sallayışla onayladı. Sebastian sessizce içeri girdi, ardından devam etti:

“Efendim, aşağıda size ihtiyacımız var. Gelirseniz minnettar oluruz.”

Bothwell kitabını kapatıp kalktı ve yardımcısını takip etti. Merdivenlerden inerken son basamakta duraksadı; Sebastian ona el işaretiyle yolu gösterdi.

Mutfağa yaklaştıklarında masada elini acıyla tutan Viola’yı ve başında bekleyen diğer hizmetçileri gördü. Viola, Bothwell’i görünce hemen saygıyla ayağa kalktı; sesi hafif kekeleyerek:

“Efendim… lütfen bana yardım edin, çok acıyor,” dedi. Yüzü hafif solgun, bir çocuk gibi çekingen görünüyordu.

Bothwell, başını eğmiş genç hizmetçiye dikkatle baktı. Küçük, kısa, sıska bir şeydi; adeta küçük bir kız çocuğu gibiydi.

Bothwell, Sebastian’a dönerek sakin ama net bir sesle:

“İlk yardım çantasını getirin,” dedi.

Sebastian, emri sessizce bahçıvana iletti. Bahçıvan çantayı dikkatle alıp Sebastian’a uzattı; Sebastian da özenle Bothwell’in eline verdi. Böylece çanta, doğrudan genç efendinin ellerine geçmiş oldu.

Bothwell, yardım çantasını Sebastian’tan alır almaz Viola’ya baktı.

“Otur,” dedi sakin ama net bir sesle. Kendi de oturma hizasına geçti, arkasında duran sandalyeyi çekip altına oturdu ve yardım çantasını masaya bıraktı.

Bothwell Viola’nın elini nazikçe alıp yüzük parmağını inceledi. Yarayı dikkatle inceledikten sonra başını hafifçe salladı.

Arkada duran Rosalin endişe dolu sesiyle konuştu:

“Henüz acemi olduğu için dikkat etmesini söyledim ama dinletemedim,” dedi.

Masadaki çantadan gerekli malzemeleri aldı ve önce yarayı temizledi. Viola refleks olarak elini çekince, Bothwell kısa bir bakış attı ve eli yeniden tutarak tedaviyi sürdürdü. Alkolü döktüğünde Viola’nın yüzünde hafif bir acı belirdi; Bothwell sakin bir sesle, profesyonel bir tavırla:

“Merak etme, yanması iyi bir şey,” dedi. Parmaklarıyla nazikçe müdahalesini sürdürdü.

Yarayı sargı beziyle sardıktan sonra ayağa kalktı; Viola da hafifçe doğrularak teşekkür etti. Bothwell sadece Rosalin’e baktı ve uyardı:

“Yarayı temiz tutun, yoksa enfeksiyon kapabilir.”

Mutfaktakiler başlarını eğdi; Bothwell ise çoktan oradan uzaklaşmış, sessiz ve emin adımlarla işine geri dönmüştü.

Günün sıcak güneşi artık yerini geceye bırakmış, gökyüzü puslu bir laciverte bürünmüştü. Pencereden dışarı bakarken hafif bir hüzün çöktü üstüne; sessizliğin içinde yalnızlığını hissetti.

O sırada uzaktan bir ses duydu. Perdeyi aralayıp bakınca at arabasından inen annesini ve babasını gördü. Ev halkı gece yemeği için toplanmıştı, fakat Bothwell’in o sofrada yeri yoktu; bunu çok iyi biliyordu.

Bir an duraksadı, içinden hafif bir iç çekiş yükseldi. Ardından perdeyi sertçe geri çekti, ardında bıraktığı karanlığın içinde kendi yalnızlığıyla baş başa kaldı.

Odasının sessizliğinde, hem öfke hem hüzün hem de çaresizlik birbirine karışmıştı. Gecenin karanlığı, evdeki hareketin yanında onun yalnızlığını daha da belirgin kılıyordu...

Bölüm sonu

1 yorum