Bahçe sessizdi. Bothwell elinde fincanıyla yürürken, bahçıvan çiçeklerle ilgileniyor, kendi kendine hafif bir “Heyhat” diyordu. Bothwell duraksadı ve dikkatle bahçıvana baktı.
"Ne oldu?” diye sordu.
Bahçıvan başını salladı, gözleri hüzünle dolu:
“Bayan Agnes… vefat etmiş efendim.”
Bothwell bir an durdu, gözleri doldu ve fısıldadı:
“O benim dadımdı…”
Başını göğe kaldırıp sessizce nefes aldı, elinin tersiyle gözyaşını sildi. Bahçıvanı geride bırakıp yürümeye devam etti; içinden dadısına olan sevgiyi, özlemi ve kaybın ağırlığını hissetti.
Bayan Agnes’in kimsesi olmadığı için aile, küçük bir grup hâlinde mezarı ziyaret etti. Anne ve baba yan yana duruyor, siyah giysiler içinde sessizce toprağa bakıyordu. Bothwell, mezara biraz daha yakın durmuş, başını eğmişti.
Bir süre sessizlik hâkimdi; rüzgâr hafifçe dalları sallıyor, uzaklardan kuş cıvıltıları geliyordu. Bothwell derin bir nefes aldı ve fısıldadı:
“Seni özleyeceğim, dadım…”
Kısa bir süre daha sessizce durduktan sonra aile, başlarını eğmiş olarak at arabalarına yöneldi ve ayrı ayrı arabalarına bindi. Bothwell bir an daha toprağa baktı, başını hafifçe eğdi ve sessizce arabasına yerleşti.
At arabasında, önde Lavinia ve baş hizmetçi sessizce oturuyordu; Bothwell ise ayrı bir arabada arkada babası Edmund ile baş başaydı. Bothwell başını hafifçe eğmiş, gözleri yaşlı ve sessizdi. Babası, mesafeli ve sert bir tonla konuştu:
"Gözyaşların zayıflığın işaretidir. Hayat boyunca duyguların seni kontrol etmesine asla müsaade etme. Bir adam, duyguları tarafından yönetilmez.”
Bothwell sessizce dinledi, içinde babasının sözleriyle çarpışan duygularını bastırmaya çalıştı, yumruğunu gizlice sıktı. Babası söylenmeye devam etti:
“Çok yazık, hâlâ duygularını kontrol edemiyorsun. Bastırmalısın vede öğrenmen gerekiyor."
Bothwell dişlerini sıktı, başını eğmiş, gözleri yaşlı, sessizce babasına baktı. Hafifçe fısıldadı:
“Kimse sizin gibi duygusuz değil…”
Babası sigarasını yakmaya çalışırken söylenenleri fark etti ve anlamayan bir bakışla oğluna gözlerini dikti.
Öfkelenen Edmund, güçlü sesiyle atı süren şoföre bağırdı:
“Dur!”
At arabası durdu ve en arkada onları takip eden arabalar da yavaşça durdu. İçeriden Hawthorne ve Sebastian indi, hızlı adımlarla Bothwell ve babasının bulunduğu arabaya yöneldiler.
Hawthorne, endişe dolu bir sesle kapıyı açtı:
“Efendim, bir sorun mu var?”
Baba gözlerini oğlundan ayırmadan, sert bir tonla emir verdi:
“Bizi yalnız bırakın!”
İki yardımcı başlarını eğip, komutu yerine getirerek kapıyı kapattı. Arabada artık sadece Edmund ve Bothwell vardı; dışarıdaki sessizlik, içerdeki gerilimi daha da yoğunlaştırıyordu.
Bothwell, başını eğmiş, dişlerini sıkarak sessizce babasına baktı. Babasının sert bakışları altında nefesini kontrol etmeye çalışıyor, içsel çatışmasını bastırıyordu.
Edmund sözlerine devam etti:
“Az evvel ne söylediysen, bir daha tekrar et.”
Bothwell gözlerini hafifçe yaşarmış şekilde babasına dikti, yumruğunu gizlice sıktı ve sessizce kendini sabırla dizginlemeye çalıştı. Babası fark etmeden, hafifçe dişlerini sıktı.
Arabada artık yalnızca Edmund ve Bothwell vardı. Dışarıdaki derin sessizlik, içeride biriken gerilimi daha da ağırlaştırıyordu. Uzakta, atların soluk alıp verişi bile duyuluyordu.
Edmund, cevap alamayınca sorusunu bir kez daha tekrarladı.
Sessizlik uzadı.
Dışarıda, onları bekleyen Hawthorne ile Sebastian ne olacağını kestirmeye çalışıyordu.
“Duygusuz biriyim, öyle mi?” diye sordu.
Bothwell cevap veremedi. Babasının yüzüne bakarken Edmund onu hafifçe sarstı.
“Senin nazarında ben bir canavar mıyım?” diye sordu.
Bir anda Edmund, sigarayı henüz yakamadan yere fırlattı. Öfkesini bastırmaya bile zahmet etmeden oğlunun yakasına yapıştı, onu sertçe kendine doğru çekti.
İki çift yeşil göz dolmaya başlamıştı bile. Edmund, oğlunun yüzüne ifadesizce baktı. Ardından, iğrenirmiş gibi yakasını bırakıverdi.
Sesi yeniden soğudu. Mesafeliydi.
“Duygular seni zayıf yapar. Gücünü eline aldığında ayakları yere sağlam basan biri olursun.”
Kısa bir duraksama…
“Benim itibarımı ağlayarak, insanlara merhamet ederek mahvetmene izin vermeyeceğim. Sen bir hekimsin. Ölümler olur. İnsanlar bu dünyada vakitlerini doldurur.”
Bothwell, babasının karşısında kas katı kesilmişti. Siniri bedenine kilitlenmiş, güçlü durmaya çalışıyordu.
Edmund onu baştan aşağı nefretle süzdü.
“Şu hâline bak. Karşımda nasıl oturuyorsun?”
Sesi sertleşti.
“Sen bir hekimsin. Sen benim veliahtımsın. Benim geleceğimsin. Ailemizi ayakta tutacak tek kişisin. Soyumu, gözümü kırpmadan sana emanet etmeliyim.”
Bothwell gözlerini sıkıca kapatıp açtı. Yaşlar yanaklarından boşaldı.
Edmund, oğlunun gözyaşlarına bakarak dudağını tiksintiyle büktü.
“Çok yazık,” dedi. “Benim oğlum güçlü olmak zorunda.”
Bothwell sesini hafifçe yükseltti.
“Bunu bilmediğimi mi sanıyorsunuz?”
Sesi titriyordu.
“Ama sizin için hislerimin hiç mi değeri yok? Sürekli güçlü olmam gerektiğini söylüyorsunuz…”
Elini kaldırdı, sonra yavaşça indirdi.
“Bir kez olsun beni sevseydiniz… beni gerçekten sevseydiniz… belki neler hissettiğimi anlardınız.”
Edmund, ifadesizce dinledi.
“Sevginin yerini güç tutar,” dedi. “Ve sen sevginin yerini başarıyla dolduracaksın.”
Bothwell başını sağa çevirdi. Ağlamakla karışık, acı bir gülümseme dudaklarına yayıldı. Babasına, anlamıyorsun der gibi baktı ve başını iki yana salladı.
Edmund’un kaşları çatıldı. Parmağını oğluna doğrulttu.
“Bir daha haddini unutursan, sana kim olduğunu yeniden öğretirim.”
Ardından bakışlarını ondan çekti.
“Hawthorne.”
İsmini duyan yardımcı hızla yaklaşıp arabanın kapısını açtı.
“Buyurun, efendim.”
Edmund, oğluna bakmadan konuştu.
“Oğlum eve yaya devam edecek.”
Hawthorne, Bothwell’e baktı. Sonra başını ağır ağır salladı.
Bothwell, babasının yüzüne bakarak kırık bir tebessüm etti.
Edmund son kez konuştu:
“Bu davranışı tekrar edersen, daha kötüsüyle karşılaşırsın.”
Sonra kükredi:
“Çık dışarı.”
Bothwell, gözleri öfkeyle dolu hâlde arabadan hışımla indi. Sebastian elini uzattı ama genç efendisi onu görmezden geldi.
“Atları sür,” dedi Edmund.
Araba hareket etti. Hawthorne, Sebastian’a Bothwell’i uzaktan takip etmesi için bir at verdi, kendisi de arabaya döndü. Nal sesleri geceye karıştı; ardından sessizlik kaldı.
Bothwell, uzaklaşan arabanın ardından bütün gücüyle haykırdı. Çığlığı, sanki gökyüzünü yarıyordu. Dolunay, ıssız yolu solgun bir ışıkla aydınlatıyordu. Şehirden uzakta, evlerine giden bu yol her zamankinden daha yalnızdı.
Haykırışı boğuk bir çığlığa dönüştü. Boğazı acımaya başladı. Dizlerinin üzerine çöktü. Başını eğdi ve hıçkırarak ağladı. Artık sabrı da tükenmişti.
Uzaktan izleyen Sebastian, atın kayışını elinde sıkıca tutuyordu. Bunun bir gün olacağını sezmişti. Bothwell iyi dayanmıştı… ama en sonunda babasına karşı koyamayacaktı. Ona ne acıyabiliyor ne de hak verebiliyordu. Yapabildiği tek şey, itaati öğretmekti.
Bothwell, titreyen bir sesle fısıldadı:
“Neden?”
Bir kez daha…
“Neden?” bu kadar güçlü olmak zorundayım? Neden duramıyorum? Neden istemiyorum?”
Sonra, söylediklerinden pişmanlık duydu. Annesini üzmüş olacağını düşündü.
Yenilgiyi kabullendi. Ayağa kalktı. Sebastian’ı arkasında bırakarak, babasının kendisi için uygun gördüğü cezaya razı oldu. İçindeki savaşla birlikte, eve doğru yürümeye başladı...