Edmund, cebinden çıkardığı purosunu Hawthorne’un çakmağıyla yaktı. Duman yüzlerine dolarken, gözleri ufukta yavaşça kaydı:
“Davette her şey planladığım gibi gitti,” dedi, sesi sakin ama keskin. “Misafirler yemeklerden, evin ve mobilyaların düzeninden oldukça memnundu. Görüyorum ki, titizlik ve düzen her zaman fark ediliyor.”
Hawthorne sessizce başını salladı:
“Efendim, bütün gece hem kendi kulaklarımla duydum hem de diğer hizmetçilerin aktardığıyla, genç efendimizin yeteneği ve davranışları övgüyle anıldı. Bazı aile kızları için en uygun kişi olarak gösteriliyordu; davetliler onun hem müzik hem de görgü açısından yetkin olduğunu söylediler.”
Edmund kısa bir sessizlik bıraktı, dumanı yavaşça üfledi. “Görüyorsun,” dedi sonunda, “başarı herkesin gözünden kaçmaz. İşler yolunda; evin ve ailenin itibarı yerinde.”
Hawthorne sessizce başını eğdi; her kelimesini dikkate aldı, sessizliği patronunun otoritesini pekiştiriyordu. Yaz güneşi suya yansıyor, Thames’in hafif dalgaları limandaki sessizliği dolduruyordu.
Edmund, purosundan yavaşça bir nefes aldı. Dumanı ağır ağır üflerken gözlerini denizin uzak çizgisine dikti:
“Oğlumun piyano çalmasına,” dedi duraksayarak, “yalnızca kendi yararım için izin veririm. İnsanlar hayran kalsın, konuşsun, evimizin adını daha yükseğe taşısın diye.”
Kısa bir sessizlik oldu. Ardından sesi biraz daha sertleşti:
“Bunun ötesine geçmesine müsaade etmem. Sanat hevesi, itibarın önüne geçmemeli. Bothwell’in yeteneği bir süs gibi kullanılmalı; amaç değil, araç olmalı. Bu ailede duygular değil, kazanç ve saygınlık yol gösterir.”
Hawthorne hiçbir şey söylemedi. Başını hafifçe eğdi; bu sözlerin, tartışılacak değil, uygulanacak cinsten olduğunu çok iyi biliyordu. Limanın uğultusu ve dalgaların sesi, Edmund’un soğukkanlı kararlılığını sessizce mühürledi.
°°°
Bothwell, at arabasından inerek araba izleriyle belirlenmiş toprak yoldan sessizce ilerledi, gözlerini annesinin üzerinde gezdirdi ve hafifçe tebessüm etti. Anneden önce baş hizmetçiyle kısa bir bakış alışverişi yaptı, ardından nazikçe yanına yaklaştı.
"Anne,” dedi yumuşak ama ölçülü bir sesle. Elini dikkatle alarak, kısa ve nazik bir öpücük kondurdu. Annesi tebessümle başını salladı, hem sevgi hem de yılların getirdiği saygı dolu bir bakışla oğluna karşılık verdi.
Güneş bahçedeki güllerin yapraklarına vuruyor, hafif rüzgâr tatlı bir esintiyle çiçekleri sallıyordu. Bothwell kısa bir süre annesini izledi, sonra sessizce etrafına göz attı; baş hizmetçi ve bahçıvanın dikkatli bakışları altında, sıcak ama saygılı bir sahne olarak akıllarda kaldı.
Ellerini güllerin arasında gezdirirken hafifçe eğildi ve Bothwell’e bakarak konuştu:
“Dün geceki davette konuştuğumuz Bayan Ashford ve ailesi senden çok etkilendi. Küçük kızları adını sürekli andı, hayran kaldıklarını söylediler.”
Bothwell sessiz kaldı; annesine karşı doğrudan bir tepki veremiyordu. Düşüncelere dalmışken, kırmızı gülün dikeni parmağına hafifçe battı ve kısa bir an için canı yandı.
Annesi, oğlunun parmağını gördü ve hafifçe eğildi. Sesinde tatlı bir endişe vardı:
“Ah, dikkat et, oğlum! Bu diken seni yaralayabilir, ellerine dikkat etmelisin.”
Bothwell dikeni parmağından çıkarırken hâlâ sessizdi. Yüzünde acıdan kaynaklı neredeyse hiç mimik oynamıyordu. Hafifçe başını eğdi ve annesine sakin bir tonda, doktor edasıyla söylendi:
“Endişelenmeyiniz, anne. Sadece deriyi hafifçe deldi, kanama çok az ve hızla duracaktır.”
Annesi, oğlunun soğukkanlı ve akademik açıklamasını dinlerken bir an için rahatladı, ardından parmağına dikkatlice bakarak hafifçe gülümsedi.
Bothwell cebinden mendilini çıkardı, parmağını dikkatlice sardı ve sessiz adımlarla eve doğru yöneldi. Annesi gözlerini onun üzerinde gezdirirken, hafif endişe ve şefkat karışımı bir ifadeyle izledi.
Bothwell merdiven boşluğuna açılan koridora adımını attığında, sabah ışığı yüksek pencerelerden süzülüyor; havada yeni silinmiş ahşabın kendine özgü kokusu asılı duruyordu. Rafların önünde eğilmiş, etrafın tozunu alan genç hizmetçi onu fark edince hemen doğruldu.
“Günaydın, genç efendi,” dedi saygıyla. Gözleri Bothwell’in sol baş parmağına takıldı.
“Parmağınız… bir şey mi oldu, efendim?”
Bothwell’in dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirdi; başını iki yana salladı.
“Mühim değil, iyiyim, teşekkür ederim,” diye cevap verdi, sesi sakin ama mesafeliydi.
Hizmetçi başını eğerek geri çekildi. Bothwell, odasına vardığında ceketini pencere kenarındaki koltuğun üzerine bıraktı. Ellerini serbest bırakmıştı; acil durum dolabına yöneldi ve dolabın içinden küçük bir şişe alkol çıkardı.
Sol baş parmağına birkaç damla döktüğünde, istemsizce hafif bir acı ile inledi. Ardından parmağını dikkatle sardı.
Kapının eşiğinde duran yardımcısı Sebastian, olanları sessiz ve ifadesiz bir şekilde izliyordu; gözleri hem parmağa hem de Bothwell’e odaklanmıştı, ama tek kelime etmedi.
Bothwell, sol baş parmağını sardıktan sonra, Sebastian bir süre sessiz ve ifadesizce kenarda durup olanları izledi. Ardından düşük bir sesle sordu:
“İyi misiniz, efendim?”
Bothwell dudaklarının kenarında hafif bir ekşime ile başını yavaşça salladı, “Evet,” anlamında.
Sebastian devam etti, ciddiyetini koruyarak:
“Babanız dün çok memnun kaldı. Davranışlarınız gayet ölçülü ve ağırbaşlıydı. Ancak babanızın yardımcısıyla konuştum; piyanoyu bu kadar önemsememeniz gerektiğini söyledi. Hatta şimdiden geleceğiniz hakkında bir kişiyle görüşmüş.”
Bothwell, bu cümleyi duyar duymaz gözlerini kısarak Sebastian’a baktı; dudaklarını sıkarken bakışlarında hem baskı hem de hafif bir öfke vardı. Ardından kenarda duran çalışma masasına oturdu.
Sebastian, sözlerine devam etti:
“Babanız, evliliğiniz için en üstün ve en varlıklı ailelerle görüşmeler yapıyor. Bunlar, ileride sizin pozisyonunuzu güvence altına alacak planlar…”
Bothwell’in kaşları hafifçe çatıldı, alnının ortasındaki şakak belirginleşti. Masada duran kalın sayfalı kitabı açıp sayfaları çevirmeye çalıştı; dikkatini dağıtmaya uğraşıyordu. Ama iç sesi buna izin vermiyordu. Çünkü en korktuğu şey tam da başına geliyordu ve babasının ne kadar sabırsız olduğunu biliyordu.
Durması veya sabretmesi gerektiğini iç sesi anlatamıyordu; bilir ki babası öğrenirse öfkelenir ve neler yapacağını tahmin etmek imkânsızdı. Üstelik sevdiği insanların kendisi yüzünden zarar görmesine dayanamazdı.
Sebastian’ın sözlerini artık pek duymuyordu; iç sesinin gürültüsü her şeyi bastırıyordu. Kitabın kapağını sertçe kapattığında, Sebastian konuşmasını yarıda kesti; Bothwell’in bakışları ve duruşu her şeyi anlatıyordu.
Bothwell bir an kendini toparladı ve boğazını hafifçe temizledi; küçük bir öksürük gibi, ama gözleri hâlâ donuk bakışlarla Sebastian’a takılıydı. Sebastian’ın meraklı bakışlarını sonlandırmak için dudaklarının arasından sessizce fısıldadı:
“Nerede, nasıl davranacağımı, neyin doğru neyin yanlış olduğunu biliyorum. Bunları öğrenerek büyüdüm… Sınırlarım hep belliydi. Babamın istediği bir evlat oldum. Öyle yetiştirildim. Sevgisi her zaman çok uzaktaydı.”
Hafifçe ayağa kalktı, pencerenin kenarına doğru ilerledi. Dışarıya bakarken devam etti:
“Ben onun bir damla sevgisine yetişmek için uzandığımda, ayağıma vurulan prangalar buna izin vermiyordu. O prangalar her zaman başarıyı, gösteriyi ve baskıyı hatırlattı; acı çekerek hissettim. Çoğu kez kendime soruyorum, sevgi eksikliği yaşamak nedir?”
Gözlerini kapattı; gözünün önüne sadece başarılı olmasını isteyen babası geliyordu. Annesinin sevgisinden şikayetçi değildi, onu seviyordu. Ama babası… saçlarını okşayıp sevgi versin isterdi. Yaklaştığında babası daha da uzaklaşıyordu; kalbinde keskin bir ağrı hissediyordu. Ve bu vaziyet babasının umurunda değildi:
“Beni sevmesi için azim ve hırs yaptım. Başarılı oldum, onun istediği yemekleri yedim, giysileri giydim. Erken yaşta olgunlaştım, babamın istediği bir evlat oldum,” diye devam etti. Ellerini cebine soktu, derin bir iç çekişle dudaklarını birbirine bastı. Yanaklarındaki gamzeler kısa bir anlığına kayboldu.
Sebastian hâlâ sessizce izliyordu. Bothwell, kısa bir an için ona bakakaldı; dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirdi ve gözlerinde kırıcı olmayan, ama sınırı net bir bakış vardı.
“Odamda biraz yalnız kalmam gerek, Sebastian. Lütfen izin verir misiniz?”
Sebastian, gözlerinde şaşkınlık ya da kırgınlık olmadan başını hafifçe salladı ve sessizce çıktı. Kapının kapanmasıyla birlikte odadaki sessizlik sadece hafifçe yankılanan kapı sesiyle bozuldu.
Mutfakta güneş ışığı pencereden süzülürken, Rosalin ve Viola tezgah başında öğle yemeği hazırlığıyla meşguldü. Rosalin elinde soğanı doğrarken, Viola patatesleri soyup doğramaya devam ediyordu:
“Dün akşamki davet hâlâ aklımda,” dedi Rosalin fısıldayarak, soğanı keserken göz ucuyla Viola’ya baktı. “Şımarık, havalı hanımlar… Kendilerini çok beğenmiş gibiydiler, etrafa göz gezdirip burunlarını havaya kaldırıyorlardı.”
Viola, patatesleri tezgahın kenarına koydu, gözlerini hafifçe kısıp fısıldadı:
“Evet, Genç Efendi iyi niyetli biri… Ama duydum ki babası, onun geleceği için çok önceden planlar yapmış. Kendi istediği bir aileyle evlendirmek istiyormuş. Belki Genç Efendi’nin gönlünde başka bir hanım vardır… Ama babasının sözünden çıkması kolay değil. Her şey ölçülü, hesaplı ve şimdiden belirlenmiş gibi görünüyor.”
Rosalin, soğanı doğramaya devam ederken hafifçe iç çekti:
“Ah, gerçekten de… O şımarık hanımlar arasında dikkat çekmesi boşuna değil. Hem davranışları hem tavrı… Herkes onun geleceğini, babasının planlarını konuşuyor. İnsan merak etmeden duramıyor.”
Viola başını hafifçe salladı, tezgahın üzerinden patatesleri alıp kenara bıraktı:
“Evet, Genç Efendi kibar ve ağırbaşlı. Onun yanında her şey daha düzgün görünüyor. İnsanı rahatlatıyor.”
Tam o sırada mutfağın kapısı sertçe açıldı. Baş hizmetçi Octavia, kaşlarını çatmış ve sesi buz gibi:
“Rosalin, Viola! Dedikodunuzu yapacağınız yer burası değil! Yemeğin hâlâ hazır olmadığını görüyorum. İşlerinizi bitirin, vakit daralıyor!”
Viola ve Rosalin, ellerini tezgahın üzerinden çekip sebzeleri bırakırken başlarını eğdiler. Sessizlik mutfağı doldurdu; Octavia’nın bakışları her şeyi kontrol altına almıştı.
Viola tezgahın kenarına doğru ilerleyip birkaç işe el attı, Rosalin de ona sessizce eşlik etti. Aralarındaki bakışlar kısa ve anlamlıydı; söz yoktu, ama her ikisi de ne yapması gerektiğini biliyordu. Mutfakta, işlerini sessizce ve dikkatle yaparken, Octavia’nın sert bakışları üzerlerinde dolaşmaya devam ediyordu.
Akşam güneşi yavaşça battığında, yemek salonu loş bir ışığa bürünmüştü. Masanın başında, baba yüksek sırtlı, gösterişli koltuğuna yaslanmıştı; hafif arkasında, babanın yardımcısı sessizce duruyor, her hareketini gözlemliyordu. Masanın diğer tarafında anne Lavinia ve Bothwell klasik ahşap yemek sandalyelerine oturmuş, babadan biraz uzak durmuşlardı. Salonun köşesinde baş hizmetçi ve Bothwell’in yardımcısı bekliyordu. Masadan biraz uzakta, duvarda yükselen uzun kule saat hafifçe sallanan sarkıtıyla “tik tak” sesini salona yayıyordu. Şöminenin hafif çıtırtısı sessizliği tamamlıyordu.
Yemekler servis edilirken yalnızca tabak ve bıçakların sesi duyuluyordu. Baba, anne ve oğul servis bitene kadar sessiz kaldı; herhangi bir konuşma yoktu. Servis tamamlandığında Lavinia, sessizce ve onlara bakmadan:
“Teşekkürler,” dedi.
Baba mendilini dizine bırakıp, elini hafifçe kaldırdı; Bothwell de baba elini indirene kadar yemeğe başlamadı. Hafif bir el işaretiyle oğluna başlaması için izin verdi; salon sessizliğe gömüldü, yalnızca şöminenin çıtırtısı ve sarkıtlı saatin tik takı duyuluyordu.
Yavaş yavaş yemek yenmeye başlandı. Baba, yemeğini ağzına götürürken çatalı tutan oğlunun parmağını fark etti, merak etmeden:
“Eline ne oldu?” diye sordu.
Bothwell önce parmağına, sonra babasına baktı:
“Önemli bir şey değil, babacığım,” dedi, sesinde kendinden emin bir ton vardı. Anne sessizce izliyordu. Baba hafifçe dalga geçen bir kahkaha attı, kadehini yudumlarken soğuk bir ifadeyle:
“Umarım öyledir; mesleğini tehlikeye atmayacak şekilde davranırsın. Bir cerrahın elleri en kıymetli organıdır; ellerin giderse işini yapamazsın.”
Bothwell bu sözleri duyunca gözlerini aşağı indirdi. Baba tekrar kadehini yudumlayıp, dalga geçen bir ifade takınarak:
“Nihayetinde, o çok istediğin sanatına bile engel olur sevgili oğlum,” dedi.
Bothwell, elindeki çatalı tabağına hafifçe bırakarak, kendinden emin bir şekilde:
“Merak etmeyin, babacığım. Ben bir hekimim, önemli bir şey olmadığını en iyi ben bilirim,” dedi. Sesi, “işimi bana öğretme, ben doktorum” havasını taşıyordu. Baba yüzünde bir gülümseme ile kadehini masaya bıraktı, gözleri oğluna kaydı ve hafif bir alayla:
“Alâ… Görüyorsun, Lavinia, oğlumuz nihayet büyüdü,” dedi, sözlerinin arkasında küçük bir dalga geçme vardı.
Baba tekrar Bothwell’e baktı:
“Birkaç aile seni kızları için en uygun eş adayı olarak görmüş ve ben de tabii… En kısa zamanda benim seçtiğim kızla izdivaç hazırlıklarına başlayacağız. Böylece aile bağlarımız, varlıklı bir ailenin katılmasıyla daha da güçlenecek. Ve bunların hepsi senin sayende olacak, benim en büyük eserim olacaksın oğlum; senin hayatında en başarılı olduğun zamanların başlangıcı olacak.”
Bothwell başını kaldırıp babasına, ardından annesine baktı. Oturuşunu düzeltti ve sakin bir şekilde:
“Siz nasıl isterseniz,” dedi. Baba el işaretiyle kalkmasını işaret etti. Bothwell, ağzının kenarını hafifçe sildi, kısa bir selam vererek, peşinde yardımcısı ile birlikte odasına doğru sert ve hızlı adımlarla ilerledi.
Bothwell salondan çıktıktan sonra Lavinia, kocasına bakarak sessizce sordu:
“Biraz fazla üstüne gitmediniz mi?”
Baba, yemeğine devam ederken sessizliğini bozdu. Hafifçe başını kaldırıp, eşine doğrudan bakmadan, soğuk ve kararlı bir tonla konuştu:
“Hayat ona kolay olmayacak, Lavinia. Kendi ayakları üzerinde durmayı, bu zorlu şartlarla savaşmayı öğrenmeli. Ve paranın gücünü asla unutmamalı. Gençliği ve hevesi yüzünden kendine uygunsuz bir eş seçecek ve kariyerini tehlikeye atacak. Üstelik nazik ve zayıf ruhlu oğlumuzun gözü yükseklerde olmadığından, ailemize serveti düşük bir eş adayı getirecek—bu da itibarımı zedeler. Buna asla izin veremem.”
Lavinia, sessizce başını salladı; kocasına hak verdiğini belli edercesine kadehinden hafifçe bir yudum aldı.
Bothwell, ders sırasında notlarına ve tahtadaki çizimlere odaklanmıştı. Ama babasının sözleri hâlâ zihninde yankılanıyordu:
“Bir cerrahın elleri en kıymetli organıdır… Kendini riske atarsan mesleğini kaybedersin… Önemli olan başarı ve itibar…”
Dikkatini toparlayamadı, farkında olmadan bir terimi yanlış telaffuz etti.
“Hocam, burası şöyle olmalıydı,” dedi nazikçe bir öğrencisi, hatayı düzeltirken.
Bothwell derin bir nefes aldı ve tüy kalemini masaya hafifçe bıraktı. İçinden, “Babamın sözleri hâlâ kulaklarımda… Kendimi toparlamalıyım,” diye geçirdi.
Ama zihninde hâlâ babasının soğuk sesi vardı; dikkatini tamamen toplamak mümkün olmuyordu. Öğrencisine hafifçe başıyla teşekkür etti, ardından derse dönmeye çalıştı, ama babasının gölgesi hâlâ üzerindeydi.
Üniversite bahçesinin gölgeli bir köşesinde tek eli cebinde Keturah'ı bekliyordu. Düşünceleri hâlâ babasının sözlerinde dolanıyordu; elleriyle ilgili aşağılamalar ve sürekli başarıya zorlayan baskılar zihnini meşgul ediyordu.
Keturah yaklaştığında hafifçe başını salladı, ellerinde birkaç kitabı tutuyordu.
“Merhaba.” dedi.
“Merhaba, Keturah,” diye karşılık verdi Bothwell. Sesinde sakinlik vardı, ama içten içe hâlâ babasının gölgesi üzerindeydi.
Yürümeye başladılar; Bothwell tek eli cebinde, diğer eli serbest, Keturah ise kitaplarını kavramıştı. Konuşmaları daha çok dersler ve üniversite işleri üzerineydi.
Keturah, dikkatle Bothwell’in yüzüne baktı ve yeşil gözlerinde hafif bir hüzün fark etti.
“İyi misin?” diye sordu, sesi nazik ama biraz merak dolu.
Bothwell başını hafifçe çevirip yürümeye devam etti, nefesini belli belirsiz vererek:
“Evet… iyiyim,” dedi. Araya küçük bir sessizlikten sonra, neredeyse fısıltı gibi, “Seni özlüyorum,” diye ekledi.
Bothwell’in gözleri zaman zaman uzaklara kaydı; babasının sözleri hâlâ kulağında çınlıyordu. Keturah'ın varlığı ona bir nebze rahatlama sağlıyordu, ama duygularını açmak veya romantik bir yakınlık göstermek söz konusu değildi. Bu buluşma, ikisi için sadece birbirini anlamak ve biraz vakit geçirmekti.
Bir süre sonra Keturah sessizce başını sallayıp:
“Pek çok şey değişiyor, değil mi?” dedi.
Bothwell, başını hafifçe salladı. “Evet… ama bazı şeyler hâlâ aynı,” diye yanıtladı, içten içe babasının baskısının hâlâ peşinde olduğunu bilerek.
Yürüyüşe kısa bir ara verdiler; Keturah hafifçe Bothwell’e döndü, Bothwell de onu izleyerek aynı şekilde vücudunu Keturah'a çevirdi. Keturah, ince ve narin elini Bothwell’in yanağına hafifçe koydu ve sevgi dolu bakışlarla gözlerine baktı.
Bothwell, yüzünde zarif bir tebessüm belirirken, elini hafifçe Keturah'ın eline dokundurdu. İkisi bir süre sessizce birbirine baktı, bahçedeki hafif rüzgarın sesini dinleyerek.
“Evde her şey yolunda mı?” diye sordu Keturah, gözlerindeki merak ve hafif kaygıyla.
Bothwell’in yüzündeki tebessüm silikleşti.
“Her zamanki gibi,” dedi kısaca.
İçsel savaşı yeniden başladı; evdeki meseleleri anlatamazdı, çünkü Keturah üzülsün istemiyordu. O an aklında tek şey, kendisine şefkatle bakan, esmer uzun saçlı ve kahverengi gözlü Keturah'tı.
Keturah, babasının asla onaylamayacağı bir eş adayıydı. Ailesinin durumu ve mesleği edebiyatçı olması, aristokrat bir evin çocuğu için sorun teşkil ederdi. Ama Bothwell, tüm engellere rağmen bütün kalbiyle sevdiğini biliyordu. Bu, hayatında ilk defa kendi seçimiyle yaptığı bir şeydi ve karşısındaki kızla kalbi, ruhu aynıydı; nazik, kibar ve çok sevimliydi.
Bir süre Keturah'ın bakışlarına kendini kaptırdıktan sonra, kendisine seslenen Keturah'ın sözlerini geç fark etti ve tekrar dikkatini topladı.
Kendisine şefkatle bakan güzel sevgilisine tebessüm ederken, ağzından bir şiir dökülüvermişti:
“Sen, çıldırmış şairlerin titreyen mısralarında bahsettiği o perisin…”
Keturah, elini sevdiği adamın yüzünden yavaşça indirirken, şiirden etkilenmişti. Hafif nemli gözleriyle sevdiğinin gözlerine bakarken utanarak başını eğdi.
Dili, üst dişlerinin üzerinden kısa bir an kayıp geçti. Ardından o da Keturah gibi başını eğdi; ama başını eğdiren utanç değil, kalbine sığmayan sevinçti.
Dersin bitmesiyle sınıf yavaş yavaş sessizliğe büründü, öğrenciler sıralarını toparlayıp odadan ayrıldılar. Bothwell masasına yöneldi, kitaplarını ve çantasını dikkatle düzenlerken zihni hâlâ evdeydi; babasının bakışları ve otoritesiyle her karşılaşmada yaşadığı gerilimi hatırlıyor ve ona asla yenilmeyi istemiyordu. Tek eli cebindeydi; diğer eliyle defterlerini toplarken kafasında planlar dönüp duruyordu.
Bu sırada, bilgili ve tecrübeli eğitmeni Frederick yanına yaklaştı. Genç öğrencisine göz atarken parmağındaki ufak yarayı fark etti.
Bothwell, hafifçe başını kaldırıp sessiz bir selam verdi:
“Bugün, birkaç öğrenciniz ders sırasında dalgın olduğunuzu söyledi, Mr. Bothwell,” dedi Frederick, sesi hem ölçülü hem de anlayışlıydı.
Bothwell hafifçe tebessüm etti. “Haklısınız… ve evde bazı durumlar, efendim, düşündüğümden farklı ilerliyor,” dedi neredeyse sessizce.
Frederick parmağına göz attı ve anında yaranın küçük olduğunu fark etti. Hafifçe gülümsedi, ardından hafif bir latife ekledi:
“Ufak bir çizik, Mr. Bothwell… Bir dahaki sefere dikensiz güllere dokunmayı düşünün.”
Bothwell, öğretmeninin bu hafif latifesine, bilgili ve kendinden emin yaklaşımına karşı dişlerini gösterecek şekilde hafifçe güldü. Sessiz bir güven ve anlayış anı oluştu; Bothwell hem kendi mesleğine hem de Frederick’in bilgisine olan saygısını hissetti.
Frederick, gülümsemesini koruyarak Bothwell’in omzuna hafifçe dokundu ve sınıftan ayrıldı. Bothwell, onun ardından hafifçe tebessüm etti. Kitaplarını ve defterlerini toparlarken sessizdi, ama sınıftan çıkarken ne çok gürültülü ne çok sessiz, kısa bir kahkaha attı, bir anlığına aklındaki tüm karmaşadan uzaklaşmış gibi. Tek eli hâlâ cebindeydi ve sessiz adımlarla sınıftan ayrıldı...